Benim ne doğduğum, ne de büyüdüğüm şehir Elazığ.. Hatta ne de sevdiğim! Hâtıralarımda, ilk gurbete gittiğim şehir olarak acı çekmeme göz yaşı dökmeme sebep olduğu için, masum bir suçlama ile “sevilmeyen” ilân ettiğim bir şehir..
O zaman, “neden bu özel ilgi?” diye bir soru gelmeden akıllara, hemen izahını yapmalıyım :
- Verdiğim bir sözü yerine getirmek için
Bloğuma yorum yazan bir kişinin, yorumundaki düzgün ifadesini merak edip iade-i ziyaretine (!) gittiğimde, bir meslekdaşımla karşılaştım.. Yazdığı yazı etkileyici idi ama yazdığı yazı içinde adı geçen kişinin, Sıdıka Avar adının etkisi daha büyük oldu.. Böylece Arzu Sarıyer öğretmene, (4yıl önce) beni yıllar öncesine taşıdığı için teşekkür edip o kişi ile olan anılarımı yazacağıma söz verdim.
Uzun sürerse, bağışlanacağımı umuyorum..
***
“ Hiç kimse yolcu etmeye gelmemişti bizi.. Ağabeyimle beraber trenle Elazığ’a gidiyoruz.. İmtihanlara kendisinden izin alınmadan (aslında gizli) girdiğime kızan babamın, her an beni yatılı okuyacağım Elazığ Kız öğretmen okuluna yollamamasından korkuyor hane halkı. Bu nedenle gidiş saatimiz bile söylenmediğinden, kimse gelmedi bize el sallamaya!.. Ağabeyim de beni okuluma teslim ettikten sonra yedek subay olarak askerliğini yapacağı Gelibolu’ya gidecek..
Annemim becerikliliği sayesinde ve maalesef babamdan gizli girip kazandığım ÖĞRETMEN OKULU imtihanının neticesinde kopan kızılca kıyametlerin galibi(!) olarak, şu anda kara bir trenin tahta sıralı vagonunda, komşu arkadaş evine bile gönderilmeden büyümüş olan ben, evimden, annemden, piyanomdan ve pek çok rahatlıktan ayrılarak gurbete, Elazığ’a gidiyorum. Leylî- meccani (parasız yatılı) öğrenci olarak!!
İnsan, doğup büyüdüğü evde neyi görür tanırsa ve nasıl yaşarsa, onları ve o ortamı doğal kabul eder. Yani herkes de öyle yaşıyordur ya da öyle olmak zorundadır diye düşünür. Farklı yerleri ve yaşamları görmeden aradaki farkı anlaması hatta arada bir fark olabileceğini düşünmesi bile mümkün değildir..
Sabaha karşı 03 de Elazığ tren istasyonuna indik.. Ağabeyim elinde iki bavulla önde, ben bavulun ucundaki ipi tutmuş arkasında, karanlık... pis... taşları eğri büğrü yollarda yürürken bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla geldi girdi yüreğime pişmanlık!
Sokaklarından daha karanlık koridorları olan (eskiden halk evi imiş) okula girdiğimizde tam “dönelim geriiii” diye yaygaraya başlamak üzereydim ki, “ah üşümüşsün sen..” diyen bir kadın elimi tuttu.. Elleri sımsıcaktı.. ipek gibiydi.. Dudaklarımda donan yaygarayı tebessüme çevirmeye uğraşırken, “gelin odama gidelim çayı yeni demledim” dedi.. Sonra da ellerinden daha sıcak sesiyle kendisini tanıttı.. “ben Sıdıka Avar”..
Karmakarışık koridorlardan geçerek bahçeye çıkıp binanın arkasındaki bir başka büyük binaya, kapısında “kız enstitüsü” yazan başka bir okula geçtik ve üzerinde MÜDÜRİYET yazan bir odaya girdik.. “Burası mı benim okulum?” diye sordum çayımı içerken. “hayır” dedi. “burası kız enstitüsü ve ben bu okulun müdiresiyim. Ancak yeni bir müdür tayin edilinceye kadar öğretmen okulunun kuruluşunda emeğim olduğu için benden oraya da vekâlet etmem istendi” diye beni adam yerine koyan uzun bir izahta bulundu..
Belki de bu farklı yaklaşımından cesaret alarak ve odanın sıcak havasına ve içime işleyen güven duygusuna dayanarak, “piyano var mı bu okulda?” diye sordum.. Şaşırdı.. uzunca bir süre yüzüme baktı ve “evet var ama bu okulda değil senin okulunda var” dedi. Sonra ağabeyime dönüp, “24 saat izinlisiniz çıkın gezin, şehrimizi tanıyın yarın da idareye teslim edin kardeşinizi” dedi. Çok bozulmuştum. Benden bir paket gibi bahsedilmesi içimi acıtmıştı.. Ayrıca tam yüreğime yerleşen pişmanlık yılanı çıkıp gitmek üzereyken tekrar girip kıvrılıp yerleşmişti işte.. Kızgın bir sesle. “benden bir eşya gibi bahsetmeniz size hiç yakışmadı” dedim.. “Defol" diyecek ve ben de bu okuldan bu şehirden kurtulup gideceğim diye beklerken, o güne kadar hiç duymadığım kadar güzel şuh bir kahkaha attı ve “anladığım kadarıyla galiba SEN, buraya yakışmayacaksın dedi. Takdir miydi şimdi bu, tekdir mi? düşüncesi içinde bocalarken ağabeyim sert bir şekilde kolumdan tutup dışarı çıkarttı..
Sineği bol bir lokantada yemek yerken, “neresi neyi meşhurdur buranın?” diye sordu ağabeyim. Yüzü yaşlı bakışı genç bir adam “arap baba’ya git Harput’ta” dedi.. “ancak bir at arabasıyla gidebilirsin şu dağın ardındadır ama sandukasının başında ne dilersen olur adağını geri çevirmez” diye ekledi..
Bir at arabasının tahta kasasına karşılıklı oturulabilecek tahta sıralar konmuş bir de tente eklenmiş.. dört saat boyunca tozdan gözgözü görmeyecek şekilde kaza atlata atlata ulaştık harput’taki arap baba türbesine.. Daha doğrusu bir mağara içinde duran sandukaya.. Ben, karasinekten bile ödü kopan korkan ben, kapağı açık sandukada duran hiç çürümemiş parmak aralarındaki deri bile yerli yerinde duran ve 600 yıllık olduğu söylenen arap babaya diz çöküp “beni buralardan kurtar arap baba“ dedim..
Ertesi gün yatakhanede, şaşkın bir halde giyecek kalın bir pijamamın bile olmadığını düşünürken, bir hademe gelip müdür hanımın beni konferans salonunda beklediğini söyledi.. Çok büyük bir sinema salonuna benzeyen yere girdiğimde Sıdıka Avar kuyruklu bir piyanonun önünde arkası bana dönük ayakta duruyordu. O kadar muhteşem güzel bir görüntüsü vardı ki, zarafetine hayran oldum..“siz de piyano çalıyor musunuz efendim?” dedim.. Güldü.. “dinlemesini severim” dedi. Sonra eliyle buyur der gibi yapıp tabureyi gösterdi. Oturdum. Hem ağladım hem çaldım.. Annemi, evimi, sanki iki gün değil de yıllardır ayrıymışım gibi özlediklerimi düşüne düşüne.. Neden sonra, “neden bu okul?” dedi.. suratına nasıl aptal bir ifadeyle baktıysam, “yanlış anlama öğretmenlik ulvi bir meslek ama neden bir konservatuvarda değil de buradasın?” diye tekrarladı sorusunu. “imkânımız yoktu” derken, yalan olmasa da eksik anlattığım gerçekler yüzünden kızaran yanaklarımı görmesin diye arkamı döndüm..
1954 yılında Milli Eğitim Bakanlığının, İstanbul Çapa Öğretmen Okuluna gönderilecek keman ve piyano çalmayı bilen öğrenciler için açtığı imtihan yazısı eline ulaştığında, Sıdıka Avar’ın beni odasına çağırıp “işte imkân” diye gözleri dolu dolu verdiği müjdeyi unutmam mümkün değil..
İstanbul’dan gelen kişilerin önünde verdiğim imtihanı kazandım. Ama, okul idaresinin aileme verdiği müjdeyi ve istanbul’a nakil edilebilmem için istediği izni babam onaylamayınca gidemedim.. Neticeyi bana haber verirken “Üzülme” diyen ve ne kadar üzüldüğünü gördüğüm için üzüldüğüm müdürem Sıdıka Avar, “demek ki sebep, imkânsızlık değilmiş” dedi..
“Hani sana yapılan dualar gerçek olurdu?... hani hiç kimsenin adağını geri çevirmezdin sen?.. diye diye ağıt yakıp, arap babaya sitem ettiğim kaç gece geçti bilemem.. Bu süre içinde sığındığım tek yer konferans salonundaki kuyruklu piyanoydu.. Sık sık yapılan moral gecelerinde çaldığım piyanomla okulun gözdesi olmuştum.
O zamanlar bir ders yılında üç karne alınıyordu ve tatiller bir hafta idi.. İkinci karneyi almamıza bir kaç gün kala bakanlıktan gelen ikinci bir imtihanın müjdesini verdi Sıdıka Avar.. Bu defa yeni açılan ve ingilizce eğitim yapacak olan Bursa öğretmen okulu için ingilizce ve genel kültür sınavından en yüksek puan alan üç/dört öğrenci isteniyordu. Türkiyedeki tüm öğretmen okulları içinden, imtihanda başarılı olacak öğrencilerle açılacak okula gidebilmem için beni nasıl ikna ettiğini hatırlıyorum şimdi. “korkma bu defa sükutu hayâl yok” demişti.. “sen sadece imtihanı kazanmaya bak”..
Ve 1954/1955 öğretim yılında, hayatımın tüm akışını değiştirecek, kişiliğimin şekillenmesini etkileyecek olan kararı, telefonda görüştüğü annemle anlaşarak velim yerine onaylayan Müdirem Sıdıka Avar’a, (idari amirlerle ve vali ile aralarındaki sorun yüzünden Ankara’ya yollandığı için) veda bile edemeden ayrıldım Elazığ'dan..
Yine çok soğuk, çok karanlık bir gece yine kara bir trenin tahta sıralarında (biri hiç durmadan arap babaya teşekkür ederek ağlayan), dört küçük kızla beraber Bursa'ya doğru..
.. Adını, bir POST yazıda görerek hatırladığım, beş ay gibi kısa bir süre öğrencisi olma şansına sahip olduğum, yarım asır sonra bile sevgi ile andığım Müdürüm Sıdıka Avar’ın anısına saygılarımla..











