27 Nisan 2015 Pazartesi

benzerlik..

Mami  Cafe..
 
Hoş geldiniz Mami' nin Cafe' sine!.. 
Burada her şey bedava..:)) Bulacağınızı umduğum huzur için, buyurun.. şöyle geçin..
Ve okuyun duygularımı.. hissettiklerimi, kızgınlığımı, saklı üzüntülerimi.. yani kısaca beni..  bir gitar virtüözünün çaldığı La paloma eşliğinde.. 
 

Çünki olmayacak şeylere gülüyorum yine bu aralar. Hadi hep beraber gülelim!!.. :)
Sizce, arabasına alkollü binip hız denemesi yapan ve masum insanların ölümüne veya yaralanmasına sebep olan direksiyondaki 
eşşek mi suçlu, yoksa eşeğe alkollü binip arabalarla yarışmaya kalkan ve hızlanması için devamlı sopa vurunca, son hızla koşturan eşeğin sırtından karayoluna düşüp kafası kolu kırılan insan görünümlü eşşek mi? Muhteşem benzerlik!! ne dersiniz?

Haberin altında ise kimseyi ilgilendirmeyeceği düşünülen minik kısa bir haber.. "Euro 3.bin liraya dayandı..".. güler misin ağlar mısın??

Bir gazetede olsun, ya da bir blog sayfasında, güncel konularla ilgili fikirleri ve yorumları okumak hoşuma gidiyor. İnsanların karakterlerini analiz etmeme, haklarında fikir sahibi olmama, bir okuyucu olarak bazılarını bağrıma basıp, bazılarını da silip unutmama yardımcı oluyor..

Ancak, devamlılık arzeden aynı tip yazılar, (ister siyasi olsun ister ekonomiyle ilgili olsun veya dini konular içersin farketmiyor) zoraki ciddiyet ve tekdüzelik içinde, bir süre sonra o yazı beni sıkıyor. İlk belirti olarak şöyle göz atlayışları ile tarayıp okur gibi yapıyorum.. Sonra içeriğinde değişim olmadığını anlayınca da devam etmekte ısrarcı olmuyorum..

Çünki, canım biraz soluklanmak istiyor.. Dinlenmek.. Şöyle bir çay molası!.. üç dakikalık da olsa bir teneffüs!.. beni düşündüren ve biraz da sıkan onca yazıdan haberlerden TV denen faciadan sonra, biraz da gülümseten bir-iki satır.. Hani, gölgeli bir hamakta hafifçe kestirmek gibi..  Hele de ciddi ortamlarda bulunma mecburiyetinde olanlar ve bunalanlar için masum bir kaçamak!..  Okur, işte böyle bir köşe ya da sayfa arıyor bloglarda gazetelerde.. Boşa değil, hoşa giden vakitlerde, zihninde bir tebessüme yer vermek için.

Romantizmin artık pek rağbet görmediği bu çağda, bu tip yazılar yazanlara her ne kadar uzaylı muamelesi yapılsa da, ben yine de arada sizlere bir kaçamak sunmaya ve demli bir çayın veya köpüklü bir kahvenin hazzını verecek yazılar yazmaya çalışıyorum..  Bazı haberleri okurken ve yazarken de, bazen gülmekten yazacaklarımı şaşırıyorum..  Tıpkı yazıma başladığım haberdeki gibi..
 
Ufak bir ayrıntı var tabii.. direksiyondaki kaza yapınca, kazada hurdahaş olan araba, sahibini bırakıp çekip gidemiyor.. Ama eşek, sırtında taşıdığından bir de sopa yiyince, adamı yerde bırakıp çekip gidiyor!..
Ders verir gibi!!
             
Sizlere de, okurken ve yaşarken, gülebileceğiniz, kısa bir zaman diliminde bile olsa sıkıntılarınızı unutacağınız olaylar yaşamanızı diliyorum..

Eğer bunu gerçekten siz de istiyorsanız, ve dinlediğiniz müzik de sizi dinlendirdi ise, geçerken, ya da yolunuz düştüğünde, veya aklınıza geldiğimde ..  beklerim "Maminin kafesi"ne.. :)





 

25 Nisan 2015 Cumartesi

Mehmet Bilgehan Merki .. diyor ki...


MART AYINDA BU KİTABI OKUDUM - 8
 
KİTABIN ADI
Cehennem Deresi
KİTABIN YAZARI

Gülsen Varol

KİTABIN ÇEVİRMENİ
-
KİTABIN YAYINEVİ
İkinci Adam Yayınları
KİTABIN BASKI YILI
2014
KİTABIN BASKI SAYISI
1. Baskı
KİTABIN SAYFA SAYISI
282 syf
KİTABIN DİZGİ/BASKI KALİTESİ
9,5/10 (Birkaç dizgi hatası var)
KİTABIN YAZIM-DİL KALİTESİ
10/10 
KİTABIN EDEBİ/SANATSAL/TARİHSEL DEĞERİ
9/10 


Bloğumda  yıllardır, okuduğum kitapları kendime göre yorumluyorum. Her okuyanın yorumlamada kendine göre bir bakış açısı olduğuna da inanıyorum. Çok sevdiğim ve hararetle önerdiğim bir kitabı bir başkası sevmeyebilir. Bunu çok doğal buluyorum. Ama tanıttığım kitapları okumak isteyenlere bir bakış açısı verebilmeyi önemsiyorum.
Bu yorumdaki kitabımızın yazarı Gülsen Varol hanımefendi, aynı zamanda yazılarını sürekli izlediğim blog dostlarımdan birisi. Yazılarından iyi ve hem de çok birikimli bir eğitimci olduğu hemen anlaşılabilir. Zaman zaman çok etkilendiğim yazılarını imkanlarım nispetinde sıklıkla takip etmeye gayret ediyorum. Kitabının yazım dönemini ve yayınlanması aşamalarını ve yayınlanmasından sonra kitap hakkında yapılan yorumları bloğundan az çok izledim. Bir kitabın yazılması, gözden geçirilmesi, basılması uzun ve yorucu bir dönemdir. (Dergicilik zamanlarından biliyorum) Adeta bir doğum gibidir. Ne zaman ki kitap matbaadan çıkar ve elinizi kitaba değersiniz, onu hissedersiniz, sizden mutlusu yoktur.
Bugüne kadar okuduğum kitapların sayısını hatırlamasam da kitap yazmadım, yazamadım. Kendimi bir türlü hazır hissetmedim. Çevremden “artık yazarsın” diyenler olsa da sürekli erteleyip duruyorum. O sebeple kitap yazan insanlar, üreten insanlar olduklarından benim için çok değerlidir. Hele bu tamamen yaratıcılık eseri olan roman ve hikaye ise gerçekten çok değerli buluyorum.
Gülsen Varol hanımefendinin ilk kitabı “Albümdekiler”i henüz okumadım. Ama ikinci kitabının özellikle yayınlanan yorumlarını okuduktan sonra yorumlamalıyım diyerek satınaldım. Bir solukta bitti. Fakat, okumamın üzerinden yaklaşık bir ay geçmesine rağmen uzun süredir biriken ve blogda yorumlanmayı bekleyen kitapları eritemediğim için yorumu   yazmam biraz gecikti.
Kitabın ülkemize özgün ilginç bir konusu ve bağlı gelişen olayları var. Pek çok blogda hikayesi kısmen anlatıldığı için merak edenlerin okuması dileğiyle konuyu burada yazmıyorum. Birbirine bağlı iki aşk hikayesinin 4 ana kahramanını çok sevdim. Gerçek yaşamda bu kadar rastlantı var mıdır bilemiyorum ama gelişen olayları, kahramanların yaşadığı hikayeyi çok sıcak ve içten buldum. Romandaki  karakterlerin birebir yorumlanması ve  olaylar sürecine bakış açım sonuçta benim özel düşüncelerim olduğu için belki sadece sayın yazar ile paylaşabilirim. (Kitabı bitirdikten sonra bu konuyu ben işlese idim farklı ne yazardım diye de düşündüm açıkçası. Bunu Türk yazarların son dönem eserleri açısından sıklıkla yapıyorum. Özellikle kurgu ve roman kahramanlarının bulunduğu ortam, olaylar zinciri, yazar ile bakış açımın farklılıkları ya da benzerlikleri doğrusu beni etkiliyor.)
Sayın Varol’un bloğuna aldığı yorumlarda kimse değinmedi galiba ama kitabın hikayesinin gelişimi ile sonuçlanması bana Kafka’nın “Dava”sını hatırlattı. O kitabı da bitirdiğimde de açıkçası böyle bir son beklemiyordum. Ancak sonuçta yazar onu yarattığına göre düşüncelerine sonsuz saygı gösteriyorum.
Dizgideki birkaç küçük hata dışında, akıcı, coşkulu, kolayca okunan, karakterleriyle sıcacık bir roman. Sayın Varol’un birikimlerinin bu kadar kalmayacağına ve daha bizleri coşkuya ve keyfe sürükleyecek pek çok esere imza atacağına inanıyorum.
Okumanız dileğiyle.

 
******
 
Gerek kişisel gerekse meslek açısından güvenilen ve gerçekten takdir edilen bir blog dostumsunuz. Derler ki doktorlar karşısındakini -hasta-, subaylar, -emir eri-, Öğretmenler de - öğrenci- gibi görürler.. Ben kendimi ya sınıfta ya da öğretmenler odasında görürüm blog dostlarımla.. Kimine not veririm acizane.. kiminden kopye çekerim gizlice.. Sizden ne çok kopye çektim bir bilseniz.. :)  
Romanımın anlatılamayan ve kabul etmekte zorlanan sonuna gelince...
Beklenen sonların pek çoğunun düşündüğüm dibi, hayalimde oluşturduğum şekliyle gerçekleşmemiş olmasının belki katkısı olmuştur romanın bitişine sevgili Mehmet Bilgehan. Kim bilir belki hayâl bile edemeyeceğimiz etmemiz için de şart olmayan bazı "son"lardan, başımıza gelmediği için haberdar olamadığımızı da fark ettiğimden..
Sizi etkileyen, "Cehennem Deresi" ne  bakış açınızın farklılıklarını ya da benzerliklerini öğreneceğimi umuyorum.
 
"sonuç olarak" yani, romanın bitişinin, sadece bir büyük dehayı size hatırlatmış olması bile, kitabım için başlı başına bir ödüldür diye düşünüyorum. :)) Teşekkürlerimle.
 
gülsenvarol
 
 
 
 

22 Nisan 2015 Çarşamba

Heyy gidi günler..

Arnavut kaldırımı denen taşlarla döşeli yollar vardı eskiden.. Caddeler parke adı verilen taşlarla, ara sokaklar ise irili ufaklı üstü bombeli, kaygan, birbirlerine yamuk yumuk monte edilmiş gibi duran taşlarla döşenirdi.. Asfalt bilinmezdi o devirlerde. Ya da biz bilmezdik. Evimizin olduğu sokağa çıkan bu yokuş, Kulaca yokuşu da bu kaygan taşlarla döşeliydi.
Akşam oldu mu üst katın balkonuna çıkar babamı beklerdim.  Elleri arkasında birbirine kenetlenmiş, yokuşun dikliği ile orantılı hafif öne eğilmiş bir şekilde yorgun yorgun yokuşu çıkan babamı.  
O devrin (şehrin 4 adet taksisinin dışında) tek lüksü olan taşıma aracı faytonların bile zor çıktığı bu yokuşu hiç unutamadım nedense.





Nasıl vuruyor kırbacı atların sırtına.. Ah... yazık yazık .. Kaditi çıkmış zaten zavallıların.. Nalları, kaygan taşlarda kayıp düşmesinler diye, yokuşun önce sol tarafına doğru, sonra sol taraftan sağa doğru zikzaklar çizdirerek ve hep kırbacı sırtlarında şaklatarak çıkartıyor atlarını faytoncu Rüstem efendi.. Belli ki mahalleye bir gelen var!
Nihayet, oh nihayet çıkıyor atlar nalları kaya kaya ve bizim sokağa dönüp gelip bizim demir kapının önünde duruyor.. Yaşasın!!! Misafir geldi!...

Ah!.. ne çok sevinirdik misafir geldiğinde.. Buna sebep, yeknesak geçen bir aile yaşamının renklenmesi değildi. Zaten yedi mahalleye yetecek kadar renkliydi yaşamımız. Hem her gece fasıllarla peşrevlerle evimizden yükselen seslerle.. hem de evde yapıp konu komşuyla birlikte yediğimiz pişmaniyelerle.. arka bahçede pişen tandırlarla ve ön bahçedeki meyve ağaçlarından ellerimizle koparıp yıkamadan yediğimiz (sahi o zamanlar dalından koparıp yenirdi meyveler!) 
çeşidi belirsiz meyvelerle zaten son derece renkli ve hareketli bir yaşamı vardı evimizin.. Yani, gelen misafirlerin getireceği (her ne olursa olsun) hediyeyi beklediğimizden de kaynaklanmıyordu sevincimiz çünki gelenlerin pek çoğunun ilk defa bizim evimizde gördüğü alet- edevat, oyuncak ve enstrümanlarla doluydu ev.. Veya, hane halkının,( gerek çocukların gerekse gençlerin) misafir sayesinde hürriyetlerine kavuşmaları gibi bir beklentileri de olamazdı çünki bugün bile hâlâ “nasıl oluyordu?” diye düşünmekten kendimi alamadığım bir hürriyet vardı evimizde..
Biz her şeyimizi, (saklı tuttuğumuz kederlerimizin haricinde), yiyip içtiklerimizi, umutlarımızı, sevinçlerimizi  ve muhabbeti paylaşmayı sevdiğimiz için, misafirlerimizi de severdik.

Misafir, yani benim çocukluk zamanlarımda, "misafir" yatılı olarak gelene denirdi. Günübirlik gelen ya da annelerin kabul günlerinde eve dolup taşan insanlar için misafir dendiğini pek hatırlamıyorum. O günlerin adı “kabul günü” idi.. Gelenler, arkadaş, eş-dost, akraba ve komşular olduğundan “misafir” yakıştırması yakışık almazdı!

Aradan geçen bunca uzun yıllara rağmen.. yaş kemale erip kamillere doğru yol almışken!!! hâlâ misafir sevişimde hiç azalma olmayışı enteresan.. Sadece çok çok seçici oluşum dışında!! Mesela apartman komşuları ile görüşmek nedense hiç içimden gelmez.. hatta kapı çalıp gelenlere "müsait değilim, gelmeden önce lütfen haber verin"  diyebilecek kadar da kabayım!!

Amma... ve fakat !!.. gönlümün sevdiği insan geleceği zaman mutluluktan uçabilirim. Hatta sırf gelsin diye imkânsızı mümkün kılabilecek sihirler yaratabilirim!!! Aynı lisanı konuşabilmek, aynı dalgaları tende hissedebilmek için, yaşıt olmaya veya aynı karında yetişmeye de gerek yok.. Hatta aynı karında yetişenlere seçme hakkı verilse kaç tanesi seçer diğerini hep merak etmişimdir..??
         
Bazen, ( yaşıma göre teknolojiden biraz anlayıp
merak ettiğim, kullandığım, ve de sevdiğim halde) keşke bu kadar teknoloji ile iç içe yaşamasa insanlar ve böyle büyümese çocuklar diye geçiriyorum aklımdan.. Her şeyi isteyip hemen elde etmeseler keşke.. Ve elde ettikleri her şeyden bu kadar çabuk bıkıp yeniliklerin ve yenilerin esiri olmasalar..

Keşke.. televizyonlar kapalıyken de konuşacak asgari müşterekleri olsa insanların..

Keşke misafirlere / misafirliklere ayıracakları zamanları olsa biraz.. Ve keşke özlenenlerle... hiç gelmeyenlerle... dostlarla... ve nihanlarla yaşanabilecek doyumsuz saatlerin kıymetini bilseler!..

"Şu anda pek çoğunuzun aklından geçenleri okumuş gibiyim bu kadar sık "keşke" ile başlayan cümlelerimi  okuduğunuzda.. bir önceki yazımdaki keşkeleri hatırlayıp!."

16 Nisan 2015 Perşembe

eskimeyen bir haber..


Acaba hiç yazmamak mı en iyisi? Yani ne kendi sinirini bozacaksın ne de okuyanı kızdıracaksın.. Elimde değil galiba. Ben  ne kadar uzak durmak istesem de, beni kendine çeken olayları ve haberleri görmezden gelemiyorum..
Ve şükrediyorum durmadan, bu devirde öğretmen olarak çalışmadığım için.. Çünki, bir yılım bile dolmadan meslekten ihraç edilmem kaçınılmaz olurdu. Dilim susmadığı, elim durmadığı (yazı olarak) için, Dan! diye bir dangalağın emri ile 'işe yaramaz' veya 'sakıncalı' ilân ediliverirdim.

Sükût ‘altın’ olabilir. Doğru olduğu ispatlanmış olaylar zinciri vardır ve atasözlerinin doğruluğundan endişe edilmemesi gerekir.
Ama ‘söz’ ün olmadığı yerde sükût altın olsa ne fayda?  diye düşünmekteyim..   Fikri olmayan ve hep susan (bir anlamda hep kafa sallayan da olabilir, ) bir kişi olarak altın üstün ‘altın’ olsa neye yarar?

Yazmak istemediğim halde klâvyenin başına geçmeme sebep olan konu ise bir gazetecinin yaptığı yanlış!! “hata” diyemem zira eline kalem almamış pek çok kişinin,  mikrofon aldığında kendisini “gazeteci” zannettiği bu devirde, eğer bir spiker de, okuduğu ve milyonların dinlediği bir haberde, “İnkılâp” yerine “İnkilap” diyorsa, ve aradaki korkunç farkın farkında bile değilse,  o zaman gazeteci kimliği taşımasına izin verilen o kimliksizlere de fazla yüklenmemek gerektiği düşünülebilir. Ancak bu durumda,, okuma alışkanlığı olmayan ve yazmayı bile beceremeyen bir kişinin de,  dinlediğini doğru algılayıp haber yapması beklenemez..

Ege Üniversitesi Madde bağımlılığı Bilimleri Enstitüsü Müdürü Prof. Dr. Hakan Coşkunal, Meclis Araştırma Komisyonuna bilgi verme mahiyetinde bir konuşma yaparken, kendilerine tedavi amaçlı  baş vurabilecek  pilot ve sürücü gibi dikkat gerektiren meslek sahipleri hakkında ne yapmaları konusunda bir mevzuatın olmadığını anlatıp ilgilileri uyarmış. Yani, “pilot” kelimesini madde kullanımı çok ciddi risk oluşturacak meslek grubuna bir örnek olarak verip, yasal düzenlemelerle eksik mevzuatın tamamlanması gerektiğini belirtmiş..

Bu söyleşiyi dinleyen bir  aslan gasteci(!) söylenenleri yanlış anlayarak üstelik yorumlayarak, “uyuşturucu bağımlısı pilotlar” olduğu konulu bir haber yapmış!

           THY alarma geçmiş.. Bir hafta uyuşturucu bağımlısı pilot/lar olup olmadığı araştırılmış.... Hallaç pamuğu gibi atılmış özel hayatlar.... vesaireler!!! Ege Üniversitesi ve Pilotlar derneğinden bilgi istenmiş.... Millet birbirine girmiş... ve sonunda, THY Basın Müşavirliği de, olayın bir yanlış anlaşılmadan kaynaklandığını belirtmiş ve bugüne kadar hiç bir pilotta uyuşturucu kullanımıyla ilgili bir bulguya rastlanmadığı vurgulanmış...

(Apronda şükür namazları kılınıp kılınmadığı ve deve kesilip kesilmediği konusunda bir bilgi verilmemiş!!)    

Eeee sonra?..

Sonrası yok!

Yani o gazeteci bulunmuş mu?... Bulunup dövülmüş mü?... Ya da,  Öpülmüş mü?!!.... Meslekten ihraç mı edilmiş, ne olmuş?

Bilinmiyor!

Paparazzi denilen,
görevi manken kıçının fotoğrafını çekmek olan ve eline aldığı şeyi sallaya sallaya insanların peşinde koşup taciz etmeyi gazetecilik zannedenle, bu tür ciddi konuları yazmak ve haber yapmak için görevlendirilenlerin bir farkının olması gerekir diye düşünüyorum. Tıpkı Hayvanat bahçesi bakıcısı iken çok ciddi bir müessesenin başına Genel Müdür veya başkan olunmaması gerektiği gibi.. Yok mudur gazeteciler cemiyeti falan? Vardır da, orada da çuha kaplı masalar mı vardır sadece?

Okuyanlardan beni affetmelerini rica ediyorum.. böyle yarım aklımla eksik etek pantolon vesairemle zaman zaman ciddiye alınması gerektiğine inandığım konulara değindiğim için..

Yoksa sadece basılmayan şiirler veya romanlar mı yazmalıyım?   

 

 

10 Nisan 2015 Cuma

KEŞKE.. lerimiz !!


Ne zaman bir hata yapsam, bedelini bir şekilde, ya yıkıp geçen ya da daha kötü şekliyle kalıcı olup tahrip etmeye devam eden mikroplarla savaşarak ödedim. O hataların her biri birer mikroptu belki bedenim için,  ama ruhuma aşı yerine geçti.
Hatalardan ders alınır mı, alan var mı bilemem. Ben, inandığım güvendiğim ya da aşk ile bağlı olduğum nice hatalarımdan maalesef ders alamadım!.
Çünki her seferinde, "bundan zarar gelmez"... "Bu! asla!!" .. "artık akıllandım".. "bu sefer dikkatliyim" gibi tüm parantez içi savunmalarım, aslında akıllandığımın değil akıllanamadığımın birer mührü oldu..

Yine de yarım asrı çoktan geçen ömrüm süresince, hatalarımı hiç "keşke" parantezi açarak hatırlamadım. "Keşke sevmeseydim" demedim meselâ.. "keşke ayrılmasaydım" da demedim.. keşke görmeseydim.. keşke gitmeseydim!! gibi dilim ucunda fırlamak için izin isteyen nice  keşke' lere izin vermedim.   Hatta çok mutsuz çok üzücü bir evliliği hatırladığımda bile "keşke" bu evliliği yapmasaydım demedim beni yaşama bağlayan tek varlığa bakıp.. Tekrar aynı kişiyle bu hatayı yapar mısın? diye sorduklarında da, 'evet' diyerek  çok garipsenen bir cevap verdim..
Hiç unutamayacağım bir görüntüydü karşımdaki yüzler!! şaşıran - kızan - inanmayan - acıyan!!.. Onların tüm bu karmaşık duygularını yok etmek ve soramadıkları "neden?" sorusunu cevaplamak için, "böyle bir evlâda sahip olmak için" dediğimde, bana hak veren ve  boynuma sarılarak benimle beraber ağlayan dostlarımı hiç unutmadım.

Kimini, silseniz de akılda kalır, kimi de, kalmasını istersiniz ama silinip gider..
 
Şimdi.. aklın yaşta değil başta olduğunu her zaman savunan bir insan ve eğitimci olarak, çok nefret etmeme rağmen sizlere bir öğüdüm var..
 
Her ne yaptıysanız, her ne yaşadıysanız... o yaptıklarınızı veya yaşadıklarınızı keşke parantezi açmadan düşünün veya hatırlayın..  Şimdi size bir sır vereyim.. O "keşke" denen aşüfte, kulübede günah çıkarttıklarını zanneden tüm günahkârlara, okus fokus affettim günahlarını  hadi git diyebilen papaz efendiye benzer.. Kendini yargıladığını ve hatta o yargılama sonucu kendini cezalandırdığını zannedip, sadece senin rahatlamana sebep olur o keşkeler. Pişman olmanın ifadesi gibi görünse de!!  
Siz en iyisi yaşam kitabınızın ilk sayfalarına bakın yeniden.. bakın bakalım aynı hataları aynı salaklık ölçüsünde tekrar yaptınız mı ve yine, hâlâ yapıyor musunuz?
Bakın bakalım bu sefer "keşke" diye diye haykıracağınız hıçkıracağınız zaman dilimi daha mı uzun,  daha mı kısa?
 
Yani, söylemeye anlatmaya çalıştığım ve hâlâ anlatamadığımı fark ettiğim, eğer hatalarınız yaşamınızdaki 'keşke' lerinize sebep olan mikroplara aşı yerine geçmiyorsa geçmemişse, sizin duygularınız,  ya bağışıklık kazanmıştır ya da  duygularınız ölmüştür de sizin haberiniz yoktur.
 
Şimdi, tam da  şimdi, "ah keşke anlatabilseydim" dememin zamanı.. ama demiyorum.
Tıpkı sizin "keşke yapabilseydim" diyemediğiniz gibi.. :))
 


6 Nisan 2015 Pazartesi

Bilge.. diyor ki..


Sevgili Gülsen Varol un 2. kitabı Cehennem Deresini çok önceleri okumama rağmen bu gün yazabiliyorum..(fotoğraf makinemde sorun giderilemedi resmini çekeyim öyle yayınlayayım dedim ama olmadı. Sevgili Gülsen Hocamın sayfasındaki fotoğrafı kullanmak zorunda kaldım..)
Kitapçımda kitap kalmamıştı.. sipariş verdiler.. nihayet elime geçti derken fotoğraf makinesinin azizliğine uğradım.. İlk kitabı  "Albümdekiler" imzalı olarak gelmişti bir kez daha buradan kendisine çok teşekkür ediyorum...
Üstün bir dil becerisi ve duygu ile yazılan "Cehennem Deresinde yurdum insanını öyle güzel anlatmış ki kendimi onların yanında hissettim o kadar yakındık ki Nihan mezarlıkta ağlarken elimi uzatıp teselli edesim geldi..
Ülkeler arası yolculuklarda sanki o yolculukları ben yapıyormuşum gibi heyecanlandım.. üzüldüm sevindim, ağladım, güldüm.. kitap her türlü duyguyu tattırıyor..

Sevgili Gülsen Varol öğretmenime sağlıklı uzun ömürler diliyorum.. Kaleminiz ve yüreğiniz hiç yorulmasın...
Kalem tutan elleriniz soyadınız gibi hep var olsun...

BİLGE

***

Sen benim çok eski blog dostumsun Bilge.. ve sen, benim aynı zamanda eskimeyen de dostumsun. İçimdeki ümitlerime bağladığım inançlarımı kaybetmemeye çalışıyorum. Dikkat et bak, inançsız ümitler gerçek olmuyor.. Ben de bir gün seninle ve tanışamadığım tüm diğer dostlarımla BİR GÜN mutlaka tanışacağım inancımın düğümünü sağlam tutuyorum bu yüzden. Güzel, içten yorumun için teşekkür ederim güzel mimarım.

gülsenvarol

1 Nisan 2015 Çarşamba

Maviye iz süren... diyor ki..

Şiirlerini beğeniyle takip ettiğim sevgili Gülsen Varol öğretmenimizin okuduğum ilk romanı. Kendisinin daha önce yazdığı ilk romanı ise, Albümdekiler ismini taşıyor.

Cehennem Deresi, bu isme sahip bir mahalle sakini olan, hain bir pusuda yaşamının gidişatı tamamen değişen Ercan'ın zorlu yolculuğu ile başlıyor. Geride kalan babası Erhan, onunla yolları kesişen Aysel, aşkın ince sızısını onda bıraktığı Nihan ve diğer kahramanların içine dahil olduğu olaylarla sürüyor.



Yaşamamızın ortası, bir çizgi ya da bir dere ile ayrılır sanki. Derenin bir kenarında bizim hayallerimiz, beklentilerimiz; öteki kenarında ise, olacakların olduğu, insan gücünün yetersiz kaldığı yazgının getirdikleriyle varlığını idame ettirmeye çalışan benliğimiz yer alır. Aşkın kuşattığı esrik düşleri derenin karşı tarafında, uzağımızda bırakırken; derenin öteki tarafında aşka, güzelliğe hep hasret kalarak, yüzleşiriz gerçeklerle.. Dere akar gider, dinlemez, beklemez. Onun yansımasında kah olmak istediğimiz ben' i görürüz, kah gerçekten var olduğumuz, şartların, tercihlerin, kararların içinde beliren suretimizi görürüz. Bu gördüğümüz, yaşadığımız cehennemdeki Gayya Kuyusu' nu andırır kimi zaman. Zira insan aklına, hayaline sığmayacak öyle çetin olaylar yaşar ki, gerçek yaşamda doğup büyüdüğü, anılarını bıraktığı bir mahalle adı olan cehennem deresinde gerçek hayatta boğuştuğunu görür. İrkilir, sarsılır. Ah minel aşk, bir hıçkırık olarak kalır. Ercan ve Nihan'ın aşkı da yazgının büyük gücüne karşı direnebilecek midir? Yoksa aşk, yanık bir türkü olup, günümüzde de yaşanmadığı, özlem duyulduğu şekilde Kaf Dağı'nın arkasında mı gizlenecektir?

Gülsen Varol, çağımız insanının, gerçekler, düşler arasında beliren handikapını kahramanların yaşadığı olaylarla birleştiriyor. Ve bunu sade, duru ve içten bir üslupla aktarıyor.

Maviye İz Süren

*****

Benim içimden gelen kelimeleri içimde tutmama imkan yok sevgili dost.. Onlar coştuğu an, coştuğu şekli ile sahibine ulaşamazsa eğer içime yayılan kederi sana anlatmam mümkün değil. İşte aynen böyle oldu.. O müstesna, oku oku doyamadığım bloğundaki  bana ayırdığın sayfaya yazdıklarım da "kaydet" butonuna bastığım anda silinip gidince..
Neden?..  bu derecesi ölçülemeyen üzüntüme sebep ne, biliyor musun?..  çünki bir daha aynısını ASLA tekrar yazamam.. Hatta o an kuyu dibine değer kelimelerimin kovası su tükendiği için.. O gün bir istisna yaşadım tekrarlamaya çalıştım hafızamdan kopye çekerek .. ama o da silinince.. muhabbete nazar değdiğine bir kere daha inandım çaresizce!! :)

Kitabımın tanıtımındaki değişik sunum için, güzel yüreğinden defalarca öpüyorum güzel maviizim..

gülsenvarol