28 Kasım 2010 Pazar

sanki hiç olmamış gibi!.

              Yüzüne tükürsen yağmur yağdı sanan insanlar vardır zaman zaman gıptayla izlediğim.. Ya da onca hakarete, itilip kakılmaya rağmen tecvidini bozmadan sanki hiç olmamış gibi yoluna devam eden!!.. Kızma- şaşırma- imrenme- anlayamama- gibi duygular taşıdığım... “taşırdım” dememin gerçeğe daha yakın olduğu..
              Çünki şu an,  ben de sanki hiç olmamış gibi kabul etmek istediğim   adeta can çekişerek geçirdiğim 12 günü, yanlış yapılan tedavi neticesi allerjiden doğan boğulma riskini, devamlı serum takılı oluşu nedeniyle  o muhteşem yorumlara cevap veremeyişimi, kulağıma inen perdeyi, ses tellerimdeki sessiz isyanı ve bu arada grip aşısının beni paramparça hale getirişini ve daha pek çok şeyi geride bırakarak, biraz kırgın, çokça yorgun.. ama derinlerimde huzur dolu olarak evimdeyim ve yanınızdayım!..

             Şimdi, (yaşadığım onca şeyi sanki hiç olmamış gibi düşünsem de) hak edip etmediğim konusunda şüphelerimin olduğu bunca yoğun ilgiye, sevgiye, nasıl olur da sadece sıradan kuru bir,  ”herkese teşekkürler”  diyebilirim??
“herkes” olarak görmemin mümkün olmadığı güzel insanlara,  özel insanlara, yaşama tutunma nedenlerimin mayası olanlara.. DOSTLARIMA, yüreğimin sevgi dolu şükranlarını sunmadan nasıl ilgisiz kalabilirim?


              Beni neredeyse her gün telefonla arayanları, konuşamadığım için üzüntüden ağlayıp beni üzenleri :)) sesimi duyup tanıyamayanları!!  "ayyy ama hasta gibi konuşma hocam" diyenleri .. Bir telefonumla "hadi" dememi, ellerinde çorba kâseleri ile bekleyenleri.. hatta hatta beni tanımanın bir ayrıcalık olduğu fikrinden vazgeçenleri bile .. nasıl unutabilirim??

 Bana “hişşşt gülsen hanım şakası yok bu işin…” diye seslenip beni ciddi(!) bir şekilde uyaran ve bu sayfalarda iz bıraktığımı düşünen; … gelip “üşümemen için üstüne battaniye örttüm” deyip tüm duygularımı ısıtan; … beni, “özlenecek ender insanlar “..’ı içinde kabul eden; … “koca yüreğinden gitmeme manifestosunu açıklıyorum” diyerek kendi koca yüreğinin mührünü basan;.. “Çeri çöpü ayıklanmış bir hayatın başkaldıran seramonisi mi bu?” diye sorarak anlatamadığım izahı yapan; … "çünki siz emanetsiniz bize örnek aldığım müdürümden"  dedikten sonra bloğun bensiz tadının olmadığını söyleyip beni güldüren; ... “en büyük coşkumun” ne olduğunu ya da ne olmadığını anlayan!!; … “sihirli bir değnek gibi yaşamlarımıza apayrı güzellikler kattınız” diyerek, varlığımın, gözümdeki varlığı kadar önemli olduğunu vurgulayan; … “çok içselleştirdim yazını” diye muhteşem kalemiyle satırlarımda kendini bulduğunu söyleyen; … “sen anladın beni mutlaka..” diyerek aslında beni anladığını ispatlayan; … "hiç yatıştıramadığı heyecanını" sayfalarımda bulduğunu söyleyen; ... “uzat kelimelerini bana da öpeyim her birini diyerek beni ağlatan … vee yazmasalar da okuduklarını hissettiğim güzel insanlara sadece teşekkür yeter mi ?? … arsız arsız sanki hiç olmamış gibi davransam, beni şaşkınlığa uğratan yoğunlukta, yokluğumu bunca hissedenlere lâyık olabilir miyim?
O zaman, beni sınıfın kapısında beklediklerini düşündüklerimin ve olmayan öğretmenler odasında  olmayan varlığımın yokluğunu hissedenlerin yüzüne nasıl bakarım??

 
                Bir haberle başlamak istiyordum yazıma aslında ama bunları yazamadan da duramadım..

                 Bundan böyle (blogcudan tanıdığım dostlarım bilir)  yine Cuma günleri, sizlere kısa paragraflar halinde, bölüm başlıkları olarak oluşturmaya çalıştığım bir anlatının taslaklarını sunmak istiyorum.. Tıpkı “albümdekiler” de olduğu gibi, bilgi ve duygularına inanıp güvendiğim dostlarıma .. Bir nabız yoklaması olarak kabul ettiğim ve çok değer verdiğim menfi ya da müsbet değerlendirmelerinizi önemsediğim için..


Bir şiir okudum az önce .. beni düşündüren!.. Sizler de okuyun istedim..


Hadi .. şimdi sımsıcak sarılın bana…
Sizleri özledim! ve biliyorum.. adım kadar eminim ki, sizler de beni özlediniz :)


photo:flickr/kuytular/b.a.d - şiir/düş hekimi
"Yere düşünce mi,
yoksa yere düşemeyince mi
acır yaprağın canı?

Uzun, soğuk kışın başında
kalan son yapraksan
tüm yaprakları dökülmüş ağaçta,
yorgun çöpçüler süpürürken
solmuş anıları aşağıda,
 daha sıkı tutunmalısın dalına.

Gayretle direnmelisin fırtınalara,
gözyaşların değil, terin karışırken kara..
Ve uzun,
ve soğuk kışın sonunda başlamalısın
bildiklerini anlatmaya
gelecek yazın yemyeşil yapraklarına!..."










14 Kasım 2010 Pazar

sene-i devriyye!

14/15 /Kasım/2009.. tarihinde                  


İlk Yaprak'ta,
Şiirlerle ... güncel olan veya olmayan konularla, geçmişin tadı tuzuyla, geleceğin endişeli heyecan çarpıntılarıyla.. huzur veren yazılar yazmayı ve paylaşmayı umuyorum..
demişim... bir yıl önce bugün, yine bir PAZAR günü!..


Ürkerek, korkarak, iyi ki kimseler görmüyor beceriksizliğimi diye diye kendime kızıp küfredip, sonra sinirden ağlayarak, dört defa silip yeniden başladığım.. ve bir dost eli ile toparlanıp "yapraklar" ın ilk yaprağını çevirebildiğim... günlerin üzerinden tam 365 gün geçti..
Ömrümün unutulması mümkün olmayan coşkusunu yaşadığım,  2009' kasımından  2010' kasımına kadar.. 365 gün ve 365 GECE!!

          Şimdi, şu an heyecansız ve isteksiz bir hazırlık içindeyim.Yorgun bir bedeni ve gönlü, mümkün olabildiğince dinlendirmek istiyorum gideceğim yerde. Özlemleri, daha farklı bir gönül yorgunluğuna dönüşen dostlardan daha fazla uzak kalamadım..Yani aranıp sorulma veya arayıp sorma ertelenince, "ilgi" denen örümcek ağının tıpatıp benzeri hissin, ruhun gerçek gıdası olduğunu anlıyor insan..



Ender sevdiğim insanların sıcak,  gerçek ve dozunda sevgilerine emanet etmek istiyorum kendimi bir süre..



Bavulum hazır, kapı yanında .. Yorgunum.. Uzandığım yerde ne düşündüğümü bilmeden düşünüyorum!!.. Gözlerimi hiç açmak gelmiyor içimden.. tekrar tekrar topluyorum .. çıkarıyorum.. elde var sıfır.. diyorum!!.. sonra çarpıyorum.. yerden yere aklıma gelenleri!! sonra bölüyorum bin parçaya.. bakıyorum .. bu sefer elde kalan küsur var, o benim!!..

Muhasebesini yaptım, içine pek çok şeyi  tıka/basa sığdırdığımı zannettiğim zamanımın .. bir yılın.. asır gibi gelen.. delip geçen.. gelip geçen bir yılın muhasebesini yaptım çabucak.. Sonra, hey gidi gülsen dedim içimden, ezelden beri zayıftır senin matematiğin kimbilir neleri yanlış yaptın yine!..



Ukalâlık gibi algılanma ihtimalini de göze alarak, dürüstçe söylemem gerekirse ben herkesi sevemem.. Bunun doğru bir fikir olduğunu savunmasam da, bunda haklı olduğuma inanırım.. Çünki herkesi, (beni sevsin ya da sevmesin) sevmem mümkün değil.. Yani pespaye bir gönlüm olmadı benim. O nedenle orada yerleşmelerine izin verdiklerim de pespaye değiller..
Ayırırım insanları çünki.. ayırıp öyle değerlendiririm. Dürüst-karaktersiz, vefalı-vefasız, görgülü-görgüsüz, akıllı-aptal, cesur-korkak, dost-düşman gibi..

          Böylece aklımda ve gönlümde yer edenler, bir daha  çıkmamacasına yerleşirler içime.. Gittiğini zannedip kalanlar da vardır içlerinde, hiç giremediği halde kaldığını düşünenler de.. Kışı uzun süren gönülde üşümesinler diye arada üstlerini örterim!.. Ama,  maraz doğacak merhamete yenilerek insanlara kucak açmam.. Aptala ve pise tahammülüm yoktur.. kokan insanı önce evire çevire dövüp sonra nedenini izah edesim gelir!!..

        Yani demem o ki, gönlüme lâyık olduklarını düşündüklerim, haberli ya da habersiz içimde kök salanlar mutlaka mükemmel insanlardır. İNSAN olduklarından asla şüpheye düşmediklerimdir.


         Çünki ben kendimi bu kategori içinde bir dost olarak mükemmel bulurum.. Ama pek sevildiğimi söyleyemem.. anlaşıldığımı da.. bunu da zaten pek dert etmiyorum artık!


        Eğer gönlümde yer verdiklerim, pespaye olmayan bir gönülde yaşamaya alışkın değillerse, (kendi hayatlarını düz olarak yaşayabilme özgürlüğüne sahip olduklarından), ve tercih ettikleri yer/de yaşamanın kendilerine daha çok yakışacağını düşünüyorlarsa eğer...  


hşşşş... Kalk gülsen kalk!... uyur kalırsın.. senin üstünü örten de yok üstelik!! otobüsü de kaçırma.. kalk! ..

yolcu yolunda gerek.. 








11 Kasım 2010 Perşembe

ah...Shakespeare ahhh...


Shakespeare demiş ki:


* Kendimi her zaman mutlu hissederim. Neden biliyor musunuz? Çünkü kimseden bir şey ummam. (bu mümkün mü?) Beklentiler insanı daima yaralar. (yaralanmasa insan,  neyin kıymetini bilir?)


* Hayat kısadır. (bunu herkes biliyor) Öyleyse hayatınızı sevin. (yok yaa!!..) Mutlu olun ve gülümsemeye devam edin.(kendimi zaman zaman salak gibi hissetsem de mi?) Sadece kendiniz için yaşayın (ah.. bencil shakespeare ah...)

Ama, (tamamının altına imzamı atacaklarım da var ..)

Demiş ki:

- Konuşmadan önce dinleyin,
- Yazmadan önce düşünün,
- Harcamadan önce kazanın,
- Dua etmeden önce bağışlayın,
- İncitmeden önce hissedin,
- Nefret etmeden önce sevin,
- Vazgeçmeden önce çabalayın,
- Ölmeden önce yaşayın. (breh breh breh!!)


*Hayat budur. Onu hissedin ve ondan hoşnut olun.

Valla ben shakespeare'in elçisiyim... zeval olmaz..
zeval, arapçadan dilimize yerleşmiş bir sözcüktür.. suç, kabahat, mesuliyet anlamına gelmektedir.. 
Günümüzde sorumsuzluk örneği veren TDK,  zeval için "sorumluluk" demiştir.. :)

10 Kasım 2010 Çarşamba

10 kasım..


                          

Benim güzel ATA'm,
çocukken,
masal yerine seni dinledik
dedelerimizden.
Sonraları,
sana âşık olduk
çıkmıyorsun yüreklerimizden..

İbâdetin çok yönlü olduğunu,
bayrak için ölündüğünü,
vatanın bütünlüğünü,
cumhuriyetin,
hürriyet olduğunu öğrendik
sen anlattıkça sözlerinden,
konuşmadığında gözlerinden!

Ey güzel ATA'm!
sadece seni sevmek yetmiyor.
Sana verdiğimiz sözleri tutamadık..
Vatanın bölünmez bütünlüğüne
zarar verecekleri aramızdan atamadık!..
Neye yaradı bunca emek, bunca kan?
Aynı kefeye girdi, doğruyla yalan!
Bağışlama sakın bizi,
kaybediyoruz bak
takip ettiğimiz o aydınlık izi..

Son kez yardım et bize,
bakıp gözlerimize
son kez konuş
o muhteşem gözlerinle..

Belki uyanırlar derin uykuda olanlar,
belki utanırlar ATAM,
seni öldü sananlar!

10 kasım/ 2010

7 Kasım 2010 Pazar

Göz aldanması..

Görüntünün,  göze yanıltıcı yansımasıyla oluşan ve farklı algılanan bir yanılmadır... Büyüğü küçük, uzunu kısa gibi görebilir göz, yarısı sis içinde kalmış bir objeye baktığında.. Ya da tersi olabilir.. Göz yanılmıştır!! Bazı trafik kazalarının dışında başka kazalara pek sebep olmaz!.. dikkat ister yani genelde.. Parlak bir ışığın görüntüyü yanlış yansıtması, karanlıkta arkadan gelen bir ışığın gölgeleri devleştirmesi gibi masallara konu olan görüntüler dışında oldukça masum ve telâfisi mümkün bir yanılsamadır göz aldanması.
                 










                Bir de yürek yanılması vardır !..keşke onu anlatabilecek görüntüleyebilecek bir resim ya da bir çizgi bulabilsem.. Ama bilirim ki her kim aynaya bakarsa baksın, kendi yanılmalarının yansımasını, derinleşen çizgilerinde görecektir..

O nedenle uzun uzun anlatıp bilineni tekrarlamakta bir fayda görmüyorum. Bilinen gerçektir çünki telâfisi olmayan tek yanılmanın gönül aldanması olduğu.

 hepinize iyi pazarlar..




4 Kasım 2010 Perşembe

okumanız gerekli diye düşündüm..

Blogcuda, yazılarını  "felsefeci" adı ile yayınlayan muhteşem bir kalem vardı bilmem hatırlar mısınız?  Okuyanların unutmasına imkân olmayan güzellikteydi yazdıkları.. Antalya'da çalışan bir meslekdaşımdı.. MUHTEŞEM BİR ÖĞRETMENDİ.
Adı,  Berrin Damgacı ..

Meslek aşkı uğruna, ideallerinin peşinden Van'a gitti.. Ve orada gördüklerinden ve de göremediklerinden sonra feryât etti... Taaa Van'dan duydu sesini aynı ideallere başkoyanlar.. 
Sizler de DUYUN istedim..  


Aydınlığın şövalyeleri neredesiniz?

Akşamları tepelerde ışıklar görünüyor yer yer: İran sınırı ve karakollar. Yükselti o kadar fazla ki, ağaç yetişmiyor. Yıldızlar o kadar yakın ki, ellerinizle tutabilirsiniz. İlkokulda öğrendiğim tüm yıldız kabileleri burada: küçük ayı, büyük ayı, cezve. İnsanları o kadar sıcak ki, iklime inat. “İnsanlık” burada yaşıyormuş, meğer ölmemiş" diyorum içimden.,
Yıllardır batıda değişik ve güzel şehirlerde ...çalıştım hem de iyi koşullarda. İster istemez kıyaslama yapıyorum. Burada 3.haftasındayız okulun. Kılık-kıyafet kontrolü sırasında ayakkabıları farklı renkte birkaç öğrenciyi ayırmıştık. Teneffüste bir kız öğrenci yanıma geldi ayrılan bir arkadaşı için. Sessizce kulağıma “hocam, … arkadaşımız 12 kardeş, ailesinin durumu iyi değil, söyleyemiyor utanıyor” dedi sustum. 9.sınıf öğrencilerinden biri (üstelik ufacık bir şey daha) eski bir eşofman üstüyle gelip gidiyor okula. Fakirliği okunuyor yüzünden, duruşundan.
Bir aya kalmaz kar yağarmış buralara. "Ne yapmalıyım bu çocuk için? Bugün 11.sınıf öğrencilerinden biri üzgündü. Nedenini sordum, "ailemin parası yok hocam beni okuldan alacaklar" dedi. Zehir gibi kafası var. Seneye mezun olacak oysa. Kalacak yer bulmalı ama nasıl? Kız öğrencilerin sayısı az, çünkü okutmuyorlar. Çarşıda kadın-kız pek görülmüyor, ancak memur bayanları görebiliyorsunuz. Öğrenci çok, sıra az. Gelen öğretmenler en fazla 1,5 yıl kalıp gidiyorlar.
Sınıfta konuşuyoruz, bir örnek verdim: Van’ a gittiğinizde…"Hocam Van’a gitmeyenler var daha" dediler. Sordum, sınıfın yarısı ilçeden dışarısını görmemiş daha. Gidenler de çalışmak için bir inşaatta veya akraba yanında. Gezmek fiilini çekemez bu çocuklar. Sinema-tiyatro, alışveriş merkezi, kafeterya, çay bahçesi, flört nedir bilmiyorlar.
Ülkemin 40 yıl öncesine ışınlanmışım sanki. Ya da bir köşeden Şener Şen çıkıverecekmiş gibi, bir Türk filminin içine düşmüşüm adeta.Evimi taşırken kitap kolilerinden yakınan taşımacılara kızan ben, okuldaki kütüphaneyi görünce ürperdim. Bomboş! Bu gençlerin bilinç kazanması, kendilerini tanıması, hayallerine kavuşmak için yol-yordam öğrenmeleri gerekiyor oysa. Yokluk ve yoksulluktan kurtulmaları, cahil kalmamaları gerekiyor. YGS-LYS kitapları olsa kütüphanede soru çözümü yaparlar, üniversiteye bir adım daha yaklaşırlar.Okuduğu bir roman karakteri belki onun hayatında dönüm noktası olacak, belki çözdüğü bir üniversite hazırlık kitabı onun bir bilim insanı olmasını sağlayacak ya da okuduğu kitaplar hayatının tek zenginliği olarak kalacak ama kendi çocuklarını özellikle de kızlarını okula göndermesini sağlayacak.
 Üzerime umutsuzluk çökmeye başladı, yakında yağacak olan kar gibi…

Aydınlığın şövalyeleri neredesiniz?


ADRES:
Berrin Damgacı Başkale İ.M.K.B Çok Programlı Lisesi BAŞKALE / VAN

Tel: 0537 8611682
(bu özel telefondur. Arayan olursa, numaranın Gülsen Varol tarafından verildiğini söylesin LÜTFEN)

Kitap göndermek isteyenleriniz olursa PTT Kargo hem oraya gönderim yapıyor hem de gayet ekonomik. Öneğin yaklaşık 2,5 kilo gibi gelen 7-8 kitap gönderim bedeli 6 TL.
Çocuklarınızın geçen seneki öğrenim kitapları olsun, romanlarınız, klasikleriniz olsun 1 tane bile gönderilse damlaya damlaya göl olur. Hatta küçülmüş giysileriniz, soğuktan titreyen çenelere derman olur..  
Çevrenizde eğitmen olan, okul veya dershane sahibi tanıdıklarınız varsa belki onlar da yayınları ile katkıda bulunmak isteyebilirler.

TÜM ÖĞRETMEN ARKADAŞLARIMI VE TÜM BENİ OKUYAN DOSTLARIMI GÖREVE ÇAĞIRIYORUM. teşekkürlerimle..

2 Kasım 2010 Salı

ÖFKE, BALDAN TATLI MIDIR?


Tadını çok iyi bilirim öfkenin.. Kalkış öfkeli, oturuş zararlı da olsa, doyurucudur o tat!!
Ayrıca temizliktir öfke.. Beynin çöpçüsüdür! Öyle bir hışımla girip çıkar ki kıvrımlarına... bakarsın  rüzgarının hızına uyamayıp  yerlerde sürüklenen bir zerre bile kalmamış geride silinen yaşanandan.. Böylece, öfken geçtiğinde, boş bulursun beynini.. çöplerden ve tozlardan arınmış olarak!..

              Oldukça sık gelir başıma... diyemem! Ama tahammül mülküm yıkıldıkça, engel olamayacağımı bildiğim, yaklaşan o uğursuz uğultuyu iyi bilirim..  "demek ki.." derim,.. temizlenmesi gereken  kalıntılar... arındırılması gereken düşünceler... ve silinmesi gereken duygular var fazlalık arzeden ..
çöpe dönüşmüş !!



                Aslında (bana göre) “tat” dır öfke.. Baldan tatlı mıdır değil midir bilemem ama, dilde kalıcı olmayan, ancak bedende haz verici bir tat bıraktığı kesin.. O seni yalayıp geçtiğinde, sen de onu yaladığını düşünebilirsin üstelik!!!. Elma şekeri misali desem bayat kaçar benzetme, bilirim ama cuk oturmuştur..

Öfke, yaladıkça altından ne çıkacağını bildiğin, ama vazgeçemediğin, şakakları zonklatan geçici bir tatdır.
Ayrıca, o tadı yönlendirdiğin kişi için, o tadın zehire dönüşeceğinin bilincinde olmak, ... o tadı baldan tatlı yapan nüanstır!..   


Bu durumda,  elinde kalacak olanın, elmanın sapı olacağı düşüncesi de sadece teferruattır!..