7 Nisan 2011 Perşembe

rum kilisesinden bozma ev

(Bugün bir kaza yaşadım.. şofben patladı.. kendime geldiğimde Rum kilisesinden bozma evdeydim.. ben öyle zannetmişim.. meğerse.. o sıra gitmekle meşgulmüşüm!!! :)) sonra baktım herhalde, yol uzun.. döndüm!.. Normal halime ve mekânıma döndüğümde.. Yani demem o ki, bu yazıyı tekrar yayınlamamın sebebi bu!
Çünki hâlâ orada gibiyim :))



Üç katlı bir ev, eski rum kilisesinden bozma. Terasın iki yanında eskiden kilise çanlarının asılı olduğu ama artık çanların bulunmadığı dört beton direk var. Duvarlarının kalınlığı 90 cm. Tavanlar tam 5 metre yükseklikte.. Bir halı futbol sahası büyüklüğündeki ön bahçenin (bir de arka bahçe var daha büyük ama biraz korkunç. Salıncakların kurulu olduğu çok yüksek çınar ağaçları ve erguvanlarla dolu olan) yüksek bahçe duvarlarının ortasında yer yer boyaları dökülmüş koyu lacivert boyalı bir demir kapıdan evin iç giriş kapısına kadar uzanan beton bir yol var.


Müştemilat, uzun beton yolun sağında, bahçenin dip tarafında küçük kiremit damlı. Odun kömür ve bahçe edevatı kazma kürek bel tırpan hortum kova vs. konan. Dolu. Çocukların girmesi yasak.. Çünki içinde danaburnu, akrep çiyan gibi zehirli haşereleri öldürmeye yarayan (ddt) denen bir zehir var. Ona bitişik yer kümes. Bahçe boyunca uzanan duvara oluklu kiremitten dam yapılmış ve bahçeden tel örgüyle ayrılmış. Köşesinde kapalı bölümleri var gece tünemeleri ve folluğa yumurtlamaları için. 20-30 civarı tavuk ve sadece 1 tane horoz.. Zaten o  yüzden hep horozlanıp vakitli vakitsiz ötüyor. Adı güneş. Tavukların da isimleri var ama en çok yumurtlayan kâmile!. Hem günde iki kere yumurtluyor hem de iki ayda bir kuluçkaya yatıp civciv çıkartıyor. Çıkan sarı ve bazıları kara olan sevimli civcivler için telle ayrı bir bölme yapılmış.


Evin 6 kedisi var. Hepsi her sabah telin önünde yere pusu kurup kıçlarını sallaya sallaya civcivlere çene oynatıp atlama talimleri yapıyorlar. Kâmile kanatlarını yere yapıştırıp kedilerin üstüne doğru uçma numarası yapınca, bitişik telden onları seyreden güneş daha fazla hırslanıp avaz avaz, öğlen-ikindi- akşam demeden ötmeye başlıyor!..


Bu iki müştemilatın önünden beton yola kadar sebze ekili. Domates, salatalık sırık fasulye, mısır, yeşil soğan nane maydanoz biber sarımsak... Bahçenin diğer yanı, yani beton yolun sol tarafı ise tamamen çiçeklik ve oradaki duvar boyunca meyve ağaçları sıralı.. şeftali dut elma armut ayva vişne kiraz.. diplerinde de çilek..

Büyük demir bahçe kapısı açılıp bu beton yola girildiğinde sağ ve sol tarafta görülebilecek manzara bu. 24 adım sonra, birine hanımelinin diğerine yasemenin sarıldığı, daha çok teras görünümündeki üst kat balkonuna birleşen çok kalın beton kolonlara ulaşılıyor. Hanımeli sarılı olan tarafta bahçe içine doğru bir kameriye yapılmış. Çardakta siyah kokulu üzüm veren asma sarılı. Bu gizli küçük bahçede tahta masa ve tahta banklar var.
Beton yolun bitiminde, cam bölmelerine içerden dantel perde takılmış olan büyük bir tahta kapıya geliniyor. Cebe sığmayacak kadar büyük anahtarları olan bu kapılardan geçip içeri giren herkesi hayretler içinde bırakan bir hareket ve ses cümbüşü başlıyor.

Bahçedeki demir kapı kolunun, kapının açıldığını haber veren o madenî sesi duyulduğunda, evde soluklar tutulup herkes kulak kesiliyor. Eğer, o kacaman ağır kapı olanca hızıyla çarpılarak kapatılırsa, kediler dahil evde herkes çil yavrusu gibi dağılıp, gözden ırak olma yarışı başlıyor.. Yok eğer demir kapı, açıldıktan sonra hafif bir “klik” sesi ile kapanırsa, evin içindeki curcuna iki katına çıkıyor ve kendiliğinden oluşan bir karşılama töreni hazırlığı başlıyor.. Ben hemen terliklerini kapıp kapı önünde karşılıyorum babamı. Çünki çömelerek yere koyduğumda terliklerini, elini tam başımın üstüne koyup Pat-pat yapıyor babam başıma, ‘aferin’ niyetine.. Sevmesi böyle.. Bu kadar!.. Anneme bakıyorum, kenardan sahneyi seyreden yönetmen edası ile vakur, baba etrafındaki pervanelerine gülüyor..


 Evde 11 nüfus var. 6 çocuk. Anne, baba.. anneanne, nene, mürebbiye ve hizmetkâr.. Eve girilen yer büyük bir mozaik çini süslü ayakkabı taşlığı. İki basamakla sofa adı verilen 25-30 metrekarelik ince uzun bir mekân başlıyor. Burada sadece Piyano var.. Yerde şal desenli gerçek acem halılar serili. Sofaya 6 kapı açılıyor bir de yukarı kata çıkan ceviz tahta kaplı merdiven bulunmakta.. Kapıların biri mutfak kapısı. İçinde anlatılması zor bir ocak sistemi var. Kokunun eve dağılmaması için asansörlü bir cam davlumbaz var , yemek pişerken koku eve yayılmasın diye ocağın yanındaki demir kol yukarı itilince, kalın cam fanus ocağın üzerine indiriliyor.. Dolap kapısı gibi bir bölmeden ofise benzeyen ayrı bir yere geçiliyor mutfağın içinden ve bütün gıdalar buralarda istif edilip saklanıyor. Kelvinatör marka kocaman buzdolabı da burada. Dört köşesinden iple tavana asılı duran büyük tahtanın bir tarafında yufkalar dizilmiş üst üste diğer tarafında tekerlek kaşar peynirleri ile pestiller.. Ayrıca, çok büyük kovaya benzer armut biçiminde içi oyuk bir granit taşın içine su konup, damıtılması sağlanıyor.. Gülek denen kocaman bir tahta fıçıda da memleketten gelen tereyağ var.


Sofanın aynı hizadaki üç kapısı oturma odaları. Hepsinin dışarıya açılan kapıları var ama bir de hepsi iç kısımdan birbirine açılan sürgülü kapılarla bağlı. İki sürgü kapı açıldığında üç oda birleşip muhteşem büyüklükte bir salona dönüşüyor. Adına bulgar kuzinesi denilen kocaman yosun yeşili emayeli kuzinenin içine gizli olarak monte edilmiş, dış kısımda musluğu olan kazanda ısınan suyla devamlı sıcak su sağlanıyor. Fırınında daima kabuğu ile bütün bütün kızartılmış papatesler, börekler, ev ekmeği, et vs. pişirilip, üzerinde de çay demleniyor ve kestane kızartılıyor.. Ev büyük, tavanlar yüksek ama evde üşüyen hiç yok. Sofadaki kapıların sonuncusu banyo ve tuvalet kapıları.. içindeki ayrı bir bölümde de çamaşırhane var.


Yatak odaları üst katta... Dört oda var. Sofa yine aşağı kattakiyle aynı uzunlukta, duvarlarına kocaman kocaman gardroplar dayanmış. Ceviz ağacından yapılmış kenarları oymalı kapaklarında kristal boy aynaları var ve sadece birinin kapağı yarı açık. Yukarı kata çıkıldığında, sofanın sonunda tam karşındaki balkon kapısı açıldığında koca koca saksılardaki muhteşem çiçeklerin ve bitkilerin arasından elini uzatsan değecekmişsin gibi yakın deniz görünüyor. Bu katta da yine banyo ve tuvalet mevcut.


En üst 3. kat ise bir çekme kat gibi. Yani sadece iki oda küçük bir mutfak banyo ve tuvalet. Ve olabildiğince büyük bir teras.. Bir uçtan bir uca deniz ve şehir .. Odanın bir tanesinin duvarı tamamen yere kadar cam. Diğer duvarında da sedef kakmalı bir ud asılı..


Burası, benim doğup büyüdüğüm ev. İnanılması güç güzellikte bir çocukluk yaşadığım muhteşem ev, okuyana hayal ürünü gelir diye korktum. Burada yaşadıklarımdan ziyade burada bana anlatılan hikâyeleri sizlere anlatsam gerçek olduğuna sizleri nasıl inandırabilirim diye düşündüm. Bu evde yaşananlar ve bu evde yaşayanların başlarından geçen olayları, bayramları, harpleri, karartma gecelerini, depremleri, yaşanmış aşkları, acıları, kavuşmasız ayrılıkları yazsam mı acaba diye geçirdim aklımdan.


***
Tekrarını paylaşmaktan çekinmediğim bu yazımı(pek çok arkadaşımın hatırlayacağını zannediyorum)  baktım da, üç yıl önce blogcuda yazmışım. .  
Bana bu evde anlatılan hikâyelerle, bu evde dinlediklerimle  "albümdekiler" oluşmuştu.Umarım sıkılmadınız..


3 Nisan 2011 Pazar

Küllenmiş anılar... ve chopin!


1935-37 yılları arasında, Türkiye'de Konservatuvarın kurulması ve müzik sorunları ile ilgilenmesi için, ATATÜRK tarafından çağırılan ünlü kompozitör Prof. Paul Hindemîth, bu okulun, bir yabancı uzman gözetiminde eğitime bağlanmasını önerdi. Binası yapılıp gerekli hazırlıklar tamamlandıktan sonra, 1938-39 eğitim yılında Müzik Bölümü eğitime G.E.E'de başladı. Bölümün başına, Hindemith'in tavsiyesi ile Hitler Almanya’sını terk edip gelen Prof. Eduard Zuckmayer getirildi.

O zamanki adı ile Gazi "Orta/Lise Öğretmen" ve Terbiye Enstitüsü olan okulun Müzik Şubesi açılmış oldu.

Öğretim Kadrosu şöyle oluşturuldu:

Bölüm şefi: Eduard Zuckmayer

Bernhard Klein, Eva Klein Franke, Bedri Zavaç, Fuat Koray, Ahmed Adnan Saygun, Halil Bedii Yönetken,Cevat Memduh Altar, Nurullah Şevket Taşkıran, Ekrem Zeki Ün, Hayri Akay, Saip Egüz, Veysel Arseven, Halil Bedii Yönetken, Necil Kâzım Akses, Ferhunde Erkin, Ulvi Cemal Erkin, Mesut Cemil, Necdet Remzi Atak, Leyla Atak, Azize Işık (Duru), Cezmi Erinç. Halil Onayman, Bülent Arel, Aziz Gürerk, Saadet İkesus, Enver Kapelman, Mahmut Ragıp Gazimihal, Gültekin Oransay

(öğrencileri olduğum için ne kadar şanslı olduğumu çok sonraları anlayabildiğim değerli hocalarımdan  burada adını görebildiklerimin  isimlerini belirttim.) 



*****

Gazi Eğitim Enstitüsünde okuduğum yıllarda, (henüz "üniversite" adı ile anılmıyordu…) müzik bölümü ana binadan hayli uzak, tamamı ile çam ormanlarının içinde, erguvan ağaçlarının arasında, adı sonraları "Zuckmayer Binası" na dönüştürelecek olan uzunca bir L harfi görünümünde iki katlı, 4 salon ve 45 odası olan bir bina idi..
"L" harfinin kısa olan bölümünün alt katında büyük olmayan, mini bir amfi şeklinde salon vardı sahnesinde kuyruklu bir steinway piyano dururdu..


Salonun karşısında ise profesör Eduard Zuckmayer'in odası vardı.. aslında evi demek daha doğru olurdu. Bahçe ile aynı hizada,  alabildiğine uzanan hafif meyilli çam ormanının seyredildiği, yerlere kadar tüm duvarları cam olan bu odaya bayılırdım.. Odanın ortasından, çekme kattaki tek odaya dönerek çıkılan bir merdiven vardı.. Fanus gibiydi benim için.. Fazla ışık almayan loş, ve her zaman hafif patates haşlaması kokan bu salona girme hakkına sahip tek kız öğrenciydim. Çünki bölüm şefimiz karşı cinsinden olanlardan pek hoşlanmayan hatta onları hırpalamaktan zevk alan bir sadist idi bize göre.. Adını Reşat Nuri Güntekin'in (*) "Bir Kadın Düşmanı" adlı romanındaki kahramandan esinlenerek "homongolos" koymuştuk!
Diğer erkek olan öğrencileri de yıldırmıştı ter koktukları için ve bulduğu pek çok sebepten!!.. Huysuzdu ve ödümüz kopardı.. Odasının çift tarafa açılan sürgülü kapısının o acaip açılma sesini duyduğumuzda kaçacak delik arardık..

Ben haftada 12 saatimi bu odada geçirirdim. Çünki benim piyano hocam Zuckmayer'di .. onun odasında onun izni ile piyano çalışmalarımı yapar, onun arkamda başıma dikilip yanlışlarımı düzeltmesini beklerdim.. Bana ilk öğrettiği parçalarda biri Chopin'in impromtusu idi.. 4 ay sürmüştü çalmayı öğrenişim.. deşifre edişime hayran olmuştu ama bu 4 ay boyunca canıma okumuştu.. andante.. piyano.. adagio… allegro allegretto… şşşşşş piyanoooo!! piyanosimo… diyerek!..


Ben o salon büyüklüğündeki loş odasında, kuyruklu piyanoya geçtiğimde, o da sallanan ceviz koltuğuna oturur yüzünü ormana sırtını bana dönerek çaldığım parçaları tempo tutarak dinlerdi.. yanlış bastığım her notanın adını ve değerini arkası dönük oturduğu yerden söyleyerek beni büyülerdi..
... "kelebek" derdi bana!!.. şubenin helezonvari üst kat merdiveninden aşağı kadar merdiven trabzanından kayarak indiğim için.. :)  
Üç yıl boyunca onun odasının eksilmeyen öğrencisi oldum.. derse başlamadan çalınacak veya deşifre edilecek parça her ne olursa olsun önce chopin'i çalmamı isterdi.. İlk olarak İmpromptu!.. ve o, ormanı seyre dalıp gittiğinde, ben chopin'in,  pek çoğunda vatanının istilâsına duyduğu isyanını dile getirdiğini öğrendiğim  bestelerini seslendirmeye çalışırdım..


Bir karlı kış sabahı odasındaki yere kadar inen o muhteşem  camın yarısına kadar gelmiş karları seyrederken birden, “tıpkı böyle bir gündü” diye anlatmaya başladı.. çalmayı bırakınca hırçınlaştı almanca bağırdı.. "oh my dullibegot".. devam et devam..." dedi.. O zaman o anlatmaya başladığını bana değil kendisine anlattığını anladım.. Ve o zaman onun neden bu parçayla bu kadar kederlendiğini anladım. Onu bir başkasını tercih ederek terk eden karısını unutamayışına tüm ruhumla üzüldüm..  Nasıl çaldıysam o gün, o anlattığı süre içinde  içimden neler geçtiyse, o gencecik, o saf, o el değmemiş yüreğimden… Çalmam bittiğinde kalktı gelip elimi elleri arasına aldı sonra serçe parmağımı hafifçe öpüp “aferin kelebek chopin'i hep böyle çal” dedi..



Başıma gelen ve zaman zaman sağ kolumun, kafasına göre asi takılıp sözümü dinlemez olmasına sebep olan o kazadan sonra.. artık klâsik müziği icra edemediğim için,  sadece dinleyerek hâtıraları saygı ile anar oldum..
Ve özellikle Chopin'i!..


Belki sizler de bu pazar, Pazarınıza limon sıkıldığını düşünmeden o parçayı dinlemek istersiniz!! ..  




 (*)  =  Burada daha önce yanlış yazdığım yazar adını düzeltmemi sağlayan Seden'e teşekkür ediyorum.



30 Mart 2011 Çarşamba

EVLİLİK!! ??

Dar alanlar!!!
Kısa paslaşmalar!!
Ve
Ömrün hatası!
Mutlaka bir galibin olması şart değil..
Genelde iki mağlûbun olduğu!
Ya da tek galip zannedilenin esas mağlup olduğu düzensiz düzen!..
Ne büyük bir tutku!
Ne büyük bir adak..
Ve ne büyük bir aldanış!!

Bunlar ve daha sıraya sokamadığım niceleri, sadece benim fikirlerim. Yani, kişilerin yaşamı ile ilgili değil yazmayı düşündüğüm düşünceler!.. Sadece, evlilik denen o “müessese”nin çarpıklığı ile ilgili! Genel olarak, herkesin de aynı düşüncede olabileceğini bildiğim halde, cesurca ifade edemeyeceklerini de bildiğim fikirlerim!..


         Aynı müesseseye inanıp, arabanın kıçına ilk ve son defa görülebilecek “mutluyuz” tenekelerini bağlayan niceleri gibi, gönüllü ve de arzulu bir şekilde o kapıdan giren bir kişi olarak,  ve de çok şükür ki fazla zayiat vermeden o kapıdan çıkmayı başarabilen bir insan olarak .. nedir evlilik, ya da, daha çok ne değildir?? diye düşünüyorum bu aralar!!


 Bana göre, dünyanın en ahlâksız alış-verişidir evlilik!


Her iki taraf için de geçerli bu ahlâksız ittifak! Müşterek bir yatağı paylaşmanın legâl adıdır ilk akla gelen!!.. ve başa gelebilecek her türlü sıkıntıyı çekmeye mecbur olanların, aynı yastıkta kocamaya da mecbur olduklarını zannettikleri bir sıkıntılı süreçtir evlilik!


İtirazlar aleni,  tasdikler gizli !!… olmalı !! :)


Evet her iki taraf da haklı!..Yani alenen itiraz edenler de,  gizli tasdikçiler de!!.. Paylaşmanın o dayanılmaz mutluluğunu yaşamaktır evlilik.. evet haklısınız!.. Üremeyi meşru kılmak için atılan bir imzadır.. evet haklısınız!..
Aslında bu, açık bir münazara konusu olsa, orada evliliği müdafaa eden herkesin, evde kendisini bekleyen felâketleri düşünerek fikir beyan edeceğini bilmek için kâhin olmaya gerek yok! O nedenle buraya yorum yazsın ya da yaz/a/masın,  kadın veya erkek burada yazılanlara hak vermeyecek bir tek kişinin olabileceğini bile düşünmüyorum.. evet.. haklıyım!!


Tabii, henüz evliliğin sevişme modunda takılı kalanlarla;
   (ya “o” olmazsa ben ne mok yerim?)   moduna girenleri muaf tutuyorum.. :)


Hani hava bulutlanıp karardığında… rüzgârın iç ürperten esintisi saçı başı dağıtıp insanı üşütmeye başladığında, nasıl ki bir fırtınanın yaklaşmakta olduğunu anlayabilmek için fazla akıllı olmaya gerek yoktur; işte tıpkı onun gibi, ilgi azaldığında, her türlü ilişki yeknesak bir hal aldığında, heyecan bitip kusurlar insanın gözüne gözüne battığında bir evlilikte ihanet denen fırtına yaklaşıyor demektir..
Bunun için kadının ya da erkeğin karşı cinsten biriyle farklı renkte bir yorgan altına girmesi de gerekmemektedir.. İhanetin bedensel olanına lügatte değişik bir ad verilir.. halbuki ihanet: 

 yürekte başlar..   
 beyne yürür..   
 düşünceye yerleşir..

ve insanın kimyasını değiştirir!..

           Ve bilmezler ki, bir müzikle de, sanatın herhangi bir dalıyla da, ya da bir sanal sohbetle de, pandoranın kutusunda duran ihanetle  tanışabilir insanoğlu! 
Bir zamanlar kilotlar bile itina ile ütülenirken, sonraları pantalonları kendisi ütülemeye başladığında; ya da bir zamanlar sandalyeden taştığı halde muhteşem bulunan kalçalar için, bir süre sonra "çek şu koca kıçını” dendiğinde; her türlü anma günleri yerine getirilip, arkadaş meclisinde eşe her türlü iltifatlar edildiğinde, sadece kendi çıkarını ve de rahatını düşündüğü için bunları yaptığını kendine bile itiraf edemeyecek kadar korkak ve de kişiliksiz ise bir kişi; (kadın ya da erkek) o zaman neyi hak ettiğini veya etmediğini sormalı kendisine!
         Yani demek istiyorum ki,  bir başka ve de farklı kişiyle sevişmenin adı değildir ihanet.
         Evlilik, işte böyle sırı dökülmüş bir aynadır. Ki, bakarsın, ama kendi 
suretini bile göremezsin..
        Tabii benim bu düşüncelerim milâttan önceye ait!!.. :)  Şimdi gençler daha medeni bir şekilde takılıyorlar medeni kanunun kendilerine tanıdığı haklara…. yani evliliğe!..
        Artık her birinin ayrı ayrı free takıldığı bir gün ve de gece var!! Haftanın belirli günleri, arkadaşları ile ya kafa çekiyorlar, ya sinemaya gidiyorlar, ya halı sahada maç yapıyorlar ya da maç seyredip geyik yapıyorlar.. Ya da diğerinin ilgisini hiç çekmeyen bir uğraşla ilgileniyorlar.. Sonra kurtlarını döküp, rahatlamış bir şekilde evlerine dönüyorlar.. ne, neyi, kimlerle yaptıkları diğerinin umurunda bile olmadığından, anlatmak için sabah olmasını ve işe gidip arkadaşlarına anlatmayı bekliyorlar dört gözle..


        Kırsal kesimlerde ise hâlâ milattan önceki kanun geçerli.. Erkek, bir hamal gibi evin her türlü ihtiyacını karşılayıp, kendisine hiçbir hak tanımayan ve her an gözünü oymaya hazır bir bülbül(!) ile, her gece koynunda bedelsiz bir avrat bulmayı şans sayarak yaşamaya; kadın ise ne yapsa haklıdır, erimdir, hele bi yapsın keser çöpe atarım, yapmazsa ayağını yıkarım, diye taş devri düşüncesi ile yaşayarak mutlu bir şekilde sürdürüyorlar evliliklerini..
         Ve hiç düşünmüyorlar ki,   kendilerini tanımayan ve kendilerinin de hiç tanımadığı bir yetkisiz kişi, (çünki bana verilen yetkiye dayanarak diye başlıyorlar cümlelerine) , "sizi karı/koca ilân ettim" diyerek kendilerini bu adamın ya da bu kadının koynuna sokuyor!!..  Ve yine pek çoğu bilmiyor ki, bir gün tüm köprüleri yıktıklarında,  yine hiç tanımadıkları bir hukuk adamı, "sizi ayırdım hadi hürsünüz herkes yoluna"  diye ötecek bir guguk kuşu gibi !..

Bilmem anlatabildim mi alış-verişteki adaletten yoksun ahlâksızlığı?

“istisnalar kaideyi bozmaz” ..lâfı, hiç tarzıma uymasa da, (kaçak güreşenlerin can simidi olarak görürüm nedense) .. yine de kabullendiğim ve zaman zaman geçerliliğine inandığım bir deyiştir.. Hele de, bazı kişilerin, evliliğinin sorgulandığını zannedip arslan kesileceği ve kılıçlarını bileyeceği böyle bir yazıdan sonra!! :)

Kaideyi bozmayan istisnalarınızla,
limonlu çarşambalar diliyorum!!!



GEREKLİ BULDUĞUM BİR İZAH:

         Güzel dostlarım.. biliyorum bile bile lâdes idi bu yazım...
Gelen pek çok yorumu (oğlumunki de dahil) gerekli bulmadığım için yayınlamadım. Ancak haddi aşanlara değil, görüşlerine değer verdiklerime bir mini izah yapmayı gerekli buldum.. Geç de olsa!
         Karşı çıktığım düşünülen ama aslında gücüne inanmadığım müessese için, her iki taraftan da "garanti belgesi" istenmemesi gerekir ki, "kullanma tarihi"nin geçmesi söz konusu olmasın!..
Ben, sevmeye - aşık olmaya - sevişmeye - birlikte yaşamaya ve ilişkiyi bir ömür boyu sürdürmeye karşı değilim.
         Tekrarda fayda var, isteyen istediğini düşünmekte serbest ayrıca hiç umurumda da değil, ancak,  karşı olduğum değil, inanmadığım ve itibar etmediğim bir formalitedir evlilik..




28 Mart 2011 Pazartesi

bazen..

Bazen, uzaklaşmak gerekir yakınlaşmak için...

Bazen, hatırlamak gerekir hatırlanmak için...
Bazen, ağlamak gerekir açılmak için...
Bazen, anmak gerekir anılmak için...
Bazen de susmak gerekir duymak için...


Şems-i Tebrizi




Sen uzattığın elini tutmayan ele mi dargınsın,
Tutmayacak bir ele uzandığın için kendine mi ?

mevlâna


18 Mart 2011 Cuma

BUGÜN, 18 Mart..

Alabildiğine özgür yine
bugün
dertlerim..
Bir koşu açıp kapağını
beynimin,
damardan giriyorlar
yüreğime..
Duyulmasın diye
yırtılışı sabrın,
diplerine çekiliyorum in'lerimin.
18/mart..

gv
mart/2011
Yola çıkmadan, kendime gelmek için, bana yarenlik etsin diye demli çaylar içtim! ..
Sonra, kalem sussun, nerede ve nasıl olduğumu fotoğraflar anlatsın istedim..

Buzzzz gibiydi hava,  baharın sıcak öpüşüne aldanan erik ağacına inat.... Ben de havaya inat küpeştesine dayanıp vapurun,
denizi seyrederken, köpükler bir iskelet kafasına dönüştü ..
Benimle konuştu.. Hadi!.. hadi ne duruyorsun? !! dedi..
Sonra çirkin çirkin güldü.. Görüntüledim inanmanız için!..
"DUR YOLCU" dedi yine
dumanlı dağdaki ruh!

.. Donmuş acıları kürüye kürüye bahara ulaşmaya çalışan Mart ayının soğuk bir gününde,  yine buradayım..



18/Mart/ Çanakkale..
ŞEHİTLİK




Vurulup tertemiz alnından, uzanmış yatıyor,
Bir hilâl uğruna, yâ Rab, ne güneşler batıyor!
Ey, bu topraklar için toprağa düşmüş asker!
Gökten ecdâd inerek öpse o pâk alnı değer.
Sana dar gelmiyecek makberi kimler kazsın?
'Gömelim gel seni tarihe' desem, sığmazsın.
'Bu, taşındır' diyerek Kâ'be'yi diksem başına;
Tüllenen mağribi, akşamları sarsam yarana...
Yine bir şey yapabildim diyemem hâtırana.

Mehmet Akif Ersoy


Bir tarafında Mehmet Akif Ersoy'un şiiri,
diğer tarafta Hadîs-i Şerif.. 




 Camlarda yazılı şehitlerin künyeleri...
oku oku bitmiyor.. Binlerce!




BAYRAK İÇİN, VATAN İÇİN
BİR DE EVLAT İÇİN
CAN FEDA.





1 Mart 2011 Salı

bir süre..


ÇİÇEKSİZ ve MÜZİKSİZ
KALMAYIN..
Masa üstüne indirin.. 
o çalsın,
siz dinleyin!..
belki bir yerinde müziğin,  
güzel an'larınızı hatırlarsınız..

                            http://www.saigonocean.com/nghenhacHoaTau/jukebox.swf





22 Şubat 2011 Salı

dilsiz hüzünler..



                  Televizyon, evimin en az kullanılan eşyası.. Haftada sadece üç gün saat 20.30 – 23.oo arası açılan bir kara kutu! O süreyi bile hakkını vererek değerlendirmeyi beceremem... Filmin,  ya da dizinin bittiğini benim kurgularım bittikten sonra fark ederim.
         Bu gece, seyretmesem de olur diye göz gezdirdiğim o dizide, tüm evlerin kapıları önünde  çöp poşetleri olan o daracık sokakta, tahta kapıya sarılan sarmaşık güle takılı kaldım. 
O kadar güzeldi ki, o çirkinliği fakirliği pisliği bir anda yok etmesinin mucizesini, bir çiçeğin benim yalnızlığımda yarattığı mucizelerle kıyasladım..         

         Sonra köşeden dönen bir adamın tanımakta zorluk çektiği sokağa girişini ve kapıdaki o sarmaşık gülü görünce tereddütlerinin kayboluşunu seyrettim peşinden.. Bir süre seyrettiği  bu tahta kapıya çekinerek  tak-tak vurduğunda, sanki dün çıkmış gibiydi evden!…

        Kapıyı açan kadın, elini uzatıp dokunmak istedi ama yapamadı..inanmak için gelenin oğlu olduğuna!.. Sonra, içeri girenin peşinden gidip dizi dibine ilişiverdi. “aç mısın?” diye sordu.. Halbuki kapıyı açtığında zor tanımıştı oğlunu.. Kokusunu ona belli etmeden içine çekip sordu.. “sobayı yakem mi?”.. orada koptum filimden!.. Film bittiğinde ben hâlâ o soğuk, karanlık, rutubetli duvarlarında yılların kirli izi duran odadaydım..
          Hep böyle oluyor nedense bir kitap okurken kitabı göğsüme kapatıp başımı arkaya yasladım mı o kitabı bir de ben yazıyorum kaldığım takıldığım yerden!! Genç kızlığın kavak yellerine meydan okuduğu o yıllarda da, kardeşimle beraber okuduğumuz romanların sonlarını beğenmezsek ayrı ayrı kağıtlara kendi kurguladığımız sonları yazar romanın son sayfasına yapıştırırdık!    

          Şimdilerde ise, çoğu zaman, “nasıldı film ama anne?” diye beğenisine tasdik bekleyerek soran oğluma tam “ne filmi?” diye soracakken, bir film seyrettiğimizi hatırlayıp, “güzeldi gerçekten” diye cevapladığımda.. yalanımdan utanıyorum!.             
          Bugünlerde,  içimdeki, hep bir ağızdan konuşan kalabalığı susturmakta zorlanmaktayım..
Yazmaktan korktuklarım var!..  Kımıl kımıl sıraya girerek kalemimin ucunda biriken.         


Rahatsız edici bir uğultuyla 
yaklaşmakta hüzünlerim!. Çok uzaklardan duyulan bir boğuk ses gibi. Vapurların sis düdüğüne, ya da, her duyduğumda beni geçmişe götürüp orada bırakan tren sesine benziyor.. Sonra çok uzaklardan gitgide yaklaşan bir çığlıkla gelip, suratıma vuran bir şamara dönüşüyor  dilsiz hüzünlerim.


20 Şubat 2011 Pazar

güneş enerjisi...

Vay vay wayy!… demeyin!! Yazılarımın başlıklarını, bilhassa absürtlük olsun diye yazmıyorum böyle.. Sizlere teknik terimlerden ve de güneş enerjisinin fizik-kimya-biyoloji matematik vesair olarak nasıl çalıştığından bahsetmek isterim aslında.. :)) İki nedenden dolayı… Bir, ne kadar bilgili olduğum ortaya çıksın diye!!! Bir de tam anlamı ile limon nasıl sıkılır keyfe /sohbete bir pazar günü.. onu ispatlamak için!!  :))
 Ama kıyamıyorum işte size..


Hafta başı bir yakınımın ısrarı ile görümcesinin açtığı resim sergisini gezmeye gittik. Akşam saatleriydi. Sergi salonunda verilen kokteyle denk geldik.. Orada bana söylenen bir sözün, hatta minik bir cümlenin, beynimin dehlizlerinde nasıl dolana dolana bir şeyler aradığını ve unuttum zannettiğim pek çok şeyi hatırlatıp sonra kaybolduğunu yazmak paylaşmak istedim sizlerle..


İkinci görüşümdü kendisini. “nasıl oluyor hocam?” diye başladı sorusuna, salonun bir ucundan diğer ucuna bağırarak;  “nasıl oluyor da sizi gördüğüm an tüm kederlerim dağılıyor?”… “hem de bunun için hiçbir şey yapmadığınız hatta benimle konuşmadığınız halde???” diye devam etti ..
Şaşkın bakışlar arasından yol bulup gittim yanına.. sağlam bilekli elimle ensesini bir güreşçi yoklayışı şeklinde tuttum… alnımı, "tos" pozisyonunda alnına dayadım.. gözlerimi yumdum.. “çünki senin yüreğin güzel” dedim."yaptığın resimler kadar güzel bir yüzün olduğunu herkes görebilir.. ama ben senin yüreğini görüyorum"..  


              Arasam bulamayacağım değişiklikte insanlar olduğunda çevremde; ne zaman böyle silkeleyici bir etki yapan ortamda bulunsam,  kaçacak yol veya delik bulamazsam eğer oradan,
o zaman güneş enerjimi açıyorum ben!..


            Gün boyu güneşin harını depolayan, sonra ışık- ısı- ya da güç gibi birikimini insan hizmetine sunan, .. tıpkı onun gibi!.. sanki güneş enerjisi ile çalışan bir sistemi var yüreğimin.
Sevgi depoluyor!
Gün boyu değil, yaşam boyu!!..
Hiç aksatmadan.. fasılasız!..


            Sonra o biriken, her an taşmaya hevesli yüreğimin enerji musluğunu, sevgiden yoksun ortamlarda, sevgiyi sunmayı beceremeyenlerin arasında, veya beni hiç tanımayanların ilk defa görenlerin meclisinde açıveriyorum..
           Konuşmama fazla gerek kalmıyor bu yüzden.. Bin söze bedel bir tebessümle gözlerinin içine bakıyorum yüreğinde sevgi olduğuna inandıklarımın.. Hatta kilometrelerce uzakta olanların, ve hatta  gözlerine hiç bakmadığım halde içlerinin güldüğüne inandıklarımın bile yüreğine ulaşabiliyor bu enerjim..


Yüreğimdeki sevginin harı ile kaynayan nice dostluk köprülerini böyle inşa ettim ben. Yıkılmayan.. çökertilemeyen!


Bu yüzden inanıyorum ki, beni seven, sevilmeye lâyık bulan her kim olursa olsun, sevgi hamalı olan güzel bir yürek taşımaktadır..



18 Şubat 2011 Cuma

YANLIŞ RİTİM (kesin karar)

**


               

***



Ve sizler de, eğer merak ederseniz :
Işıl'ın boğulup boğulmadığını ve ne öğrendiğini, nelerle mücadele ettiğini, edebildiğini..
(umarım) kitap yayınlandığında öğreneceksiniz... 

Sevgilerimle.

 ( not: yayınlanan bölümler, bir süre sonra sayfadan kaldırılacaktır. Israrlı sorulara bir cevap verme gereği duyduğum şey, tüm yayınlanan sayfaların noterden tasdikli olduğudur.)


16 Şubat 2011 Çarşamba

NALâN öğretmenime teşekkürlerimle..

Beni anlatan bir yazı yazmış sevgili meslekdaşım... az önce okudum... nedense beni anlatan tanıtan yazıları ben değilmişim gibi okurum hep.. sonra o anlatılanın ben olduğum gerçeği ile yüzleşince de şaşırıp mahcup olurum. 

Kendisine sonsuz teşekkürlerimi iletiyorum hepinizin huzurunda..
Bana hediyesi olan el emeği göz nuru "kaatı" sanatını icra ettiği güzel tablosu için de sonsuz teşekkürlerimi bir kere daha dile getirerek.. 

Nalân öğretmenim diyor ki  :

"Size kimilerinizin takipcisi olduğu, kimilerinizin de ALBÜMDEKİLER romanı ile tanıdığı sevgili Gülsen Öğretmenimle geçirdiğim unutulmaz günü anlatacağım."

***
Güzel bir günü paylaşmak isteyenler için.. 

http://nalanevi.blogspot.com/  

Teşekkürlerimle sevgili NALâN

13 Şubat 2011 Pazar

sünnet..

                    Başlığı okuyan pek çok kişinin “ ah-ha!” dediğini, ya da “hocam abarttı iyice” diye düşündüğünü tahmin ediyorum ama başlık olarak akla ilk gelen şey değil yazmayı düşündüğüm..   :)

          Nicedir görmediğim ve gözden ırak oluşunu kayıp olarak kabul etmediğim bir tanıdıkla karşılaştım bir akraba evinde bu hafta sonu.. “yüzünün ebcetini almış Allah” derdi anneannem nursuz pek sevilmeyen tipler için.. Anlamazdık ne olduğunu ama yüzünü aldığına göre Allah , demek ki yüzsüz biri diye düşünürdük çocuk aklımızla!..

           Benim blogdaki yazılarımla ilgili ahkâm kesti uzun uzun.. Beni ahlâksızlıkla suçlayarak!! Ben yaşlandıkça sabırlı mı oluyorum ne? Kadın hâlâ .. sağlam!  :)


          Çocukluğumda, mahallemizdeki fırının köşesinde oturan ve sabahtan akşama kadar bastonuna çenesini dayayıp uyuklayan bir fırıncı Şafi bey amcamız vardı.. feylezof(!) gibi adam derlerdi.. Kimi kimsesi yoktu. Fırınında yapıp pişirdikleri ile hafta sonları kimin kapısını çalıp kahvaltıya gelse, bir küçük altını, getirdiği ekmeğin ya da böreğin bir diliminin içine saklar, kim bulursa o altın onun olurdu.. Korkardım az bir şey ondan. Kara pos bıyıkları vardı.. (nietzche gibi!!) Gök gürlüyor zannederdim konuştuğunda zaten gök gürültüsünden de korkardım :) 
            Ablalarımın, altını bulma savaşı içinde oldukları o kahvaltı süresince, ben babamın kolunun arkasına yarı saklanarak onun anlattıklarını dinlerdim can kulağı ile.. “insanın gençliğinde hafızasına soktukları, tıpkı yeni taşınılan bir evde yeni dolaplara raflara yerleştirilen eşyalara benzer mîrim... İtina ile düzgün yerleştirilir raflara konup dizilen anılar..” derdi.. “sonradan aldıklarını da yer kalmayınca raflarda, şöyle kenarına köşesine sıkıştırıverirsin” diye devam ederdi.. “Yani mîrim, gençlikteki anılarını dün gibi hatırlaman, ama son dönemdekileri pek hatırlayamaman bundandır” der, eli ile koca bir börek dilimini tek lokma olarak ağzına atardı..
          Yine bir Pazar kocaman bir tepsi ile geldiğinde, tepside minik bir dağ görünümündeki pilavın üstünde kızartılmış bıldırcınları görünce öyle yüksek sesle ağlamıştım ki mahalle ayağa kalkmıştı!!
             O günden sonra bir daha o geldiğinde sofraya oturmamıştım. Bahçedeki çardak altında yapılan tüm konuşmalar, bahçenin o tarafına açılan penceresi olan mutfaktan dinlenebilirdi,  duyulurdu yani.. Ben, 6 yaşında.. çelimsiz.. sıska.. kara kuru, çirkin ve hem çok korkak hem biraz cadı bir kız çocuğu olan ben, mutfak içinde pencerenin altına oturup bahçedeki konuşmaları dinlerdim.. Şafi amcanın babama “mîrim” diye anlattıklarını.. verdiği dersleri!!
(sokaktaki mahalle arkadaşlarımın oynadıkları "tombilis" oyununda aklım kalsa da!.. acaba bu nedenle mi annem beni akıllı aptalım diye severdi??)
        Yine böyle bir pencere dibi faresi olarak oturmuş dinlerken konuştuklarını, babam “peki şimdi bu farz mı sünnet mi?” diye sordu.. A-aa!!… bu ne demek şimdi? Babam sünnetin ne demek olduğunu nasıl bilmez ama??? Komşu Doğan ağabey geçen hafta sünnet olduğunda neyinin kesildiğini mahallede öğrenmeyen kalmamıştı halbuki .. şu babamın da merak edip sorduğuna bak!! Her tarafım ‘kulak’ kesilerek verilecek cevabı bekledim.. Dedi ki feylezof Şâfi amca.. “Mirim, farz, boyun borcudur.. mâzuratı(!)  olmayana, yapmamak günahtır.. ama sünnet, söz dinlemektir, uyulması gerekli olandır”
(Gençlikte raflara itina yerleştirilen anıların, unutulmadığının canlı bir örneğini teşkil etmekteyim şu an)..  :) 


         Ancak o gün o nursuz kişinin söylediği ve değersiz kabul ettiğim konuşmanın bana bunları yazdırdığını düşünecek olursam, pek de değersiz kabul edememiş olduğum çıkıyor ortaya.. Ancak, bunları da okuyunca, kendisini haklı bulup benim de “ibret” aldığımı düşünme hatasına düşmemesi için izahımı tam yapmak zorundayım..

              O gün, yokluğunun bir kayıp sayılmayacağı kişi  dedi ki;  İçki içmemek farzmış!.. içilmesi günahmış!.. Ben, günaha teşvik ederek iki misli günah işlemekteymişim bir de üstelik kadeh resmi basarak !!.. Konuşmasında (basaraktan- ederekten) dediği için, hani “tek tek basaraktan/bade süzerekten…” türküsünü hatırlayıp yüzüne karşı epey seslice güldüğümü, hafif sesle de türküyü söylediğimi  belirtmeliyim!..

            Kadehe el sürmeyip, baş parmaklarının çukuruna doldurdukları tozu çekenler için mi, yoksa daha farklı zevkleri(!) olanlar için mi, ya da yetimin bile hakkını yiyip oruç tutanlar için mi bilemem;  atalarım, "dinime küfran eden müslüman olmalı" demiş.. Demek ki neymiş? Sünnet ile farz her zaman günahkâr olunmaması için bir sebep teşkil etmiyormuş!.

            Halbuki bu pazar ne içilecek şarap ne de kırılmadık kadeh kalmayınca.. gerçekten limon sıkmaya  kesin kararlıydım pazarınıza. Hatta o mayhoşluğun fotoğrafını bile çekmiştim! ..  Artık haftaya!


Bilgenin yüreğinde her dilek,
Anka kuşu gibi gizli gerek.
'Damla' nasıl 'inci' olur denizde:
Sedefler içinde gizlenerek!                  

                 Ömer Hayyam                    
   Günahlarımızın Şerefine!
 

11 Şubat 2011 Cuma

YANLIŞ RİTİM ( hatalı karar)




                                                                                  ./..







6 Şubat 2011 Pazar

Kaldı 11..

Siz benim 11 dediğime bakmayın, sizler için geçerli bu rakam..
Benim için 10 kaldı!! Yani takvimimde olmadığını varsaydığım bir ‘ay’ var önümüzde. Belki de bana tek başına bir asır gibi geldiğinden ve bitmek bilmediğinden! ..


 Evet.. şaka maka göz açtık kapadık OCAK efendi geçti gitti.. Güzeldi benim için. Ummadığım kadar! Diğer ayların da ocağı aratmamasıdır herkes için dileğim..

Zamanınızın bittiğini, kalandan yediğinizi hatırlatıp felâket tellallığı yapmak değil maksadım.. ayrıca felâket de değildir zaten  zamanın geçmesi… o öyle huy edinmiş bir kere, gelip geçiyor.. :)


İddiaya da girmemek gerekir durduracağım diye.. bırakın geçip gitsin istediği gibi.. Önemli olan, geride bıraktıklarının içinde değerli olanları ondan koruyabilmek!! Ya da bıraktığı kötü izlerini silebilmek.. Belki bir gün, ‘yoksan da olur’ denebileceğini hesaba katıp, ders alabilmek!


Bir beklentiye girmemeyi öğrettiği için, zaman’a minnettarım.


O zaman bu Pazar,  gelecek ayın değil, bitenin şerefine kadeh kıralım!



Sabah doldu göklere mavi mavi;
Doldur, ışık döker gibi, kâsemi
Acı olmasına acıdır şarap:
Ama gerçek acıdır demezler mi?

Ömer Hayyam


 


4 Şubat 2011 Cuma

YANLIŞ RİTİM.. (değişim)



***                                                                                                                                   (10)


                                                                              ./..