27 Aralık 2014 Cumartesi

Arzu Baydur SARIYER.. diyor ki..

 
Cehennem Deresi Sevgili Gülsen Varol Öğretmenimin ikinci romanı (İlk roman Albümdekiler). 2014 Eylül ayında kitap basıldı müjdesini de aldık, kavuşmamız ne yazık ki hemen olamadı.
Özellikle, Albümdekilerde yaşadığım ilkleri, güzel kavuşmaları Cehennem Deresi 'inde de yaşamak istedim.Yine İstanbul 'da kitabı alıp okuya okuya Avrupa yakasından Kadıköy 'e geçmek ve Sevgili Gülsen Öğretmenime kavuşmak, okuduğum son pragrafların heyacanını sıcağı sıcağına konuşmak isterdim. Hayalini çok kurduğum gibi ilkbaharda değil bu kez sonbaharda demiştik ama olmadı,koşullar bu kez izin vermedi...

İnsan yaşadığı sürece ilkler biter mi?.. bitmez!.. Kitap marketlerinde bekledim Cehennem Deresi gelsin alayım biran önce okuyayım.. gelmedi listelerinde görülmesine rağmen. Raflarda göremediğime üzüldüm. İnternet üzerinden isteyip beklemekten başka umar yoktu. Hayatımda ilk kez internet üzerinden satışla Cehennem Deresine kavuştum.Merakla beklediğimi gören yakınlarım acı ile gülümsediler Cehennem Deresi'nin nesini merak ettiğimi.. Bilmiyorlardı ki Gülsen Öğretmenim o derede sevgiden cennet yaratır...

Merakla, heyecanla iki günde okudum . Roman bilinen konu ile başlamıştı başlamasına ama çok farklı konularla çok hızlı gelişti. Tam kahramalar herşeye alıştı, sakinleşti derken yeni olaylar gelişti heyecan üstüne heyecan yarattı. İki gencin sevgisinden gelişen acı olayların üzerinden hiç beklenmedik sevgiler doğdu ve gelişti .Keşke her insan böyle bir sevgiyi yaşabilse dedirten..
Ve kadınlar... bu romanda da girişken, çalışkan, üretken, tükenmişlikten yeniden doğan güzel kadınlar... Aysel çok etkiledi beni .Zaman ve mekanlar çok canlı ve renkli.. Kitap hem okundu hem de seyredildi film gibi.
Gülsen Öğretmenim kişi ve mekanları olayların içinde öyle güzel tasvir eder ki roman kahramanları en yakınızdadır. Onlarla ağlar onlarla gülersiniz.
Meslekleri ile ilgili ayrıntıları ne güzel anlatır. Filmi yada dizi filimi çekilse şu oyuncular ne güzel oynar diye hayal bile kurabilirsiniz. Mekânlara hiç gitmemişsinizdir ama roman içinde gidersiniz, yaşarsınız; şehrini, deresini, köyünü, sıcağını, rüzgârını, karını, boranını... Yurt dışı mekânlar ise harika anlatılıyor; roman kahramanı Erhan 'ın kayboluşları güldürdü beni. Anadolu insanının saf temizliği kahramanımızda müthiş verilmiş.
Bu romanda acı tatlı tesadüfler var hayatın kendisinden alınan. Mucizeler de var bazılarına göre bu kadar da olur mu dedirten. Neden olmasın? mucizeler olmasa sözlüklere neden girsin mucize adı...
Hızla, olayların peşinden soluk soluğa okuyup giderken birden kitap bitiyor. Daha daha devam edecekti derken, hiç beklenmeyen son yine allak bullak ediyor okuyanı...

Altı yıl önce blog dünyasında tanış olduğum sonra ailemden biri saydığım; dostum, meslektaşım Sevgili Öğretmenim Gülsen Varol emeğini tekrar tekrar kutluyorum ve çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsın ,iyi ki yazıyorsun, iyi ki okuyoruz isteyerek(doymadan) ..

Sonraki kitaplarında buluşmak dileklerimle...

Arzu Baydur Sarıyer.
http://gkedeniz.blogspot.com.tr/

***
Uzun bir süre hâtıraları misafir ettim yeniden Arzu.. Her hatırlayışımda daha kalıcı olduklarını fark ettim..  Çaresiz özlemlerimle  kavgaya tutuştum.. Özlediklerimi suçlamaktan vaz geçeli, tüm kırgınlığım ve kızgınlığım zaten sadece kendime..

Tekrar tekrar okudum yorumunu.. Hani uzun süre kulaç ata ata uzaklara yüzüp geri dönen ve kumlara serilip bulutlarla sohbete dalıp dinlenen yüzücüler gibiydim ne zamandır.. Yorumun beni uzanıp dinlendiğim kumsalımdan kaldırıp yeniden dalgaların içine fırlattı..
Gördüm ki aranmayı ve bana kendimi anlatan satırları özlemişim..  

Kitabımın temin edilmesinde yaşanan sıkıntılardan bana aktarılanlar kadarı ile bilgi sahibiyim. Yaşadığım talihsiz kargo olayından sonra da o defteri kapattım. Ancak bana gelen ulaşan her bir dostum için (bitene kadar)  imzalayıp verebileceğim kitabımın olduğunu bir kere daha belirtmek isterim.

Ve ... benim güzel meslekdaşım.. dostum ARZU' m.. Bir gün mutlaka diyerek  sana sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

gülsenvarol


18 Aralık 2014 Perşembe

yalnızlığı dayanılmaz kılmak!!..

"Önce kelime vardı”  diye başlıyormuş yohanna'ya göre incil.

"Kelimeden önce de yalnızlık vardı. ve kelimeden sonra da var olmaya devam etti yalnızlık.
Kelimenin bittiği yerde başladı;
kelime söylenemeden önce başladı.
Kelimeler yalnızlığı unutturdu ve yalnızlık kelimelerle birlikte yaşadı insanın içinde. Kelimeler yalnızlığı anlattı ve yalnızlığın içinde kayboldu.
Yalnız, kelimeler acıyı dindirdi ve kelimeler insanın aklına geldikçe, yalnızlık büyüdü dayanılmaz oldu."
diye devam ediyormuş...

Demek ki ben, yohannaya göre, daha başlamadan yalnızlık....., yalnızmışım!.


Halbuki kelimelerim kadar dostum var diye düşünürdüm.. Anlatamadıklarımı da anlayan... Söyleyemediklerimi bile dinleyebilen!..
Boşmuş demek ki hayâller.. umutlarımın hep bölük pörçük ipler gibi düğümlü olması bu yüzdenmiş..

Ben kelimelerime bel bağlamıştım oysa.. Söyleyemediklerimi anlattığını ilettiğini zannettiğim öyle olmasını umduğum kelimelerime.. Bin yıl öncesini ve bin yıl sonrasını bile anlatabiliyorum onlarla sanmıştım..

Milâttan öncelerimle milâttan sonralarımı gizli gizli ifşa ederken;  beynimle yüreğimin kavgasını aktarabildiğine inanmıştım o harflerden oluşan birleşimlerin..

Şimdi neylesem? Dümeni kırık bir gemideyim artık..
Artık, rotayı değiştirmem de mümkün değil..

Nasıl oluyor da kelimelerimle beraber içimde yaşayan ve büyüyen yalnızlık, o kelimeler bittiğinde tükendiğinde “yalnızlık” olabiliyor?. O zaman ben, o kelimeler tükenince mi yalnızım?  yoksa ben tükettiğim için mi harflerimi yalnızlığa mahkûm ettim?

Yoksa şu anda da yalnızlığımı mı anlatıyor bu kelimeler? 
Bu yüzden mi her bir kelime aklıma her gelişte, onları iletmeyip, yalnızlığımı büyütüp dayanılmaz kılmaktayım?


O zaman sussun bu kalem!    


9 Aralık 2014 Salı

ÇOCUKLARIN DERİN DÜNYALARI..

Kızım henüz üç yaşındaydı.. Teyzesi ile bakkala ilk alışverişini yapmaya gitmişti.. deli gibi koşarak neş’e ve heyecan içinde geri döndüğünde, “anneeee Allah'ı gördümmmmm…”
diye bağırıyordu.. Önce "sus" diye tepki gösterdim ama öyle coşku doluydu ki, o çocuk dünyasının kapılarını kırmak istemedim ve sordum “yaa… bebeğim öyle mi .. nerede?” “töşedeki fırıncıda” dedi.. anlamadım.. “kim fırıncıda kızım?” dedim.. “Allah..” dedi.. sonra yarım yarım “k” lere “t” diye diye anlatmaya başladı..

"Hani etmetler yere düşünce nimeti al öp başına toy diyo ya dedem… ”

-- Eeee?

“ hani o nimeti Allah veriyo, diyo ya dedem…” ...

-- EEeeEE??

“İşte anne töşedeti fırıncı Allah!! Bi dolu etmetleri var.. Bize de verdi!..”

dedi..


*** 

 


Balkon demirlerine tombiş kollarını, kollarına da çenesini dayamış filozof gibi düşünen oğluma sordum… “Denizi mi seyrediyorsun oğluşum?” istifini bozmadan cevap verdi… “yooo… Allahın kalemine bakıyorum” !!! Gayri ihtiyari baktığı yöne çevrildi başım.. nefis bir deniz manzarası serili gözler önüne tepedeki evden.. Yavaşça yanına yaklaşıp sordum.. “bana da gösterir misin o kalemi?” Görüş mesafesinin hayli uzağındaki caminin minaresini gösterdi büyük bir ciddiyetle.. 

4 yaşındaydı.. minare, dik duran bir kalem görüntüsüne benziyordu gerçekten.. “kalem olarak fazla büyük değil mi?” diye sordum bu sefer.. Aynı ciddiyetle “Allah da büyük ya.. ondan” diye cevapladı..
          Yanlış gibi görünmese de, hatalı olduğu kesin bazı bilgilerin, yeni yeşeren akıl toprağında doğru yetişmesini istediğim için, “O, caminin bir bölümü oğlum.. insanları namaz kılmaya çağırmak için çağrı yapan kişinin çıktığı yer… adı da.. minare” dedim.. Başını iki yana salladı , “kalem o kalem” dedi inatla.. “Peki neden kalem, hadi anlat bana” dedim..

“dün akşam ananemle konuştunuz ya…” ...
-- Eee?
“hani Allah insanın alnına kötü yazı yazmasın dediydi ya ananem…”
-- EEeeE??
"işte orası Allahın evi.. o da Allahın kocaman kalemi”

dedi..



***
 


Annem, çocukların yanında küfürlü konuşulmasına şiddetle karşı çıkan bir kadındı.. Hatta sevgi sözcükleri içinde bile hoş olmayan kelimelerin bulunmasına tahammülü yoktu.. Ana-kız ve kardeşler sohbet ettiğimiz bir gün, konuşmalarımıza kulak kabartıp, büyük adam edasıyla fikir yürüten ablamın oğluna  sarıldı annem.. 3-4 yaşlarındaydı.. göğsüne bastırdı başını  önce, sonra onun kıvırcık saçlarını karıştırdı eli ile ve “ahhhh… seni şeftali kurusu seni…” dedi.. O yörede büyüklerin küçük çocukları “piç kurusu” diye sevme alışkanlığını İngilizcede “pîç” diye okunan “şeftali” ile değiştirmişti!!!

Biz kahkahalarla gülünce, (küçük adam) durumdaki garipliği fark etti.. düşündü bulamadı… anlayamadığını da belli etmek istemedi… Kendisine şeftali dendiğine hükmedip, 3 yaşındaki gururu ile oldukça şişman olan anneannesine uzun uzun bakıp “sen de ağğğmuut"  (armut)

dedi..



 ****


 
MÜZİK derslerine girdiğim ortaokulun birinci sınıfına, (şimdiki 6. Sınıf) sırf yüksek not verebilmek ve tüm sınıfın müzikten geçmesini sağlamak için 3-4 soru sorduğum bir yazılı yaptım..
1. soru “Gam nedir?"
2. soru “Usul nedir?" … gibi..
Sınıfımın en küçük, en uslu, ve en kabiliyetsiz çocuğu lâz Kâzım yazılı kâğıdını ilk verendi..

Gam= İnsan o ki kederli olir, buna gam denir hocam..

Usul= Muayyen zamanlarda alınan abdeste usul denir hocam..

diye yazmıştı..


 


 İÇİMDEKİ ÇOCUĞUN ELİNDEN TUTUP,  ALIP BAŞIMI, ÇOCUKLARIN O MASUM O AKIL DOLU O İNANILMAZ DÜRÜSTLÜKTEKİ DÜNYALARINA GİTMEK İSTİYORUM.. 



  
 
 
 

7 Aralık 2014 Pazar

Nurgün Özer ÇETİNBAĞ.. diyor ki,


Okumaya başlamadan önce, kitabın adı bende dramatik bir romanla karşı karşıya olduğum izlenimini uyandırmıştı. Yanılmamışım!.
”Cehennem deresi” cayır cayır yanan bir su imgesi gibiydi…Yani hem cehennem ateşi hem su...
Bu imgeler kitapta da yerlerini bulmuşlar. Ateş gibi yakan, yok eden bir aşk ve su gibi aydınlık, berrak bir aşk, paralel kurgu ile ve akıcı bir dille kitabın eksenine oturmuşlar.

Öncelikle Gülsen Hocamı güzel ve akıcı Türkçesi için kutluyorum. Kitapta bir tek yerde yer alan “süper” sözcüğü dışında gözüme takılan rahatsız eden bir sözcük yoktu. Muhtemelen o da gündelik konuşma dilimize inatla yerleşmiş olduğundan gözden kaçmış olmalı.

Roman dört ana karakter çevresinde dönüyor. Yan karakterler de işlenerek ve akrabalar da yan karakterlere katılarak roman daha zenginleşebilirdi diye düşündüm.

237. sayfada Ercan ve Erim isim karışıklığının tapaj hatası olduğunu anladım.. Sonra.. Nihan’ın ve Ercan’ın iç hesaplaşması belki daha yoğun olarak verilerek bu karakterler daha derinleştirilebilirdi diye düşündüm.

Evet çok çarpıcı bir final olmuş . Ben daha farklı ve itiraf ediyorum kitabın genel havasına uyan duygusal bir final bekledim.

Yine de karakterler uzun kişilik özellikleri anlatılmaya gerek duyulmadan, diyaloglarda ve olay örgüsü içinde ustalıkla verilmiş. Benim dikkatimi çeken ve hoşuma giden fiziksel özelliklerin hiç verilmemesi oldu. Bu hayal gücümü daha da kamçıladı. Karakterler gözümde benim biçimlendirdiğim şekillerde canlandı ve bu yüzden kitabı okurken kendimi eski Türk filmlerinin içinde gibi hissettim. Dramatik hayatların içinde yaşama yön veren tesadüfler, hafıza kayıpları, travmatik şoklar, romantik ve naif aşklar…

Bunu asla bir yergi ya da küçümseme olarak söylemiyorum. Aksine hala eski Türk filmlerini izlerken ağlayabilen biri olarak; bu yaşam gürültüsü ve günümüzün tüketim çılgınlığı içinde kaybolmuş olan naifliğe ve duyarlılığa ne kadar ihtiyacımız olduğunu düşünüyorum.

Evet kitapta tesadüfler oldukça fazla ama zaten milyonlarca sperm içinden bir tanesinin tesadüfen yumurtayla buluşması ile başlayan yaşamımızın kendisi bir tesadüf değil mi. Murathan Mungan’ın dediği gibi yaşamımızı yöneten “Tesadüfler Tanrısı” olmasa karşılaşamayacağımız insanlar, yaşamımıza girmiyor mu. Şöyle bir dönüp kendi yaşamlarınıza bakın ne çok küçüklü büyüklü tesadüfler göreceksiniz.

Duru ve akıcı bir dille yazılmış olan bu kitabı, elimden bırakmadan ve merakla sonunu bekleyerek okudum. Bize bu eski Türk filmleri tadındaki kitabı hediye eden Gülsen hocamı can-ı gönülden kutluyorum.



                                   ----

Ne desem ne yazsam bilemedim sevgili Nurgün.. Zaman zaman kendimi tahta başında öğretmenin sorusunu yanıtlamaya hazırlanan bir öğrenciye benzetsem de, ifadenin güzel akıcı ve tam olması beni rahatlattı..

Bugüne kadar kendimi, beni takdir ettiklerini söyleyen insanların gözleri ile görmeye çalıştım hep.. Pek çok yerinde bir başka kişiden bahsediliyormuş gibi o anlatılana imrendim... sonra o tanıtımı yapılan kişinin veya okunan kitabın bana ait olduğunu hatırlayınca da tarifsiz bir mutluluğun beni kuşatmasına izin verdim..

Beni bana anlatan satırların için sonsuz teşekkürler.

3 Aralık 2014 Çarşamba

Merak eden, meraklı mıdır?


'Merak etmek' le, 'meraklı olmak' ne kadar farklıdır hiç düşündünüz mü?..

Bazı insanlar vardır merak ederler.. herkesi, her şeyi.. Dedikodu olsun diye değil asla.. her moka maydanoz olmak için de değil.. Yani “kim kiminle”, “kim kimi” şeklinde değildir merakları.. Biraz salaklık vardır bu tip meraklıların genlerinde.. Sevdiklerini merak ederler çünki!.. Analarını babalarını, tüm aile efradını, sonra.. dostlarını, arkadaşlarını, gönül verdiklerini, hatta hiç görmediklerini!! ..

Meraklı olmakla yakından uzaktan ilgisi yoktur bu ilginin. Çünki bu merak etmenin temel harcında, “sevgi” vardır..

Allah'ın her kuluna pek nasip etmediği bir duygudur bu.. Ve tanrının tek cimri olduğu duygudur yarattığına vermek için. Çünki o, bu duyguyu kıymetini bilecek olana verir.. Bu yüzden, etrafında olanlardan hafif bir enayi yerine konma durumu ile karşılaşsa da, yine merak eder o yüreği sevgi yüklü kişi sevdiklerini..

Yola gideni, hasta olanı, evlâtlarını, yaşlıları, sokaktakileri, yurdun ücra yerlerinde hırkası olmayanları, okumak için kitap bulamayanları.. kendisini aramayanı!.

Dikkat ettiyseniz, Allah'ın sevme duyusundan yoksun bıraktığı kullarının, sadece kendilerini sevmek olan "egoizm" in gri rengi yansımıştır yüzlerine.. Bu yüzden onlar, nursuz tiplerdir!..

Fakat, bazen bayılıyorum meraksız insanlara.. Allah'ım ne rahatlar anlatmam da anlamam da mümkün değil. Değil orman, dünya yansa umurlarında olmuyor.. Endişemi ve endişemin dalga dalga kabaran boyutlarını hayretle izleyip, “iyi de sana ne?” diye soranları.. Siz bakmayın böyle bayılıyorum falan dediğime, evire çevire Allah yarattı demeden dövmek geçiyor içimden bu tipleri zaman zaman. (aslında her zaman!)
Sonra düşünüyorum... tanrının sevdiği kullar onlar mı, ben miyim? diye!..

Hiç tasaları yok ne iyi.. hiç bir şey keyiflerini kaçırmıyor... Alacakları son moda pabucu “ya bulamazsam”, veya aldıracakları son model arabayı "ya aldıramazsam!" düşüncesinden başka!.. Sonra, bana göre ot gelmiş saman gidecek bu meraksızlara bakıyorum.. Suratlarında gergin bir cilt.. kırlaşmamış saçlar... uzun bakımlı tırnaklı eller.. buzdolabı boş ama gardrop tıklım tıklım !! Bırakın dostlarınınkini, ailelerinin telefonlarını bile bilmeyen ve hatırlamaya da gerek görmeyen, ama bilâistisna tüm restoranların telefonlarını AYYYfona bakmadan ezberlerine alan bu dertsizlere, bu ot' lara bakıyorum.. Sonra bir de kendime bakıyorum alıcı gözle!!!.. Aman Allah'ım!... sonra beni alıyor bir merak!!.. Ya çocuklar da bana benzerse ve benim kadar üzülürlerse diye.

 


 

27 Kasım 2014 Perşembe

ONAYLAMADIĞIM BİR YORUMA ALENEN VERDİĞİM CEVAP.



BU CEVAP,  BU SAYFAYA ONAYLAMADIĞIM BİR YORUM BIRAKAN  UYGAR RADİKAL DOSTUMUN YAPTIĞI YORUMUNA ALENEN VERDİĞİM CEVABIMDIR.



"CEHENNEM DERESİ" ADINDAKİ ROMANIMLA İLGİLİ  YAZDIĞINIZ YORUMU NE YAZIK Kİ YAYINLAYAMIYORUM SEVGİLİ UYGAR.. AMA BU CEVABIMI BLOĞUMDA TAM SAYFA YAYINLAYIP,  HEM ACI SÖYLEYEN DOSTLARA KAPIMIN AÇIK OLDUĞUNU HEM DE YORUMU ONAYLAMAYIŞIMIN ACI SÖYLENENLE BİR İLGİSİ OLMADIĞINI ANLATMAK İSTİYORUM.

ANCAK, SİZİN GİBİ BİR KİTAP KURDUNA, BEĞENMEMİŞ OLSA DA OKUDUĞU KİTABIN SONUNU, HERKESİN OKUYACAĞI BİR YORUMDA YAZMASINI YAKIŞTIRAMADIM.. DAHA DOĞRUSU YADIRGADIM. YOKSA, YORUMUNUZA ONAY VERMEYİŞİM YAZDIĞINIZ GİBİ ACI SÖYLEDİĞİNİZ İÇİN DEĞİL ..

BİLİRİM Kİ VE BİLİNİR Kİ DOST ACI SÖYLER.


SİZE AZ VE ÖZ BİR HATIRLATMA YAPMAK İSTERİM.
BİR KİŞİ, YAZDIĞI KİTABI, KONUSU NE OLURSA OLSUN OKUYAN BEĞENSİN DÜŞÜNCESİ İLE YAZARSA, EMEĞİNE VE HEM KENDİSİNİN HEM DE OKUYANIN ZAMANINA YAZIK OLUR.

VE NEREDEYSE HER GÜN KARŞILAŞILAN HATTA YAŞANAN YAŞAMIN ÇARPICI ACI GERÇEKLERİNE BİR KİTAPTA YER VERİLİRSE NEDEN GERÇEK DIŞI KABUL EDİLİR?
   
HARCANAN ZAMANINIZ  İÇİN TEŞEKKÜRLERİMLE SEVGİLİ UYGAR.




21 Kasım 2014 Cuma

"bir gölgeyi çiğnedim az önce.."




İlk defa bir şiirimi bitiremedim bugün.. hatta başlayamadım! Başladım başlamasına da .. olmadı! Yeniden başladım… devamı gelmedi!!

Halbuki bunca yıl.. bunca ayrı coşkuların ve acıların farklı renklerine tırmandığım yıllarda, hiç ama hiç düşünüp zorlanmadan yazmıştım adına “şiir” denen, kalemin defterle olan sohbetlerini.. Ve ilk defa bugün, coşkularımı, kırgınlıklarımı, kızgınlıklarımı dile getirip aktaramadım.. Dökülmedi yürekten! Zorladım ama bu defa kalem sustu. Ucunda asılı kalan hecelerimi karaladım.. o görüntü nasıl da çirkin göründü gözüme!.. “bu” şimdi şiire dönüşse ne fark eder? dedim kendi kendime.. Vaz geçtim yazmaktan! Hakimlerin kalem kırmasına sebep kararları gibiydi kararım.

“bir gölgeyi çiğnedim az önce..” diye başlamıştım..
“peşimi bırakıp önüme düştü yanılıp..” diye devam ediyordu.. karaladığım satırlar..

Yumup gözlerimi, o an’ ı yaşadım tekrar .. Kendi gölgemi, içimden çıkan yılana benzettim .. Sonra ezdiğim kara gölgemin içinden çıkan yılanın gerçek çehresini görüp, kendimi akladım.. Ve kendi gölgemi yine kendi peşime taktım..

Öbürünü, ezik ve kara bir leke gibi beton üstünde bırakarak çekip gidişimi anlatmak istemiştim şiire dönüşemeyen o satırlarda..

İyi oldu. "Şiir" e yakışmamıştı zaten yerde bıraktığım!          




17 Kasım 2014 Pazartesi

KIL ibik!!

 

Tanısanız bilseniz de, hatta beynelmilel olsa da tarifi “kılıbığın”, ben sizlere daha özel daha farklı bir kılıbık portresi çizmek istiyorum.




Benim gözümde kılıbık:
Hovarda olmak istemiş olamamış..
Zamparalığın her çeşidine özenmiş..
Kaçamak yapanlara hayatı boyunca imrenmiş..

Menfaatleri ön plânda olan..
Her türlü bokluğu arka plânında yedekleyen bir tiptir kılıbık!! Yani ölen horozun, çöplükte kalan gözüdür basitçe anlatımı ile!


Bir karikatürist gözü ile kılıbık:
Dana gibi karısının yanında, ellerini apış arasına sokmuş boynu çok hafif yana eğik son derece sevimli masum bir tebessümle objektife bakandır..

Bir erkek gözünde kılıbık:


Erkekliğin yüzkarasıdır!..
(her yiğidin öyle kolay kolay başarmasının mümkün olamayacağı bir sanatsal değişim olduğundan)

Bir genç kızın gözünde kılıbık:

 ‘ıyyyy’ dır!

Bir kadının gözünde kılıbık:

'waww..!!" dır!

Bir patronun gözünde kılıbık:

“ohhh be!” dir..
 

Gerek fizik, gerek kültür gerekse becerileri(!) konusunda kendisine güvenmeyen bazı Evli kadınların ise olmazsa olmazıdır!!

Bunların açılımını uzun uzun yazmaya gerek var mı bilemem ama kişiliği yarım kalmış, tam teşekkül etmemesinde aile fertlerindeki  cehaletin etken olduğu insanlarda görülen, menfaatlerini ve rahatını kaybetmek istemeyen erkek(!)lerde daha sık rastlanan bir virütik olaydır!..

Evdeki yaşamda hayatı paylaşmak değildir kılıbıklık.. Yani her ikisi de (ki günümüzde hep böyle) çalışan karı-kocaların iş paylaşımı yapmaları.. erkeğin ütü yapması ya da yemek konularında yardımcı olmaları değil kılıbıklık.. ASLA! Bunlar PAYLAŞIM!.. Alnını öperim böyle düşünenlerin.. Görüntü olarak halk arasında kılıbık modeline uyan bir görünüm olsa da bunlar, konu başlığına kapak olacak kılıbık tarifi bu değil.. Bence!

Amma.. lâkin ve fakat!!

Bence Kılıbık:
Saman altından su yürütmeye meraklı, karısına aşık pozlarda, aklınca her boku yiyebileceğini zanneden ama kıçı sıkışınca “bana ne bana ne” diyen eşek misali (umarım bu fıkrayı biliyorsunuzdur) uzaklaşan, hatta konuyu kendince kapatan bir erkek müsvettesidir..

Ve… ister sanal ister gerçek ortamda gördüğü göremediği, adını bile bilmediği, kim olduğundan emin olmadığı her cinsi-lâtif' e gönlü ve uzvu kabaran bu tip erkeklere, yani kılıbıklara prim vermeyen tek İNSAN, dik duruşundan etkilenmek istediği, kişiliğine hayran olacağı, donanımlı ve en önemlisi kendine güvenen bir erkek arayışı içinde olan KADINDIR..

“Arayış içinde olmak”.. Kaçamak yapmak… kuytulara saklanıp fingirdemek için değil.. Dolu dolu konularda konuşmak… bilgilenmek… zevkleri fikirleri paylaşmak.. paylaşılamayan fikirlerde münakaşa edebilmek… bilmediği konularda bilgilendirilmek için! Güven duygusunun sunuluşunda, aldanmadığını görebilmek için!.


Ben biraz fazla sözü sert bir kadınım.. yaşım gereği.. de diyemem.. 50 .. hatta 30 lu yaşlarımda da böyleydim!

Bu nedenle, hep kaybeden ben oldum..

Yoksa kazanan mı demeliyim?





 
 



 

13 Kasım 2014 Perşembe

konuşan fotoğraflar..



Bazı fotoğraflar vardır konuşur insanla..

Bazılarıyla da seyreden konuşur!

Bazılarına anlam yükler insan, bazıları ise yeni anlamlar yükler yüreğine insanın..

Bazen saatlerce düşünürüm bir fotoğrafın karşısında.. beklerim..

Duygularıma anlam yüklesin diye.. Beklentim boşa çıkar.. Bazen de sıradan bir fotoğrafın sesini duyarım yüreğimde.. O konuşur ben dinlerim!

Bu resme ilk baktığımda önce gezegenim olan ayın dolunay hali dikkatimi çekti. Sonra suya akseden gölgeler.. Ve gidiyor mu, dönüyor mu diye düşündüğüm, giderken götürdüklerini geri getirmeyen göçmen kuşların peşlerine takılıp giden duygularım.. Gecenin gölgelerinde fark edilmediği için sevinçten takla attığını düşündüğüm yılan balığı..

Ve o mavi sessizlik!

Belki bu yüzden ne zaman kendimi yabancı bir gözle incelesem, içimdeki çocuk başlar konuşmaya.

Kısık sesiyle anlattıkları derinlerime insin diye, gözlerimi yumarım. Öyle dürüst anlatır ki beni bana, ona kızamam.. Bazen "kes sesini" derim.. bozulup gider o sihir!. Ben yine kendimle baş başa kalırım.. Önümde anlamsızlaşan resimler...





11 Kasım 2014 Salı

Kendini ifade edebilme yolları..


             

Her insanın bir ifade ediş şekli vardır kendisini... Bazıları (ki bunların, Tanrı'nın insanlara bir lütfu olduğunu düşünürüm hep) eserleriyle ifade eder duygularını.

Boynun kopacak kadar ağrısa bile, tavandan, duvarlardan gözünü kaçırmayı sanata ihanet kabul edebileceğin, insanda ruhunu teslim edecekmiş duygusu uyandıran yapıtlardaki o aşk, o isyan, o kabullenişin ifade edilişi Michelangelo' nun ve daha nicelerinin ölümsüz eserlerini meydana getirmiştir.

Taşa can veren, her keskide taşın canını acıttığını düşünebilecek kadar duygusal heykeltraşların yarattıkları eserler gibi..

Yedi rengi tuvale vurduğunda içindeki alevi, aşkı, nefreti, özleyişi resmedebilen nice ressamların, canlanacak ve seni içine çekiverecek zannettiğin tabloları gibi..

Nobel kazanmasa da, okurken seni alıp okuduğun diyarlara götüren ve hatta uzun süre seni oralarda bırakan ve asırlardır unutulmayan o kitapları yazanlar gibi..

Ya da muhteşem kompozisyonlarında, aşkını, hıncını, kinini dile getiren .. Bach, Mozart, Bethoven, Chopin ve diğerleri gibi.. O nasıl bir ilâhi sanat aşkıdır ki, görmeden .. kör olsan bile (Bach gibi) ya da duymasan bile sesleri (Bethoven gibi) veya parmakların kesilse kangrenden, ve enstrümanı çalmaya devam edemesen de, kompozitör olarak unutulmayan eserler bestelesen (Schuman gibi) ve daha onlarcası gibi..

Bu nedenle, duyguların notaya dökülüşüdür müziği oluşturan ve en muhteşem ifade ediştir hisleri diye düşünürüm.

Sonra, o an akıllarına gelen duygularını, spontane olarak Caz yapanlar, sporun her dalı ile (bana göre boks hariç) uğraşanlar..

Çoğaltmak mümkün tabii. Bunlar her bireyin özgürce seçtiği kendini ifade edebilme yolları.

Ve maalesef bu kendini ifade edebilme yolları bazen, haksız yere insanları aşağılamak, kırmak, ya da biyolojik gücünü ispat etmek uğruna, aşağılık kompleksinin üstünlük duygusu olarak tezahür edilişi şeklinde, şiddete başvurularak da ifade edilebiliyor..

Bazıları da benim gibi acizane, eşiklere takıla takıla, ısrarla kalemi ile sohbetlerini şiir' e, veya hayâl gücünü romana dönüştürerek ifade etmeye çalışır kendisini ..

Takdir beklemeden, anlaşıldığını zannederek..
Tenakuzlara düşerek!

 

 

4 Kasım 2014 Salı

Türkân GEYLANER.. diyor ki..

Dün yine yepyeni bir kitap bitti. Oyalandım çoğu zaman fazlaca molalar verdim bitmesin diye :)
CEHENNEM DERESİ,  Sevgili Gülsen VAROL'un biz okurlara şahane armağanı...
Heyecan sarmalından kurtulamadan satırlarda kayboldum.. Kimi zaman hayret kimi zaman yüreği burkuk vaziyette okudum... hatta çoğu zaman ıslak gözlerle okumaya çalıştım beceremedim.. satırları çift görmeye başlamıştım:((
Hikâyenin şaşırtan zenginliği içinde yer alan diyaloglar muhteşem!... ve asla devrik cümlelerin yer almadıgı şahane Türkçe!
Bugüne değin okuduğum diğer Türk yazarlardan farklı kılan; işlenmemiş öyküsü bir kurgusu var bu kitabın.. Derin duygular derin acılar yaşayan kahramanlarına hayat verilmiş, okurların yüreğine bence 'kor' düşürülmüş bir hikâye...
Sevgili Face komşum, arkadaşım, güzel insan Gülsen VAROL'a bundan böyle sıkı bir okuru olarak tüm kalbimle başarılarının devamını diliyor; kendisini bu sayfalarda da olsa tanımama vesile oldugu için Sevgili Dost Mehmet Osman ÇAGLAR'a da teşekkürlerimi iletiyorum...

Türkan GEYLANER

                                                       ----

Ödeştik sevgili Türkân.. Ben de kitabımla ilgili düşüncelerini okurken ıslanan gözlerime izin verdim.. İşte yine teşekkürü, kelime olarak kifayetsiz bulmanın aczi içindeyim.. Ve izninle, sayfanda paylaştığın bu güzel yorumu herkes okusun diye sayfama taşıyorum..

gülsenvarol
 

Nurten Yiğit TARTAÇ.. diyor ki ..

En yüce duygudur sevgi. İki karşı cinsin birbirlerine duyduğu sevginin en uç noktası, sınır tanımazı, kabına sığmazı, formülsüz ve mantıksızıdır aşk... Güzeldir. Her yaşta.

En güzel aşk en zor olanıdır demişler.(!) Kavuşmak için dağlar delmek, çöllere düşüp akıldan olmak da vardır sonunda. Ve sanırım ki; aşk için çarpan kalpler özel kalplerdir. Değerini bilmek gerek.

Eğer aşkı bulmuşsanız sıkı sıkı sarılmalısınız. Siz ebediyete kadar içinizde yaşatabilirsiniz ama aşk sizi beklemeyebilir... bekleyemeyebilir... Ertelemeyin ...

                                             ***
Sevgili Gülsen Hoca'mın romanı "Cehennem Deresi" ni okudum. Hâlâ etkisindeyim.  Kısa, süsleyip püslemeden, dolandırmadan, direk hedefe /anlama/  yönelik yalın ve anlaşılır cümlelerle, çarpıcı bir... bir mi..? iki aşk hikâyesi anlatılıyor kitapta. Ve biri diğerinin gölgesinde bırakılmadan. Romanın kahramanları öyle güçlü karakterler ki; bir bakıyorsunuz, tanıdık sizden biri oluvermişler. Kitabı okuyup bitirdikten ve kütüphanenizde lâyık olduğu yere yerleştirdikten sonra; Nihan'ı, Ercan'ı, Aysel'i, Erhan'ı düşünüp onlar adına duygudan duyguya savrulur buluyorsunuz kendinizi.

 Okumalısınız !

Sevgili Hoca'm elinize kaleminize ve aşk dolu yüreğinize sağlık olsun, çok güzeldi.

                                                             ----

Her yapılan yorumda, yorumu okumaya başladığımda, yorumu yapan kişinin kültürüne ve de zevkine güveniyorsam eğer, "bu kitabı okumalıyım" diye aklımdan geçirdiğim an... o tanıtılan kitabın benim yazdığım ve sevdiklerimin kıymetli zamanına sunduğum kitap olduğunu hatırlıyorum.. O zaman başa sarıp .. tekrar okuyorum!! :))

"Sevgi" yi aşk sarmalı içinde ne kadar güzel değerlendirmişsin Nurten.. Güzel yüreğin hiç kırılmasın dilerim..

gülsenvarol

Hikâyelerdir geri kalan.. diyor ki..

Sevgili Gülsen Varol,
İnanın hiç sıkılmadan "Cehennem Deresi" kitabınızı okudum.. Öylesine yalın bir dille yazılmış ki sonrasının ne olacağı heyecanıyla kendimi öyle kaptırmışım ki, sanki radyoda arkası yarın edasıyla okudukça okudum, okudukça okudum ve bir anda kitabın bittiğini şu cümlemle fark ettim "hay allah oldu mu şimdi" !!
Herkese tavsiye ediyorum okunmasını. İçeriği o denli zengin ki;  her şey var..  duygu, aşk, sevgi, hüzün.. dedim ya her şey!..


Ben o kocaman yüreğinize çok çok çok teşekkür ediyorum zira yürekten yazmış olduğunuz bu mükemmel kitabınız verdiğiniz zamana ve emeğe değmiş..  Kaleminize sağlık.. Yine yeniden teşekkürlerimle çok içten sevgilerimle esenlikler diliyorum..

Saygılarımla.
                                                            ----

"hikâyelerdir geri kalan" adını verdiğin, sahibinin karakter ve kalitesini belli eden o güzel ve muhteşem bloğunun adından esinlenerek, ve de gerçek adını bilmediğim için, sana bunca yıl hep "hikâyem" diye seslendim.. Gerek, face de gerekse burada kitabımla ilgili,  hak etmiş olduğumu umduğum güzel anlatımın ve tavsiyelerin için teşekkür ediyorum.

gülsenvarol

3 Kasım 2014 Pazartesi

Yıldız .. (Nar taneleri) diyor ki..

Blogger arkadaşlarımın kitaplarına ulaşabilmem mümkün olmadı daha önceleri... Gurbette yaşayınca her şey elimizin altında olmuyor. Çok büyük bir kitapevinin internet sitesinde gezinirken GÜLSEN VAROL' un  son kitabına rastlayınca nasıl sevindim bilemezsiniz.. Hemen siparişimi verdim. Doğum günümden üç gün önce de elime geçti !!!
 
İlk iki gün, kitabı yavaş yavaş, içime sindire sindire, kahramanları gözümün önünde canlandırarak okudum, üçüncü gün de kitabı bitirdim.. Nasıl bitti halen ben de bilmiyorum.. Kitabın sonu unutulması imkansız bir sondu..  Aysel ve Erhan´ ın yaşadıklarına bayıldım, geç bulanan her şey bu kadar kıymetli oluyormuş demek....
 
Kitabın devamını bekliyorum ben. Emeğinize yüreğinize sağlık GÜLSEN VAROL ÖĞRETMENiM...  
 
Yıldız (Nartaneleri)
 
---
 
Şu ana kadar, ister özel mail olarak isterse bloğumda yayınlanmak üzere yollanan veya kendi face sayfasında yayınlanan yorumlar içinde sadece iki kişi bu ifadeye yer verdi satırlarında Yıldız'ım:  "Kitabın devamını bekliyorum.." !!
Bunu, satırların yarattığı etkinin gücüne mi bağlamalıyım, yoksa bir isyanın yok edilmek istenmesine mi? Keşke devam etmesi gerektiği düşünülen ya da devam etmesini düşündüğümüz her şeyi devam ettirebilme gücümüz olsaydı :))
 
gülsenvarol
 

22 Ekim 2014 Çarşamba

duygusal takılmalar..




Dikkat ettim, sınırsız coşkular,  ya da acılar yaşamayan insanların hayatında büyük çöküşler olmuyor. Yani, yaşamayı sadece bir görev olarak kabul edip çizdiği ya da çizilen sınırlar içinde kalan ve kuralların hepsine sorgusuz sualsiz uyan insanlar için coşku ile delilik arasında pek bir fark yok..

"Huzur" denince, genelde nedense akla çarşaf gibi denizde süzülen beyaz bir yelkenli gelir.. İz bile bırakmadan süzülen bir sessizlik!!
Eğer batma tehlikesi yaşamamış, dalgalarla boğuşmamış, korkunun elini tutmamış ve acıyı göğüslememiş iseniz, bilin ki, o görüntü sadece bir manzaradır. Huzurun ne olduğunu veya olmadığını gerçekte bilen ise, dümende olan, o fırtınayı yaşayan ve atlatandır. Yani hak edendir!.

Akıl yaşta değil baştadır diyenler eminim kendilerince haklıdırlar.. Benim de haklı olduklarını düşündüğüm zamanlar var ama çelişkilerim de var. (her konuda olduğu gibi!!) Gün be gün azalacağına artmakta üstelik! 
Biliyorsunuz, hata yapmak, insana yol-su- elektrik olarak olmasa da tecrübe olarak geri dönüyor!.. Onun için hatalarından dolayı insanın kendisini küçük görmesi de söz konusu olmuyor bu nedenle..
O zaman, ister kendi cinsinden olsun isterse karşı cinsten olsun, gönlünü hoş tuttuğuna inandığın bir insanı, yüreğine lâyık gördüğünde, eğer hâlâ akıllanmadığını sana ispatlayan davranışlarını 
şamar gibi atıyorsa yüzüne, geç aynanın karşısına tükür o yüzüne.

Amma velâkin bazı erdemleri vardır insanın, bozulmadan saklanmasına özen gösterilen.. Feragat sayfasına hiç not düşülmemiş olan.. Ben onlardan bahsediyorum. Yoksa, insan kendi görgüsünden, kalitesinden ve insanlık düzeyinden ödün verirse ancak, bu onun kendi gözünde küçülmesine sebep olabilir. O zaman tükürsen ne fayda... tokatlasan ne fayda?

Bu nedenle bugünlerde yaşamakta olduğum çelişkilerimde çok zorlandığımı hissediyorum.. ve bu derece yıpratıcı üzülüşüme katlanamıyorum.

Ama bir tesellim var... Yok hayır orhan babanın şarkısından bahsetmiyorum!! :))  Gerçek bir teselli bu.
 
Size de öğüt olsun!

Bir şey yitirilmişse, hiç üzülmeyin..
Çünki artık duygularınıza hitap edemeyecektir ve sizi artık üzmesi mümkün olmayacaktır!

Ve tek tesellisi budur!

Başka?...

Var mı?





20 Ekim 2014 Pazartesi

Hande DOĞU.. diyor ki..





Kendimi polisiye bir roman okur gibi heyecanlı hissettiğim bir kitap bu. Elbette polisiye bir roman değil ama daha içerikli, daha vurgulu ve hatta maceralı.

Kurgu harika, olaylar etkileyici.

Kimileri üzülmüş ağlamış okurken, ben ise çok zevk aldım, çok beğendim. Kâh şaşırdım, kâh ben bunu tahmin etmiştim dedim ve sonra dediğimi yuttum!. :)

Dram var, aksiyon var, özdeşleşebileceğiniz karakterler var, kısaca elinizden bitene kadar düşmemesi için gereken her şey var bu kitapta.

Hande Çakıroğlu DOĞU

 
                                                           ---
 
 




Az ve öz yorumuna sevinişim ÇOK oldu Hande.. Teşekkür ederim kızım.

Hani karnın iyice doyduğu halde masadan kalkamaz, sanki eksik kalan bir şey var gibi hissedersin ya ..

Sonra tatlı gelir!!!

İşte öyle.. :)))

gülsenvarol
 

 

16 Ekim 2014 Perşembe

Burak Ali DOĞU.. diyor ki..


Bir an evvel bitirip yorum yazmak için sabırsızlandığım “Cehennem Deresi” ni sonunda okudum.

İzlediğiniz muhteşem bir filmi anlatırken, arkadaşınızın sizi küçümseyip "sen bir de kitabını oku" dediği mutlaka olmuştur.

İşte o kitap, bu.

Adeta bir filmin senaryosunu okur gibi zevk aldım okurken. Kelimeleri seçerek yazıyorum, hikâyesine yönelik ipucu vermek istemem ancak sürprizlerin bol olduğunu söylemeden edemeyeceğim.

“Albümdekiler” den sonra  -ki onun bendeki yeri ayrıdır-  bu denli başarılı bir eser ortaya çıkacağını düşünmemiştim. Dile hakimiyetin yüksek olacağına, türlü cümle cambazlıklarına kendimi kaptırarak kitabı okuyacağıma emindim ama biraz da inatla, pek beğenmeyeceğimi düşünerek okumaya başlamıştım ki sayfalar inadımı kırdı, itiraf ediyorum.

Çok güzel, çok sürükleyici... Daha ne denilebilir? Norveç' lere kadar sürüklenmek isteyenlere şiddetle tavsiye ederim.

Burak Ali DOĞU

 
                              -----
 

İnsanın aldığı övgü,  o kişiyi mutlu edebilen en güçlü sebep.. Hele de bu övgü/beğeni, aklına kültürüne zevkine güvendikleri tarafından yapılırsa.. Ama en önemlisi, en kalıcı olanı, en yücelteni..  bir anne için duyulan takdirin bir evlât tarafından yapılması..

Teşekkür ederim OĞLUM.  
 
gülsenvarol



13 Ekim 2014 Pazartesi

Zühre Çırakoğlu KAYHAN.. diyor ki..

Sevgili Hoca'm Gülsen Varol'un ikinci kitabı " Cehennem Deresi" kendime bayram hediyesi olarak düşünüp beklettiğim bir kitaptı. Ben pek çoklarının yaptığı gibi birden fazla kitabı bir arada okuyamadığım gibi bir romanı bitirir bitirmez bir diğerine başlamakta da zorluk çekenlerdenim. İçine girdiğim romanda hâlâ nefes alıyorken bir diğerinde bulunmayı istemem; kaçarım. Bu duygu içerisinde içinde yok olup gittiğim, orada nefes aldığım kitapların sayısı maalesef gün be gün azalırken sevgili Hocam' ın ilk kitabı ( yüzüm kızararak henüz edinip okuyabildiğim ) "Albümdekiler" romanını gözyaşları ile bitirdim. Orada bir süre konaklayıp izin aldıktan sonra " Cehennem Deresi" ne geçtim. Her yazısında beni ters köşe eden, günlerce düşünmeme yol açan; zekâsına, üstün dil becerisine hayran olduğum Gülsen Varol' un muhteşem kurgusu ve karakterleri ile artık ben de  Cehennem Dereli idim. Orada nefes alıp, roman karakterleriyle baş başa vererek heyecanlandım, üzüldüm, güldüm ve ağladım....
           Öncelikle benim hayatıma girip vermiş olduğunuz ışık, heyecan ve mutluluktan dolayı teşekkür eder; edebiyat dünyasının bu müthiş romancıya hak ettiği ilgi ve değeri sağlamasını dilerim.

Zühre Çırakoğlu KAYHAN


Ben, tam seninle tanışmanın .. senin o içleri gülen gözlerine bakacağım günün heyecanını yaşamanın arifesinde iken.. inan bana ne yazacağıma daha doğrusu neyi nasıl yazacağıma karar veremedim..

Yıllar önce bir hocam bana "deli akıllı kızım" demişti bir gün, terslenmek pahasına gidip boynuna sarılmıştım.. Hayatımda aldığım sayılı güzel iltifatlardan biri idi..:))

Sen de benim deli duygusal çoban yıldızımsın

biliyor musun?

gülsenvarol