29 Nisan 2011 Cuma

Anıların paylaşımı.. (el-aziz)

Önceleri eyaletmiş sonraları vilâyet olmuş.. Sultan Abdülaziz zamanında vali İsmail paşa 1867 yılında “Mamurat ul- Aziz” adını vermiş ama telâffuzu zor olduğundan halk “el-aziz” demiş.. Toprağının mümbit oluşu nedeniyle cumhuriyet döneminde “elazık” olarak yazılmışsa da sonraları halk arasında “ELAZIĞ” olarak yerleşmiş adı..


Benim ne doğduğum, ne de büyüdüğüm şehir Elazığ.. Hatta ne de sevdiğim! Hâtıralarımda, ilk gurbete gittiğim şehir olarak acı çekmeme göz yaşı dökmeme sebep olduğu için, masum bir suçlama ile “sevilmeyen” ilân ettiğim bir şehir..
O zaman, “neden bu özel ilgi?” diye bir soru gelmeden akıllara, hemen izahını yapmalıyım :
- Verdiğim bir sözü yerine getirmek için
Bloğuma yorum yazan bir kişinin, yorumundaki düzgün ifadesini merak edip iade-i ziyaretine (!) gittiğimde, bir meslekdaşımla karşılaştım.. Yazdığı yazı etkileyici idi ama yazdığı yazı içinde adı geçen kişinin, Sıdıka Avar adının etkisi daha büyük oldu.. Böylece Arzu Sarıyer öğretmene, (4yıl önce) beni yıllar öncesine taşıdığı için teşekkür edip o kişi ile olan anılarımı yazacağıma söz verdim.
Uzun sürerse, bağışlanacağımı umuyorum..


***


“ Hiç kimse yolcu etmeye gelmemişti bizi.. Ağabeyimle beraber trenle Elazığ’a gidiyoruz.. İmtihanlara kendisinden izin alınmadan (aslında gizli) girdiğime kızan babamın, her an beni yatılı okuyacağım Elazığ Kız öğretmen okuluna yollamamasından korkuyor hane halkı. Bu nedenle gidiş saatimiz bile söylenmediğinden, kimse gelmedi bize el sallamaya!.. Ağabeyim de beni okuluma teslim ettikten sonra yedek subay olarak askerliğini yapacağı Gelibolu’ya gidecek..
           Annemim becerikliliği sayesinde ve maalesef babamdan gizli girip kazandığım ÖĞRETMEN OKULU imtihanının neticesinde kopan kızılca kıyametlerin galibi(!) olarak, şu anda kara bir trenin tahta sıralı vagonunda, komşu arkadaş evine bile gönderilmeden büyümüş olan ben, evimden, annemden, piyanomdan ve pek çok rahatlıktan ayrılarak gurbete, Elazığ’a gidiyorum. Leylî- meccani (parasız yatılı) öğrenci olarak!!
          İnsan, doğup büyüdüğü evde neyi görür tanırsa ve nasıl yaşarsa, onları ve o ortamı doğal kabul eder. Yani herkes de öyle yaşıyordur ya da öyle olmak zorundadır diye düşünür. Farklı yerleri ve yaşamları görmeden aradaki farkı anlaması hatta arada bir fark olabileceğini düşünmesi bile mümkün değildir..


          Sabaha karşı 03 de Elazığ tren istasyonuna indik.. Ağabeyim elinde iki bavulla önde, ben bavulun ucundaki ipi tutmuş arkasında, karanlık... pis... taşları eğri büğrü yollarda yürürken bir yılan gibi kıvrıla kıvrıla geldi girdi yüreğime pişmanlık!
          Sokaklarından daha karanlık koridorları olan (eskiden halk evi imiş) okula girdiğimizde tam “dönelim geriiii” diye yaygaraya başlamak üzereydim ki, “ah üşümüşsün sen..” diyen bir kadın elimi tuttu.. Elleri sımsıcaktı.. ipek gibiydi.. Dudaklarımda donan yaygarayı tebessüme çevirmeye uğraşırken, “gelin odama gidelim çayı yeni demledim” dedi.. Sonra da ellerinden daha sıcak sesiyle kendisini tanıttı.. “ben Sıdıka Avar”..


          Karmakarışık koridorlardan geçerek bahçeye çıkıp binanın arkasındaki bir başka büyük binaya, kapısında “kız enstitüsü” yazan başka bir okula geçtik ve üzerinde MÜDÜRİYET yazan bir odaya girdik.. “Burası mı benim okulum?” diye sordum çayımı içerken. “hayır” dedi. “burası kız enstitüsü ve ben bu okulun müdiresiyim. Ancak yeni bir müdür tayin edilinceye kadar öğretmen okulunun kuruluşunda emeğim olduğu için benden oraya da vekâlet etmem istendi” diye beni adam yerine koyan uzun bir izahta bulundu..
Belki de bu farklı yaklaşımından cesaret alarak ve odanın sıcak havasına ve içime işleyen güven duygusuna dayanarak, “piyano var mı bu okulda?” diye sordum.. Şaşırdı.. uzunca bir süre yüzüme baktı ve “evet var ama bu okulda değil senin okulunda var” dedi. Sonra ağabeyime dönüp, “24 saat izinlisiniz çıkın gezin, şehrimizi tanıyın yarın da idareye teslim edin kardeşinizi” dedi. Çok bozulmuştum. Benden bir paket gibi bahsedilmesi içimi acıtmıştı.. Ayrıca tam yüreğime yerleşen pişmanlık yılanı çıkıp gitmek üzereyken tekrar girip kıvrılıp yerleşmişti işte.. Kızgın bir sesle. “benden bir eşya gibi bahsetmeniz size hiç yakışmadı” dedim.. “Defol" diyecek ve ben de bu okuldan bu şehirden kurtulup gideceğim diye beklerken, o güne kadar hiç duymadığım kadar güzel şuh bir kahkaha attı ve “anladığım kadarıyla galiba SEN, buraya yakışmayacaksın dedi. Takdir miydi şimdi bu, tekdir mi? düşüncesi içinde bocalarken ağabeyim sert bir şekilde kolumdan tutup dışarı çıkarttı..


              Sineği bol bir lokantada yemek yerken, “neresi neyi meşhurdur buranın?” diye sordu ağabeyim. Yüzü yaşlı bakışı genç bir adam “arap baba’ya git Harput’ta” dedi.. “ancak bir at arabasıyla gidebilirsin şu dağın ardındadır ama sandukasının başında ne dilersen olur adağını geri çevirmez” diye ekledi..
Bir at arabasının tahta kasasına karşılıklı oturulabilecek tahta sıralar konmuş bir de tente eklenmiş.. dört saat boyunca tozdan gözgözü görmeyecek şekilde kaza atlata atlata ulaştık harput’taki arap baba türbesine.. Daha doğrusu bir mağara içinde duran sandukaya.. Ben, karasinekten bile ödü kopan korkan ben, kapağı açık sandukada duran hiç çürümemiş parmak aralarındaki deri bile yerli yerinde duran ve 600 yıllık olduğu söylenen arap babaya diz çöküp “beni buralardan kurtar arap baba“ dedim..


               Ertesi gün yatakhanede, şaşkın bir halde giyecek kalın bir pijamamın bile olmadığını düşünürken, bir hademe gelip müdür hanımın beni konferans salonunda beklediğini söyledi.. Çok büyük bir sinema salonuna benzeyen yere girdiğimde Sıdıka Avar kuyruklu bir piyanonun önünde arkası bana dönük ayakta duruyordu. O kadar muhteşem güzel bir görüntüsü vardı ki, zarafetine hayran oldum..“siz de piyano çalıyor musunuz efendim?” dedim.. Güldü.. “dinlemesini severim” dedi. Sonra eliyle buyur der gibi yapıp tabureyi gösterdi. Oturdum. Hem ağladım hem çaldım.. Annemi, evimi, sanki iki gün değil de yıllardır ayrıymışım gibi özlediklerimi düşüne düşüne.. Neden sonra, “neden bu okul?” dedi..  suratına nasıl aptal bir ifadeyle baktıysam, “yanlış anlama öğretmenlik ulvi bir meslek ama neden bir konservatuvarda değil de buradasın?” diye tekrarladı sorusunu. “imkânımız yoktu” derken, yalan olmasa da eksik anlattığım gerçekler yüzünden kızaran yanaklarımı görmesin diye arkamı döndüm..


1954 yılında Milli Eğitim Bakanlığının, İstanbul Çapa Öğretmen Okuluna gönderilecek keman ve piyano çalmayı bilen öğrenciler için açtığı imtihan yazısı eline ulaştığında, Sıdıka Avar’ın beni odasına çağırıp “işte imkân” diye gözleri dolu dolu verdiği müjdeyi unutmam mümkün değil..


İstanbul’dan gelen kişilerin önünde verdiğim imtihanı kazandım. Ama, okul idaresinin aileme verdiği müjdeyi ve istanbul’a nakil edilebilmem için istediği izni babam onaylamayınca gidemedim.. Neticeyi bana haber verirken “Üzülme” diyen ve ne kadar üzüldüğünü gördüğüm için üzüldüğüm müdürem Sıdıka Avar, “demek ki sebep, imkânsızlık değilmiş” dedi..


“Hani sana yapılan dualar gerçek olurdu?... hani hiç kimsenin adağını geri çevirmezdin sen?.. diye diye ağıt yakıp, arap babaya sitem ettiğim kaç gece geçti bilemem.. Bu süre içinde sığındığım tek yer konferans salonundaki kuyruklu piyanoydu.. Sık sık yapılan moral gecelerinde çaldığım piyanomla okulun gözdesi olmuştum.
              O zamanlar bir ders yılında üç karne alınıyordu ve tatiller bir hafta idi.. İkinci karneyi almamıza bir kaç gün kala bakanlıktan gelen ikinci bir imtihanın müjdesini verdi Sıdıka Avar.. Bu defa yeni açılan ve ingilizce eğitim yapacak olan Bursa öğretmen okulu için ingilizce ve genel kültür sınavından en yüksek puan alan üç/dört öğrenci isteniyordu. Türkiyedeki tüm öğretmen okulları içinden, imtihanda başarılı olacak öğrencilerle açılacak okula gidebilmem için beni nasıl ikna ettiğini hatırlıyorum şimdi. “korkma bu defa sükutu hayâl yok” demişti.. “sen sadece imtihanı kazanmaya bak”..


Ve 1954/1955 öğretim yılında, hayatımın tüm akışını değiştirecek, kişiliğimin şekillenmesini etkileyecek olan kararı, telefonda görüştüğü annemle anlaşarak velim yerine onaylayan Müdirem Sıdıka Avar’a, (idari amirlerle ve vali ile aralarındaki sorun yüzünden Ankara’ya yollandığı için) veda bile edemeden ayrıldım Elazığ'dan..


Yine çok soğuk, çok karanlık bir gece yine kara bir trenin tahta sıralarında (biri hiç durmadan arap babaya teşekkür ederek ağlayan), dört küçük kızla beraber Bursa'ya doğru..


.. Adını, bir POST yazıda görerek hatırladığım, beş ay gibi kısa bir süre öğrencisi olma şansına sahip olduğum, yarım asır sonra bile sevgi ile andığım Müdürüm Sıdıka Avar’ın anısına saygılarımla..

24 Nisan 2011 Pazar

medeniyetle tanışma ..


Çok çok eskiden...
“bir varmıııış....” diye başlamadığıma bakmayın, ama tıpkı masala benzediği için anlatacaklarım, o niyetle okuyabilirsiniz..


Çok eski günlerde, henüz 4-5 yaşlarımdayken  bir 23 Nisan günü.. babam sabah işe giderken "bayramı seyredip eve dönün size bir bayram hediyem var eve getirecekler" dedi.. 
Öğleden sonra evimize kocaman kocaman adamlar geldi. Ellerinde kalın siyah uzun uzun tekerlek gibi omuzlarına astıkları kordonlar vardı. Sokağımızın köşesindeki kalın odundan elektrik direğinin tepesine çıkıp bir ucunu bağladılar, diğer ucunu da o büyük bahçe içindeki evimizin duvarına çaktılar.. Sonra, evimizin üst katındaki sofada duran konsolun üstüne o güne kadar hiç kimsenin görmediği kara bir alet bırakıp gittiler..


Ertesi gün tellal, (sahi siz tellalı da bilmezsiniz.. Tellal, kırsal kesimdeki yerleşim bölgelerinde, şehirlerde, kasabalarda veya mahallelerde oturan halkın bilmesi veya duyması gereken haberleri avaz avaz, bağıra bağıra, sokak sokak gezerek haber veren, veya elindeki yazıyı okuyan kişidir.. Kim evlenmiş, kimin çocuğu olmuş, kim ölmüş!!. Nerede sirk çadırı kurulmuş, hangi arsa veya ev satılık, nerede yangın çıkmış.! ). ( Çok sonraları, Demokrat parti seçimleri kazanıp iktidara gelince, belediye caddelerdeki direklere hoparlör bağlatıp haberler oradan duyurulmaya başlamıştı. Söylenenlerin yarısını bile parazitten anlayamayan büyüklerimiz, yine de “ah! Medeniyetin gözünü seveyim” demişlerdi !!.).. Pardon.. ne diyordum ?.. Hah! Ertesi gün tellal “postaneye gidin telefon veriliyor” diye bar bar bağırıp, "Azmi beyler aldııı" diye bir de azizlik yapınca, herkes postaneye gitmeden önce “ne menem şeymiş o?” diye görmek için akın akın bizim eve gelmişti..


        Ben pek uslu bir çocuk sayılmazdım. Muzur olmasam da (ki öyle olduğum söylenirdi!) çok hareketli, çok hayâlperest ve ilgi antenleri açık bir çocuktum.
Bugün bayram yerinde konuşan herkes bugünün çocuk bayramı olduğunu söylemişti.. Çocuklar kırmızı grapon kâğıdından yapılmış elbiseler içinde ellerindeki bayrakları sallaya sallaya şarkı söyleyip geçmişlerdi öğretmenlerinin ellerinden eteklerinden tutup.. Babam da bize bayram hediyesi aldığını söylemişti.. Bugün çocuk bayramı olduğuna göre düzmantıkla bu hediye de bana alınmış olmalıydı!..
       O nedenle konsol üstüne konan, kenarında borazan gibi bir şeyin asılı durduğu nesneyi keşfetmek istemiştim.. Sandalyeyi konsolun yanına taşıyıp üstüne çıktım ve ayak uçlarımda yükselip, uzanarak o takılı duran kordonlu nesneyi aldım. Evirip çevirip hiç bir yerinde düğme falan bulamayınca takıldığı yere tekrar tekrar asmayı denerken o huni gibi şeyin içindeki biri bana “aluu buyruuun “ dedi!


       Mahalle sakinleri, evimizin çapraz köşesindeki evde oturan ailenin İstanbul’dan gelen baytar damadını hiç sevmemiş nedense.. Annem anlatırdı, başı-kıçı ağrıyan herkes bedava doktor diye başına üşüşünce, adam kendisinin hayvan doktoru olduğunu, kendilerini muayene etmesinin mümkün olamayacağını hatta bunun onlar için bir hakaret olabileceğini söyleyip kibarca hepsini sepetlemiş.. Annem, evimizdeki bilumum hayvanatla ilgilenmesini rica ettikten sonra da evimizden çıkmaz olmuş.. O gün de annem avaz avaz yetişin diye bağırdığında da ilk gelen baytar olmuş..   Adam yine kedilerden birini akrep-çiyan falan soktu zannedip alet edevat çantasını kapıp geldiğinde, beni yere çuval gibi yapışık görünce çok şaşırmış, sonra gözlerime ışık tutup bakmış ve “ya başını vurmuş ya da çok korkmuş, şokta bu” demiş.. Neden sonra ben koklatılan çok pis bir kokuyla kendime gelip  ağlayarak ve korkuyla “içinde biri var ... bu... konuşuyo!..” diye konsol üstünü gösterince de işin aslı anlaşılmış ki, ben medeniyetle tanışmışım!! :))


           “19” telefon numarası ile evine telefon takılan 19. aileydik.. Ahizeyi yerinden alıp, takılan kolu tık-tık oynatınca postahanedeki santral, hattı açıp kiminle veya hangi numara ile görüşmek istediğini sorup bağlıyordu telefonu.. Yaa işte böyle.. gel de medeniyetin gözünü sevme!


           Şimdi bunları yazarken odamda karşımda duran o antika konsola bakıyorum.. daha neler geliyor aklıma ve daha neler geçiyor aklımdan bir bilseniz!



23 Nisan 2011 Cumartesi

23 nisan..ÇOCUK BAYRAMI


Tüm dünya ülkelerince örnek alınan bir ülke idik..
Dünyada, 
bir ilk olarak  ATATÜRK tarafından
çocuklara hediye edilen
ve adı  "ÇOCUK BAYRAMI" olan 
tek bayram bugün.. 

Çocuk olan,
çocukların kıymetini bilen
ve içindeki çocuğu yaşatabilen 
herkese kutlu olsun.. 

17 Nisan 2011 Pazar

......... Aklımdaki sivilce!..

Genç kızlığa adım attığım yıllarda, benden izinsiz yüzüme misafir olan fazlalıklar olurdu.. Nice pazarlarıma tam anlamı ile limon sıkan!!  :))
Sabah bir uyanır bakardım ki burnumun ucunda koca bir tümsek!! Ya da çenemin ucunda dokunsam feryat edecek kadar acı veren bir volkanik dağ!! Deli olurdum üzüntüden.. Tam da güzel görünme çabaları içinde olduğum tatil günlerine denk gelirdi ne hikmetse!! :)
Alırdım elime aynayı bir de ucunu yaktığım bir iğne….
Gerisi malûm.. anneme yakalanmamaya özellikle dikkat ederdim. “yapma kızım yapma… izi kalıııırrrr” demesin diye.. ezberlemiştim zira ne zaman suratımın orasını burasını mıncıklayıp sıkmaya başlasam, annem kurulmuş otomatik plâk gibi “çok pişman olacaksın sonra ama iş işten geçecek” .. diye başlayıp devam ederdi konuşmasına..

Bir gün canıma tak etmişti.. baktım sorsam da anlatıyor uzun uzun sormasam da! … en azından sordum da anlattı diye kalsın aklımda demiş ve sormuştum: “izini kapatmak mümkün değil mi anne?”

           Cevabı bilinemeyen bu soruyu, yıllar sonra kendime soracağımı bilmeden!!.. Hey gidi günler… ne günü ?? hey gidi yıllar… hatta anasını sattığım asır!! İçi cerahatli olan yaralar, sivilceler sıkılıp cerahati akıtıldığında,  mikrobun kana karışmaması için bir tıbbi müdahale yapılmazsa eğer, enfeksiyon tehlikesi baş gösterir bunu bilmeyen yoktur.
           Ve bunu öğrenmek için aradan yarım asrın geçmesine de gerek yoktur!.. Ama içinde cerahati ile bırakılan yaraların da kendi kendine kuruması ve iyileşmesi mümkün değildir ne yazık ki. Yani mutlaka bir müdahale şart! Dıştan ya da içten!  İzi kalır diye korkmadan!!.. Öyle çok kozmatik niyetine ıvır zıvır var ki piyasada, biri olmazsa diğeri ile kapatılır geçici de olsa yaranın izi, diye düşünülebilir .. veya limon sıkarak!..  
-c- vitamini .. iyi gelir diye !!


        Oysa... Keşke mail box larda olduğu gibi insanların beyninde de junk box olsa ne muhteşem bir netice olur!

Yani bilgisayarın "pılı pırtı" kabul ettiği … hani, lüzumsuz gördüğün… daha açık bir ifade ile senin adres listende bile yer vermediğin için, kapını çalmasına da izin verilmeyen, beklediğini
bile göremediğin!!
Yani demem o ki, keşke beyinlerimizin de Junk E.mail. odası olsa.. Junk memory!!  Gereksiz- değersiz-bilinmeyen- reddedilen anıların tıkılacağı bir oda! Ve beyin bir süre sonra "süresi doldu" diye silip yollasa uzayın boşluklarına.. odadakileri... pılısını pırtısını toplayıp!..

        Ancak, akılda izi kalan, yürekte iz bırakan bir gölgenin izini silebilecek bir buluş yok henüz..bulunamadı!  "Zaman" denen bir süreç olduğu söylenmekte sadece.. izlerin silinmesini sağladığı düşünülen!



Rivayet muhtelif :))


          “Zaman” çok değerli..  İzinin silinmesi istenilen ne varsa, izinin kalabileceği riskini göze alıp, akıldaki sivilceyi patlatmak gerek!






14 Nisan 2011 Perşembe

PAYLAŞIM..

         Ne zaman bir şiir kitabının kapağı üzerinde “bütün şiirleri” başlığını görsem, ya artık şiir üretemediğini düşünürüm o şairin, ya da artık yıllara meydan okuyamadığını..
        Üç kitap içinde topladım bugüne kadar yazdığım şiirlerimi.. İlk kitabımın adıdır “Hasret Senfonileri”.. Ödül verilen ve bilmediğim bir dünyaya adım atmama ve oradaki mükemmel insanlarla tanışmama sebep olan.. Yarışmanın yapıldığı 1998 yılında gelirini Mehmetcik Vakfına bağışladığım..
       Sonraki yıllarda, “Bende Kalanlar” adını verdiğim ve gerçekten bende kaldıklarını düşündüklerimi şiire dönüştürmeye çalıştığım kitabın gelirini ise Lösemili çocuklar vakfına bağışladım.. Adı “Velhasıl” olan üçücü kitabımın tüm gelirini ise, çok sevdiğim bir öğrencimin o güne kadar teşhis edilemeyen hastalığının adının Çölyak olduğunu öğrendiğimde, o vakfa bağışladım..
          Sonra bir romana başladım.. Köklerimi anlattığım, acıları, aşkları romanlaştırdığım “albümdekiler” in gelirini de Türk Eğitim Vakfına TEV’e bağışladığımı biliyorsunuz..


         Bunlar o kadar küçük o kadar cüz’i meblâğlar ki “bağışlamak” fiilini kullanmak bile, abesle iştigâl.. Ama bana verdiği mutluluğu huzuru gururu bir anlatabilsem!.. İşte o, benim servetim!
Ve anlatabilsem, esas roman o duygularım olur!


Bugünlerde “bütün şiirleri” başlığı atmadan, geçen 12-13 yıldan sonra bugüne kadar yazdığım şiirlerimden oluşan bir kitap cık daha yayınlansın istiyorum.. Şiir yazmak, yazabilmek, ve yazmayı engelleyememek, insanın çok derin ve çok zengin bir duygu dünyasına sahip olmasından kaynaklanmakta..
Çünki şair, ulaşamadığına biçip giydirdiği kaftanları çıkartsa ulaşamadığının üstünden; erişilmez zannettiği hayâlden o an vaz geçeceğini bile bile yazar şiirlerini..


Hercai bir gönle sahip olmadığım için, şiirlerimin yazılmasına sebep olan her ne ise, ya da her kim olursa olsun;  tüm acılarıma, sevgime ve coşkularıma lâyık buldum ben.. Keşke gerçekten şiir yazabilseydim derim ne zaman aklıma düşseler!


Diyor ki gönlüm,
Şöyle beri gel..
akla aldırma,
gönlü dinle!..
Zarar gelmez insana
sunulursa aşk,
şiirle!..
GV
                                                                               ***
 
Bir de sonuca ulaşabilmem için olağan üstü çaba harcadığım bir roman daha var.. “Yanlış Ritim” ile gelişen olumsuzlukları gidermeye uğraşmaktan yorgun düştüm.. Kitaba konu olanların (biri hariç) her birinin elindeki şef bageti ile beni yönlendirmeye çalışmalarına ve gereksiz taleplerine engel olamayınca da yazmaya ara verdim.. İstenilen şekilde devam etmem mümkün değil. Bakalım! Ya bitince sevincimi, ya da rafa kalkınca üzüntümü sizlerle paylaşacağıma söz veriyorum.



10 Nisan 2011 Pazar

kıskanmanın açılımı!!..


Siz kıskanç mısınız bilemem. Ya da kıskanır mısınız yörenizdekileri olur olmaz şeyler için?  Ben, bu duyguyu hiç tatmadım bu yaşıma kadar. İnsanca bir duygu olduğundan hiç şüphem yok ama bende bu duyguya hiç yer olmadı nedense!. Aslında istedim hissetmeyi,  hatta kendimi zorladım bile, ancak nasıl oluştuğunu bilemediğimden  beceremedim. Zaman zaman konu açıldıkça, ya da aklıma takıldıkça düşünürüm.. nasıl bir duygudur kıskanmak?
-Ağlatır mı?
-Acıtır mı?
-Öldürmek mi istersin?
-Terk mi edersin kıskandığını hemen?  
-Ya da dizlerine mi kapanırsın “gitme” diye??
-Aldırmaz gibi görünüp kendi kendini mi yer  
 bitirirsin?
-Ya da itiraf edip kurtulur musun?
          
Sahi itiraf edilebilir mi kıskançlık?


Yoksa gizlenmesi gereken bir ayıp mıdır?


İnsanı öldürür mü, canından bezdirir mi, insanlıktan çıkartır mı?  
İNSAN NİYE KISKANIR???


Sevdiğini mi kıskanır?  Kendisini kıskananı mı sever?


               Ben ki, “sevgi” denen o geniş o uçsuz bucaksız sınırsız duyguyu yüreğimde azaltmadan taşırken, nasıl oluyor da “kıskanmak” denen o duyguyu tanımıyorum?..  
O zaman:
- ya sevmesini bilmiyorum,
- ya  sevdiğimi zannettiklerimi sevmiyorum,
- ya da,  güven duygusu sevgi denen hisle harmanlanınca kıskanma denen tırmalayıcı  virüs  yerleşemiyor yüreğe!


             Yine de kendimde bir eksiklik olup olmadığını bulmak için çok uğraştım.. Bu duygunun yani kıskançlığın, bir hastalık olduğunu söyleyeni de gördüm, aşağılık kompleksi olarak adlandıran otoriteleri de dinledim.. Hatta güven duygusu ile yakından uzaktan bir ilişkisinin olmadığını da öğrendim bu arada.. "Neye benzer?"  diye sorduğumda, "yarasa'ya demişti, aklına ve tecrübesine güvendiğim  bir kişi..
            Ve içimde hafif bir eziklikle “kıskanacak kadar sevemediğime mi üzülsem; yoksa hiç kimsenin bu aciz duyguyu içimde uyandırmadığına mı sevinsem?” diye düşünüp kararsız kalmıştım..


                                          ***
                                                                
           Sonra .. aradan geçen onca uzun bir zamandan  sonra!!!.. bir görünmez kaza ile, hayâl dünyamdaki hiç eskimeyen o eski, rum kilisesinden bozma evde bir gezintiye çıktığımda.. birden, bu duyguyu tanımış ama isimlendirememiş olduğumu hatırladım!. hatta seyrettim.. 
           Babama küserdim en çok, küçükken! .. eve geldiğinde bi koşu gidip terliklerini önüne koyduğumda, saçlarımı karıştırmaz ya da sırtıma pat-pat vurmazsa, beni sevmiyor diye düşündüğümü, hele hele ablama “nasıl geçti dersler?” diye sorduğunda üzülüp ağladığımı!..
          Daha sonraki yıllarda,  bazı öğretmenlerimin, bir önceki derslerinde bulunmayan öğrencilerine ilgi gösterip sebebini sorduğunda; ve sırf denemek için o öğretmenimin dersi olduğu gün okula gitmediğimin sonrasında, bana soru sorulmadığı için üzüntüden hasta olduğumu!!!
          Tarih dersinden 10 alamadığım zaman, 10 alan kızın ne kadar çirkin olduğunu düşündüğümü hatırladım!!!… :) 


Demek ki ben sadece adını bilmiyormuşum o duygunun!!
             
            Yani demek ki ben, sadece “kıskanmak” denince akla ilk gelen adres olan, karşı cinsin sevgisini/sevgisizliğini kıskanmamışım!.. Eğer aksi olsaydı, yani karşı cinse yönelseydi mecburmuş gibi bu duygum, netice olarak ben, ya kahrımdan mezarda, ya da sinirime mağlûp olup hapiste olurdum..
             O zaman şanslı mı sayılmam gerekir, hayatı paşlaştığım bir insanı sevmenin şart olmadığı bir beraberlikte, (ki adına evlilik deniyordu) tercih edilen olmadığım halde, bu yarasa yı yöremde hiç görmediğim için?.
          Ya da şanssız mıyım,  tanımını bilmeden, bir dostun-sevgilinin-arkadaşın-meslekdaşın-annenin-babanın-kardeşin- ya da evladın ilgisini  paylaşamamanın adının "kıskanmak" olduğunu yeni öğrendiğim için?



            

7 Nisan 2011 Perşembe

rum kilisesinden bozma ev

(Bugün bir kaza yaşadım.. şofben patladı.. kendime geldiğimde Rum kilisesinden bozma evdeydim.. ben öyle zannetmişim.. meğerse.. o sıra gitmekle meşgulmüşüm!!! :)) sonra baktım herhalde, yol uzun.. döndüm!.. Normal halime ve mekânıma döndüğümde.. Yani demem o ki, bu yazıyı tekrar yayınlamamın sebebi bu!
Çünki hâlâ orada gibiyim :))



Üç katlı bir ev, eski rum kilisesinden bozma. Terasın iki yanında eskiden kilise çanlarının asılı olduğu ama artık çanların bulunmadığı dört beton direk var. Duvarlarının kalınlığı 90 cm. Tavanlar tam 5 metre yükseklikte.. Bir halı futbol sahası büyüklüğündeki ön bahçenin (bir de arka bahçe var daha büyük ama biraz korkunç. Salıncakların kurulu olduğu çok yüksek çınar ağaçları ve erguvanlarla dolu olan) yüksek bahçe duvarlarının ortasında yer yer boyaları dökülmüş koyu lacivert boyalı bir demir kapıdan evin iç giriş kapısına kadar uzanan beton bir yol var.


Müştemilat, uzun beton yolun sağında, bahçenin dip tarafında küçük kiremit damlı. Odun kömür ve bahçe edevatı kazma kürek bel tırpan hortum kova vs. konan. Dolu. Çocukların girmesi yasak.. Çünki içinde danaburnu, akrep çiyan gibi zehirli haşereleri öldürmeye yarayan (ddt) denen bir zehir var. Ona bitişik yer kümes. Bahçe boyunca uzanan duvara oluklu kiremitten dam yapılmış ve bahçeden tel örgüyle ayrılmış. Köşesinde kapalı bölümleri var gece tünemeleri ve folluğa yumurtlamaları için. 20-30 civarı tavuk ve sadece 1 tane horoz.. Zaten o  yüzden hep horozlanıp vakitli vakitsiz ötüyor. Adı güneş. Tavukların da isimleri var ama en çok yumurtlayan kâmile!. Hem günde iki kere yumurtluyor hem de iki ayda bir kuluçkaya yatıp civciv çıkartıyor. Çıkan sarı ve bazıları kara olan sevimli civcivler için telle ayrı bir bölme yapılmış.


Evin 6 kedisi var. Hepsi her sabah telin önünde yere pusu kurup kıçlarını sallaya sallaya civcivlere çene oynatıp atlama talimleri yapıyorlar. Kâmile kanatlarını yere yapıştırıp kedilerin üstüne doğru uçma numarası yapınca, bitişik telden onları seyreden güneş daha fazla hırslanıp avaz avaz, öğlen-ikindi- akşam demeden ötmeye başlıyor!..


Bu iki müştemilatın önünden beton yola kadar sebze ekili. Domates, salatalık sırık fasulye, mısır, yeşil soğan nane maydanoz biber sarımsak... Bahçenin diğer yanı, yani beton yolun sol tarafı ise tamamen çiçeklik ve oradaki duvar boyunca meyve ağaçları sıralı.. şeftali dut elma armut ayva vişne kiraz.. diplerinde de çilek..

Büyük demir bahçe kapısı açılıp bu beton yola girildiğinde sağ ve sol tarafta görülebilecek manzara bu. 24 adım sonra, birine hanımelinin diğerine yasemenin sarıldığı, daha çok teras görünümündeki üst kat balkonuna birleşen çok kalın beton kolonlara ulaşılıyor. Hanımeli sarılı olan tarafta bahçe içine doğru bir kameriye yapılmış. Çardakta siyah kokulu üzüm veren asma sarılı. Bu gizli küçük bahçede tahta masa ve tahta banklar var.
Beton yolun bitiminde, cam bölmelerine içerden dantel perde takılmış olan büyük bir tahta kapıya geliniyor. Cebe sığmayacak kadar büyük anahtarları olan bu kapılardan geçip içeri giren herkesi hayretler içinde bırakan bir hareket ve ses cümbüşü başlıyor.

Bahçedeki demir kapı kolunun, kapının açıldığını haber veren o madenî sesi duyulduğunda, evde soluklar tutulup herkes kulak kesiliyor. Eğer, o kacaman ağır kapı olanca hızıyla çarpılarak kapatılırsa, kediler dahil evde herkes çil yavrusu gibi dağılıp, gözden ırak olma yarışı başlıyor.. Yok eğer demir kapı, açıldıktan sonra hafif bir “klik” sesi ile kapanırsa, evin içindeki curcuna iki katına çıkıyor ve kendiliğinden oluşan bir karşılama töreni hazırlığı başlıyor.. Ben hemen terliklerini kapıp kapı önünde karşılıyorum babamı. Çünki çömelerek yere koyduğumda terliklerini, elini tam başımın üstüne koyup Pat-pat yapıyor babam başıma, ‘aferin’ niyetine.. Sevmesi böyle.. Bu kadar!.. Anneme bakıyorum, kenardan sahneyi seyreden yönetmen edası ile vakur, baba etrafındaki pervanelerine gülüyor..


 Evde 11 nüfus var. 6 çocuk. Anne, baba.. anneanne, nene, mürebbiye ve hizmetkâr.. Eve girilen yer büyük bir mozaik çini süslü ayakkabı taşlığı. İki basamakla sofa adı verilen 25-30 metrekarelik ince uzun bir mekân başlıyor. Burada sadece Piyano var.. Yerde şal desenli gerçek acem halılar serili. Sofaya 6 kapı açılıyor bir de yukarı kata çıkan ceviz tahta kaplı merdiven bulunmakta.. Kapıların biri mutfak kapısı. İçinde anlatılması zor bir ocak sistemi var. Kokunun eve dağılmaması için asansörlü bir cam davlumbaz var , yemek pişerken koku eve yayılmasın diye ocağın yanındaki demir kol yukarı itilince, kalın cam fanus ocağın üzerine indiriliyor.. Dolap kapısı gibi bir bölmeden ofise benzeyen ayrı bir yere geçiliyor mutfağın içinden ve bütün gıdalar buralarda istif edilip saklanıyor. Kelvinatör marka kocaman buzdolabı da burada. Dört köşesinden iple tavana asılı duran büyük tahtanın bir tarafında yufkalar dizilmiş üst üste diğer tarafında tekerlek kaşar peynirleri ile pestiller.. Ayrıca, çok büyük kovaya benzer armut biçiminde içi oyuk bir granit taşın içine su konup, damıtılması sağlanıyor.. Gülek denen kocaman bir tahta fıçıda da memleketten gelen tereyağ var.


Sofanın aynı hizadaki üç kapısı oturma odaları. Hepsinin dışarıya açılan kapıları var ama bir de hepsi iç kısımdan birbirine açılan sürgülü kapılarla bağlı. İki sürgü kapı açıldığında üç oda birleşip muhteşem büyüklükte bir salona dönüşüyor. Adına bulgar kuzinesi denilen kocaman yosun yeşili emayeli kuzinenin içine gizli olarak monte edilmiş, dış kısımda musluğu olan kazanda ısınan suyla devamlı sıcak su sağlanıyor. Fırınında daima kabuğu ile bütün bütün kızartılmış papatesler, börekler, ev ekmeği, et vs. pişirilip, üzerinde de çay demleniyor ve kestane kızartılıyor.. Ev büyük, tavanlar yüksek ama evde üşüyen hiç yok. Sofadaki kapıların sonuncusu banyo ve tuvalet kapıları.. içindeki ayrı bir bölümde de çamaşırhane var.


Yatak odaları üst katta... Dört oda var. Sofa yine aşağı kattakiyle aynı uzunlukta, duvarlarına kocaman kocaman gardroplar dayanmış. Ceviz ağacından yapılmış kenarları oymalı kapaklarında kristal boy aynaları var ve sadece birinin kapağı yarı açık. Yukarı kata çıkıldığında, sofanın sonunda tam karşındaki balkon kapısı açıldığında koca koca saksılardaki muhteşem çiçeklerin ve bitkilerin arasından elini uzatsan değecekmişsin gibi yakın deniz görünüyor. Bu katta da yine banyo ve tuvalet mevcut.


En üst 3. kat ise bir çekme kat gibi. Yani sadece iki oda küçük bir mutfak banyo ve tuvalet. Ve olabildiğince büyük bir teras.. Bir uçtan bir uca deniz ve şehir .. Odanın bir tanesinin duvarı tamamen yere kadar cam. Diğer duvarında da sedef kakmalı bir ud asılı..


Burası, benim doğup büyüdüğüm ev. İnanılması güç güzellikte bir çocukluk yaşadığım muhteşem ev, okuyana hayal ürünü gelir diye korktum. Burada yaşadıklarımdan ziyade burada bana anlatılan hikâyeleri sizlere anlatsam gerçek olduğuna sizleri nasıl inandırabilirim diye düşündüm. Bu evde yaşananlar ve bu evde yaşayanların başlarından geçen olayları, bayramları, harpleri, karartma gecelerini, depremleri, yaşanmış aşkları, acıları, kavuşmasız ayrılıkları yazsam mı acaba diye geçirdim aklımdan.


***
Tekrarını paylaşmaktan çekinmediğim bu yazımı(pek çok arkadaşımın hatırlayacağını zannediyorum)  baktım da, üç yıl önce blogcuda yazmışım. .  
Bana bu evde anlatılan hikâyelerle, bu evde dinlediklerimle  "albümdekiler" oluşmuştu.Umarım sıkılmadınız..


3 Nisan 2011 Pazar

Küllenmiş anılar... ve chopin!


1935-37 yılları arasında, Türkiye'de Konservatuvarın kurulması ve müzik sorunları ile ilgilenmesi için, ATATÜRK tarafından çağırılan ünlü kompozitör Prof. Paul Hindemîth, bu okulun, bir yabancı uzman gözetiminde eğitime bağlanmasını önerdi. Binası yapılıp gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra, 1938-39 eğitim yılında Müzik Bölümü eğitime G.E.E'de başladı. Bölümün başına, Hindemith'in tavsiyesi ile Hitler Almanya’sını terk edip gelen Prof. Eduard Zuckmayer getirildi.

O zamanki adı ile Gazi "Orta/Lise Öğretmen" ve Terbiye Enstitüsü olan okulun Müzik Şubesi açılmış oldu.

Öğretim Kadrosu şöyle oluşturuldu:

Bölüm şefi: Eduard Zuckmayer

Bernhard Klein, Eva Klein Franke, Bedri Zavaç, Fuat Koray, Ahmed Adnan Saygun, Halil Bedii Yönetken,Cevat Memduh Altar, Nurullah Şevket Taşkıran, Ekrem Zeki Ün, Hayri Akay, Saip Egüz, Veysel Arseven, Halil Bedii Yönetken, Necil Kâzım Akses, Ferhunde Erkin, Ulvi Cemal Erkin, Mesut Cemil, Necdet Remzi Atak, Leyla Atak, Azize Işık (Duru), Cezmi Erinç. Halil Onayman, Bülent Arel, Aziz Gürerk, Saadet İkesus, Enver Kapelman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Gültekin Oransay

(öğrencileri olduğum için ne kadar şanslı olduğumu çok sonraları anlayabildiğim değerli hocalarımdan  burada adını görebildiklerimin  isimlerini belirttim.) 



*****

Gazi Eğitim Enstitüsünde okuduğum yıllarda, (henüz "üniversite" adı ile anılmıyordu…) müzik bölümü ana binadan hayli uzak, tamamı ile çam ormanlarının içinde, erguvan ağaçlarının arasında, adı sonraları "Zuckmayer Binası" na dönüştürelecek olan uzunca bir L harfi görünümünde iki katlı, 4 salon ve 45 odası olan bir bina idi..
"L" harfinin kısa olan bölümünün alt katında büyük olmayan, mini bir amfi şeklinde salon vardı sahnesinde kuyruklu bir steinway piyano dururdu..


Salonun karşısında ise profesör Eduard Zuckmayer'in odası vardı.. aslında evi demek daha doğru olurdu. Bahçe ile aynı hizada,  alabildiğine uzanan hafif meyilli çam ormanının seyredildiği, yerlere kadar tüm duvarları cam olan bu odaya bayılırdım.. Odanın ortasından, çekme kattaki tek odaya dönerek çıkılan bir merdiven vardı.. Fanus gibiydi benim için.. Fazla ışık almayan loş, ve her zaman hafif patates haşlaması kokan bu salona girme hakkına sahip tek kız öğrenciydim. Çünki bölüm şefimiz karşı cinsinden olanlardan pek hoşlanmayan hatta onları hırpalamaktan zevk alan bir sadist idi bize göre.. Adını Reşat Nuri Güntekin'in (*) "Bir Kadın Düşmanı" adlı romanındaki kahramandan esinlenerek "homongolos" koymuştuk!
Diğer erkek olan öğrencileri de yıldırmıştı ter koktukları için ve bulduğu pek çok sebepten!!.. Huysuzdu ve ödümüz kopardı.. Odasının çift tarafa açılan sürgülü kapısının o acaip açılma sesini duyduğumuzda kaçacak delik arardık..

Ben haftada 12 saatimi bu odada geçirirdim. Çünki benim piyano hocam Zuckmayer'di .. onun odasında onun izni ile piyano çalışmalarımı yapar, onun arkamda başıma dikilip yanlışlarımı düzeltmesini beklerdim.. Bana ilk öğrettiği parçalarda biri Chopin'in impromtusu idi.. 4 ay sürmüştü çalmayı öğrenişim.. deşifre edişime hayran olmuştu ama bu 4 ay boyunca canıma okumuştu.. andante.. piyano.. adagio… allegro allegretto… şşşşşş piyanoooo!! piyanosimo… diyerek!..


Ben o salon büyüklüğündeki loş odasında, kuyruklu piyanoya geçtiğimde, o da sallanan ceviz koltuğuna oturur yüzünü ormana sırtını bana dönerek çaldığım parçaları tempo tutarak dinlerdi.. yanlış bastığım her notanın adını ve değerini arkası dönük oturduğu yerden söyleyerek beni büyülerdi..
... "kelebek" derdi bana!!.. şubenin helezonvari üst kat merdiveninden aşağı kadar merdiven trabzanından kayarak indiğim için.. :)  
Üç yıl boyunca onun odasının eksilmeyen öğrencisi oldum.. derse başlamadan çalınacak veya deşifre edilecek parça her ne olursa olsun önce chopin'i çalmamı isterdi.. İlk olarak İmpromptu!.. ve o, ormanı seyre dalıp gittiğinde, ben chopin'in,  pek çoğunda vatanının istilâsına duyduğu isyanını dile getirdiğini öğrendiğim  bestelerini seslendirmeye çalışırdım..


Bir karlı kış sabahı odasındaki yere kadar inen o muhteşem  camın yarısına kadar gelmiş karları seyrederken birden, “tıpkı böyle bir gündü” diye anlatmaya başladı.. çalmayı bırakınca hırçınlaştı almanca bağırdı.. "oh my dullibegot".. devam et devam..." dedi.. O zaman o anlatmaya başladığını bana değil kendisine anlattığını anladım.. Ve o zaman onun neden bu parçayla bu kadar kederlendiğini anladım. Onu bir başkasını tercih ederek terk eden karısını unutamayışına tüm ruhumla üzüldüm..  Nasıl çaldıysam o gün, o anlattığı süre içinde  içimden neler geçtiyse, o gencecik, o saf, o el değmemiş yüreğimden… Çalmam bittiğinde kalktı gelip elimi elleri arasına aldı sonra serçe parmağımı hafifçe öpüp “aferin kelebek chopin'i hep böyle çal” dedi..



Başıma gelen ve zaman zaman sağ kolumun, kafasına göre asi takılıp sözümü dinlemez olmasına sebep olan o kazadan sonra.. artık klâsik müziği icra edemediğim için,  sadece dinleyerek hâtıraları saygı ile anar oldum..
Ve özellikle Chopin'i!..


Belki sizler de bu pazar, Pazarınıza limon sıkıldığını düşünmeden o parçayı dinlemek istersiniz!! ..  




 (*)  =  Burada daha önce yanlış yazdığım yazar adını düzeltmemi sağlayan Seden'e teşekkür ediyorum.