18 Mart 2017 Cumartesi

Bugün 18 Mart ! DUR YOLCU !

Hakkını helâl et.. denince,  mutlaka karşı kişinin hakkının,  zaman- emek ve maddiyat olarak helâllik isteyen o kişiye geçmiş olduğu akla gelir nedense.. Doğrudur da! Oysa ödenmesi en güç olan hak, iyiliktir, dostluktur ilgidir, karşılıksız  olarak  yapılan yardımdır  ve beklentisiz verilen sınırsız sevgidir.. 
Ne zaman Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Nazım için yazdığı “Haziranda ölmek zor” şiirini okusam veya hatırlasam, acaba hangi ay  kolay diye düşünürüm!.. Çünki hiç bir ay, Mart kadar “gitmeyi” sembolize edemez bana.. Ve, bu nedenle her Mart geldiğinde,  ailemle bile dertleşmediğim acımın, dağın ardına o ay gitmekle  ödeneceğini  düşündüğümü kimselere söyleyemem..

Geçip giden her Mart ayında, “Burnum bile kanamadı” diye kendimi ayıplayışımı nasıl anlatabilirim? 
Bu yüzden bunca yıl Mart geldiğinde inlerime çekilişim.. mümkün olduğunca elimi eteğimi gezmekten eğlenmekten çekip,  herhangi bir yere gitmemeye özen gösterişim.. Ve her mart bitip giderken “bu da bitti işte” diye düşünüp bu duyguları da hiç kimse ile paylaşmayışım..

Şimdi.. neden mi fikir değiştirdim?? bir huzme belirdi bu ay..  şimdilik belli belirsiz .. Sanki, Hasan Hüseyin’e “Mart’ta kolay” diyebilme hakkı doğmuş gibi!..

 ***
 
Bundan sekiz yıl önceydi..
Bayramda Çanakkale’deydim.. Batı kıyılarındaki pek çok ilimizin sahip olduğu medeniyeti.. tarihi.. düzeni.. güzel insanlarını seyredip huzur pompaladım ruhuma..
Oğlumun bayram hediyesi olan son model dijital fotoğraf makinesini kullan/ama/ma heyecanından kayıt hatalarını hoş göreceğinizi umduğum bir Çanakkale gezisi yapmanızı istedim..



Önce sizi selâmlamalıyım gölgemi düşürüp tarihe!
Aslında aklımdan geçen,
arkamdaki güneş saatine olsun "dur" diyebilmek!


torunum.. EYLÜL İMGE' m..
ecdadını öğreniyor..
tarihini öğreniyor..
kıymetini bilmek için!
***
VEEEE...
troy.... truva!!
filminde seyrettiğimiz truva atının
birebir aynısının sahile monte edilen hali.

 
Sonra Nusret gemisini ziyaret..


Oradaki defterde kayıtlı bir yazıyı yazmadan geçemem..
" Gemilerdeki seyir defterine  Jurnal denir..."Jurnal"  gemi seyirde, ya da limanda iken gemi ile alâkalı bilgilerin yazıldığı defterdir...
Geminin rotası, hızı, geldiği – gideceği liman, vardiya değişimleri, hava durumu ve diğer bilgiler not edilir...
Mesela, Kilitbahir bölgesi geçildiğinde;  "saat: 15:30 Kilitbahir geçildi" yazılır...

İstanbul Boğazı geçildikten sonra; "saat: 05:00 İstanbul Boğazı geçildi" yazılır...
Bu tüm dünyadaki boğazlar için aynıdır... 
ÇANAKKALE hariç..!
Çanakkale Boğazının seyri tamanlanınca  Jurnal'e;  "saat: 22:00, Çanakkale'den  ÇIKILDI".. 
Ya da; "saat : 22:00 Şehitlik Abidesi 2 milden selamlandı"  yazılır.
Çünkü bilirler ki,
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ..!"


Burada gördüğünüz
bulunan bir alman denizaltısının torpito dairesinin yarısı


                                       
burası çimenlik tepe..


Kalenin duvar kalınlığı 9 metre.. top mermisi duvar içinde kalarak patlamamış..
Ve orada bir çanak şekli oluşturmuş. ÇANAK KALE adının buradan geldiği söylenmekte.

Her şeyde olduğu gibi,
Mustafa Kemal Atatürk'e  borçlu olduğumuz 
bir şehir Çanakkale..
Diğer şehirlerimiz gibi..

Tüm Türkiye'm gibi..

 "Dur Yolcu"

diye yazıyor taşı toprağı şehit kanıyla sulanmış
karşı dağın eteğinde..
Durup bildiğim tüm duaları okuyorum..
VE.. Bugün 18 MART.. 
Bugün, 
benim de, 
yıllar önce şehit fetvası ile, 
 bir evladımı toprağa verişimin sene-i devriyesi. 

O nedenle, bitmek bilmiyor gidenlere seslenişim 
ve okuduğum dualar.. 


10 Şubat 2017 Cuma

"öylesine duygusal takılmalar" ... ... .... .... .... .... .... .... demişim ..

7 yıl önceki yazımı okudum az önce..
Aradan geçen yıllar, ne çok şeyi değiştiriyor Tanrım..

Günlerdir hiç bir şey düşünmeden penceremden dışarısını seyrediyorum.. Bomboş bir kafa ile!! Sanki elimde bir silgi var ve aklıma takılan ne varsa hemen anında siliveriyorum görüntüyü. Silmek uzun sürünce de yırtıp atıveriyorum hepsini hayalimde seyrettiğim denize!...

O sırada bir gemi geçiyor uzaklardan sisin altından zar-zor seçtiğim... VE, sanki o an bir fırtına kopuyor anılarımın denizinde.. dalgalar kabarıp yırtıp attığım sayfaları suratıma geri fırlatıyor ıslak ıslak!..

Bakıyorum böyle olmayacak, önce geçiyorum piyanomun başına.. deli gibi rast gele doğru/yanlış aklıma ne gelirse pedalın sonuna kadar basıp çalıyorum.. sonra,  her birini yeniden okumak için, buruşturduğum, göz yaşlarımdan ıslanmış sayfaları düzenleyip yeniden okuyorum kaldırmadan ya da gerçekten yırtmadan önce...

Ama .. O DA NE??? Yok hayır!!.. ben.. ben yazmış olamam bunları.. diye düşünüyorum O AN bana hiç bir şey ifade etmeyen bu yazılanlar için!..

Sonra... hiç etkilenmeden sanki bir başka kalemin dile getirdiği yazılar gibi düşünüp yeniden okuyorum arada bazı imlâ hataları görerek üstelik!! Dudaklarıma az bir şey, çarpık hüzünlü bir tebessüm yapışıp kalıyor.

Yıllar !! elinde kazma kürekle beklemiyor insanı .. ama o sınırsız sanılan duygulara vurdu mu kazmasını.. kürüyüp atıveriyor geçmişin çöpüne küreğiyle hepsini..

İnanın edebiyat parçalamıyorum.. En ufak bir duygusallık yaratmak çabası içinde değilim. Zaman zaman blog sayfalarımın geçmişine ziyarette bulunuyorum.. Yazdıklarımı aradan en az 6 - 7 yıl geçtikten sonra yeniden okumak ve öğrenmenin yaşının olmadığını ama unutmanın yaşa bağlı olduğunu yeniden öğrenmek hoşuma gidiyor..

Zira ZAMAN denen kahpe, insanın sadece bedenine indirmiyor balyozunu.. duygularını da törpülüyor .. anılarını savuruveriyor.. arada sırada yapmaman gerekenler geldiğinde aklına suratına tükürüyor..

Aynaya baktığın an ise, onun, "zamanın" en mutlu olduğu an!.. Çünki sadece o zaman onunla yüz-yüze gelebiliyor insan.. O nedenle bazı yazılarımda salaklığıma kızsam da, bazı şeylerin oluşacağını önceden hissedebilmiş olduğuma seviniyorum.

Ancak... çok ender olarak tam 7 yıl önce yazdığım bir yazımı sanki dün yazmışım gibi hissedince, aradaki duygu farkını "varsa eğer" yazan hariç, okuyan fark edeceği için sizlere yeniden sunmaya karar verdim.


***
Dikkat ettim, sınırsız coşkular ya da derin, dipsiz acılar yaşamayan insanların hayatında büyük çöküşler olmuyor. Yani, yaşamayı sadece bir görev olarak kabul edip çizdiği ya da çizilen sınırlar içinde kalan ve kuralların hepsine sorgusuz sualsiz uyan insanlar için coşku ile delilik arasında pek bir fark yok..

"Huzur" denince, genelde nedense akla çarşaf gibi denizde süzülen beyaz bir yelkenli gelir.. İz bile bırakmadan süzülen bir sessizlik!! Eğer batma tehlikesi yaşamamış, dalgalarla boğuşmamış, korkunun elini tutmamış ve acıyı göğüslememiş iseniz, bilin ki, o görüntü, sadece bir manzaradır. Huzurun ne olduğunu gerçekten bilen ise, dümende olandır, o fırtınayı yaşayan ve atlatandır. Yani hak edendir!.

Akıl yaşta değil baştadır diyenler eminim kendilerince haklıdırlar.. Benim de haklı olduklarını düşündüğüm zamanlar yok değil. Ama çelişkilerim var.(her konuda olduğu gibi!!) Gün be gün azalacağına artmakta üstelik!  Biliyorsunuz, hata yapmak, insana yol-su- elektrik olarak olmasa da tecrübe olarak geri dönüyor!.. Onun için hatalarından dolayı insanın kendini küçük görmesi de söz konusu olmuyor bu nedenle..

Amma velâkin bazı erdemleri vardır insanın, bozulmadan saklanmasına özen gösterilen.. Feragat sayfasına hiç not düşülmemiş olan.. Ben onlardan bahsediyorum.  Yoksa, insan kendi görgüsünden, kalitesinden  ve insanlık düzeyinden ödün verirse ancak,    bu onun kendi gözünde küçülmesine sebep olabilir.

Bu nedenle bugünlerde yaşamakta olduğum çelişkilerimde çok zorlandığımı hissediyorum.. ve bu derece yıpratıcı üzülüşüme katlanamıyorum..

Ama bir tesellim var... Yok hayır orhan babanın şarkısından bahsetmiyorum!!  Gerçekten bir teselli bu.   
Size de öğüt olsun!

Bir şey yitirilmişse, hiç üzülmeyin..
Çünki artık hiç eskimeyecektir!
Ve tek tesellisi budur!


6 Şubat 2017 Pazartesi

Bugün özel bir gün..

 
Nice güzel yıllarını,
eşinle ve evladınla
sağlık + varlık
içinde yaşamanı diliyorum kızım..
 
 
annen 

14 Ocak 2017 Cumartesi

SESSİZ BEKLEYİŞ!






Bunun lâmı cimi yok!
Yazacaklarımı, ya yaptınız,
ya halen yapmaktasınız,
ya da MUTLAKA bir gün
zamanı geldiğinde yapacaksınız!..  

Aslında yapmak eylemini kullanmamam gerekir.. yani “düşünmek” mi demeliydim acaba ? Aman neyse ne!
Sizler zaten daha okumaya başlarken ne demek istediğimi sözü nereye getireceğimi anlayacaksınız.. Hatta, "acaba beni mi anlatıyor" diye düşünenleriniz olacak!!


Aranmak..
aranmayı beklemek..
ve tam kalbiniz kırılma noktasındayken, içinizdeki boy aynasında geçmişteki kendinizi seyretmek!!

Yani hem suçlu hem güçlü konumundayken, hem hakim hem savcı durumuna dönüvermek.. Hem haklı olduğunu düşünüp hem de haksız oluşun şamarını yemek!!

İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşırlar.. Bunu ben keşfetmedim. Bu, doğanın bir kanunu.. Çocuklaşmak bedenin şekil değiştirmesinden çok, ruhun çocuklaşması bence.. Yani ilgiye odaklı olmak.. aranmayı beklemek.. evlatları tarafından, dostları tarafından (varsa tabii)..

Sonra, kendisini hep haklı bulduğu bütün geçmiş uygun adım marş şeklinde geçmeye başlayınca gözlerinin önünden ve durup dururken geçmişteki olayların içinde bulunca kendisini, kaçacak delik aramak!..


Mesela… Bayramlarda (ki geçmişte en önemli günlerden biridir) anneni veya babanı arayıp aramadığın geliverir aklına.. ve hemen içindeki pespaye avukat duyguların yoğunlaşmadan seni sana müdafaa etmeye başlar.. “sen o şehirde değildin takma kafanı” der.. Aslında O ŞEHİR'de olduğun zamanları hatırlayıp kendini yine yargılamaya başladığında, o yalak avukat tekrar araya girer ve “takma kafanııı.. çocukların küçüktü” der!.. veya,“kocan huysuzun tekiydi…” .. ya da “sabahın köründen akşamın ezanına kadar işten eve evden işe koşarken seni arayıp soran mı vardı???” gibi o an için senin rahatlamanı sağlayan sözler söyler..
 .. Gözlerini kapatıp arkana yaslanırsın.. ve kulağına dolan suyla irkildiğinde ağladığını fark edersin ..

"ARANMAK, Yaşlının tek gıdasıdır"  diye bir kitap yazmayı düşünür!!..
Herkesin,  bir gün gelip okuduklarını hatırlayacağına emin olduğu bir kitap! 



4 Ocak 2017 Çarşamba

ve .. BENİM HİÇ DEĞİŞMEYEN YENİ YIL MASALIM..

BENİM YILBAŞIM,
4/OCAK.. 
ÇÜNKİ BUGÜN
BANA BİR HEDİYE VERDİ
O İLAHİ TESADÜF!!
Bir sepete girecek kadar büyüdüğünde ..
büyüdü zannetmiştim..

hele hele 8 aylık olup
arabasıyla okuluma götürebildiğimde
ohh ele avuca geldi işte
büyüdü çok şükür dediğimi hatırlıyorum..

SONRA...
asıl şimdi büyüdü.. diye düşünmüştüm
bir yaşında yürüdüğünde..

ve sadece bana, özel öpücüğünü verdiğinde!
hele bir de konuşmaya başladığında
tamam işte artık büyüdü demiştim
"ann-nne" derken dilini damağında şaklattığında.
 :)
Bilemedim bir anne için
çocuğunun kaç yaşına gelirse gelsin

büyümeyeceğini!!..
Ama yine de,
okula başladığında,
bir de sınıf başkanı olduğunda(!),
artık büyüdü oğlum diye düşünüyordum
bu fotoğrafı çekerken!!!
zaman zaman
okuldan dayak yiyerek eve dönmeye başlayınca, ve
"oğlum senin yarın kadar çocuktan dayak yenir mi?"
diye sorduğumda
 "ama o benden küçük anne nasıl döverim?"
diye cevap alınca,
çareyi dövüş tekniğini değil de

korunma tekniğini öğreten "tekvando"
kurslarında aradım.
Verdiğim en isabetli kararlardan biri idi.
 
sonra...
artık büyüdüğünü ispat etme zamanının
geldiğine inandım.. !! 
ve sanki bir çırpıda bitmiş gibi,
tek tek biten okullarının
sonuncusuna kep fırlatıp veda ettiği gün..
büyüdüğüne kesin inandım.
Hacettepe açık hava kampüsünde
konser verdiklerinde oradaydım..
Değişik açılardan
sahnede fotoğrafını çekerken ağlamıştım.. 
taaa ki, Sivas Temeltepe' deki yemin törenine kadar..
Hep çocuk gibi düşünüp seslendiğim oğlumun
bu fotoğrafını çekerken
gerçekten büyüdüğünü görmüştüm!!!..
Sonra bir gün..
bir dünya güzelinin kolunda,  ayrılıverdi yanımdan..
 
ve kısa bir süre sonra,
büyüsün diye emek vereceği minik bebeğin,
 ... bir başka dünya güzelinin babası oluverdi..
Şimdi ben artık büyüdüklerini  kabul etsem de,
hâlâ gözümde "çocuk" olarak kaldıklarını,  
onlara başka nasıl anlatabilirim,
"ne çabuk büyüdü de okula başladı"
diye gözleri dolu dolu olup bu pozu verenlere??

Daha DÜN gibi sizin için biliyorum..
 gözleriniz yaşlı ilkokula teslim edişiniz.. 
Ve şimdi ne çabuk büyüdü diye
gururla ilkokuldan mezun oluşunu kutlayışınız..
Biliyorum.. buradan mezun olduğunda,
 "artık büyüdü kızımız" diyeceksiniz ..
 
Bugün 4 Ocak..
Nice mutlu yıllara ve sağlıklı yaşlara
Oğlum.. Burağım..
Güzel eşin Hande ve
dünyalara bedel kızın Eylül İmge ile..

annen.





 

21 Aralık 2016 Çarşamba

Yaşlanmayan duygular..

Ne sevmenin yaşı var.. 
ne de hayâl kurmanın !!!..
 
 
 
Sevmek.. sevebilmek… Tanrının, sevdiği kullarına hediyesi.. Mutlaka karşı cinse duyulması da gerekmiyor.
Ya da mutlaka sevdiğin veya sevdiğini zannettiğin kişiye kavuşman, onunla sevişmen de gerekmiyor.. 
Sevmek, evet sevmek!! Tanrının, yüreğini pırıl pırıl yarattığı kullarına bir armağanı!..

Tanrıyı sevmek ya da doğayı sevmek değil yazmaya çalıştığım.. Evet biliyorum pek çok çeşidi ve pek çok şekli var bu duygunun.. Siz, sadece şunu hiç unutmayın:
Kıymetini bilmeyenlerin veya yanlış değerlendirenlerin elinde paçavraya dönen bu duygu, aslında sadece onun kıymetini bilemeyenlerden intikam alır, onu yaşayanlardan değil..

Mutlaka karşılıklı olması da şart değil bu duygunun.. Karşılıklı olanda, kavuşma ihtimali vardır mutlaka ama hayâl ettiğin, hayâlini kurduğunda da pek çok kavuşma çeşitleri vardır .. Ayrıca gerçeğinde, o muhteşem duygunun içine sinsice giren “arzu” o duyguyu sonunda eritir çürütür.. maskara eder!.. Oysa senin, hayâlinde, sıfatlar eklediğin, bir şablon yaratıp yücelttiğin, yanında veya uzağında olsun hatta gerçekte veya hayâlinde yaşasın, o emsalsiz kişiyi düşünmek ne kadar güzel ve temiz bir duygudur!!

Ona çeşitli kaftanlar giydirip, (hayâlindeki gerçek bir kişi de olsa) onu istediğin karakter kalıbına sokup seni incitemeyecek veya senden bir beklenti içine giremeyecek bir kişilik yaptığında… onu özlediğinde.. onunla her derdini düşünceni ve arzunu paylaştığında huzur duyarsın..

Hatta istersen onunla fikir münakaşalarına da girebilirsin hatta düşüncelerinizde ters düşüğünüzde kavga da edebilirsin.. Sonra ... kapı çalınır.. veya telefon çalar... yalnızlığına geri dönersin..

Aradan bir süre geçer, yalnızlık yüreğine batmaya başladığında.. aklına “O” düştüğü an, onun karşında belirivermesini seversin.. Dinlediğin bir şarkıyla bile yeniden duygularını harmanlamasına hayran olursun..

BU yazmaya çalıştıklarım, kendimce anlatmaya çalıştığım yalnızlığın, romanımsı anlatımı aslında.. Şimdi bunun tamamını değil de, bir kısmını bile bir daktıra (!) anlatsam, sizce teşhisi ne olur dersiniz???



Yoksa içinizde dr. mı var?
 

 

13 Aralık 2016 Salı

Geçmiş zamanın, geçmeyen tarihleri..


Batıl olmak nedir bilir misiniz?

Doğru ve haklı olmayanmış..

Çürük, temelsiz, asılsızmış..
Ve, "Geçersiz!" diye noktayı koymuş lügat!!

Annem, PEK ÇOK konuda o konulara akılcı bir yaklaşım sunmasına karşın, batıl inançları olan bir insandı.. "Bir inançtır ve kimseye bir zararı olmadığı sürece de kimseyi ilgilendirmez" derdi.. Babam da, (bizlere göre kavga, onlara göre fikir tartışması) batıl olmanın geçersizliği konusunda annemce hiç geçerli olmayan örnekler sunardı.. "Mesela yola çıkan birisinin arkasından su dökmek bir inançtır ve kimseye bir zararı yoktur" derdi annem.. Babam da “su israfı” der keser atardı.. annemin "ruhsuz" deyişine de "batıl" diye cevap verirdi.. Kafalarımızı bir sağa bir sola döndürüp sesimiz çıkmadan izler sonra kendi aramızda kim haklı kim haksız kavgasına tutuşurduk..

Ben pek çok konularda batıl inançları olan bir insan olmama rağmen yine de babama hak verirdim, konu fareleri öldürmek günahtır konusuna gelip dayandığı için!!

Uyanık ve okumuş bir kadındı annem ama konu tarih olarak ayın 13üne gelip dayandığında… akan sular dururdu. O gün biçki biçilmez.. yola çıkılmaz.. bir işe başlanmazdı.. aynı şekilde Salı günleri de uğursuz bir gündü annem için.. işlerinin ters gittiği hiçbir işinin rast gitmediği bir gündü annem için Salı günü ve o gün asla temizlik yapılmaz yemek pişmezdi.. Babam "İstanbul salı günü fethedildi nasıl uğursuz olur o gün?" der dururdu konu açıldığında.. ama kendi söyler kendi dinlerdi..

Bir gün üst kattaki gardırobun rafında duran kuran' ı getirmemi istemişti annem gidip getirdim. Getirirken de  arka sayfalardaki el yazısı notlar takıldı gözüme. Arapça harf mi rakam mı anlayamadığım bir sürü yazı vardı. Anneme sorduğumda bunlar ne diye “babamı kaybettiğim tarih” demişti. Sonra bir gün o tarihi kayıt edip tarih hocama sormuştum "13 teşrini-sani"  diye cevap vermişti..

Her çocuk, annesi ölene kadar çocuktur! denir..
Keşke çok uzun yıllar çocuk kalabilseydim!..
Keşke, çok genç yaşta derdimi-sevincimi- notaların tınısını- şükranımı paylaşabileceğim insanı kaybetmeseydim.. 


Ve .. keşke bir cevap bulabilseydim, ya da bir cevap verebilen olsaydı  o yıldan bugüne dek, o sorduğum sorulara bir cevap!..


 Keşke giderken bile düşüncelerinde haklı olduğunu kanıtlar gibi 13 aralık Salı günü bizleri terk edip gitmeseydin dağın ardına Annem..






Bir buruk gülüşle dudaklarında,
bura bura yüreklerimizi
bırakıp gittin bizi annem..

İyiliklerine karşılık buldun mu?

Hep oturdun yıllardır
yürümeyen ayaklarınla..
Olman gereken cennette

koşup yoruldun mu?

Bilinmiyor,
umulanların nerede bulunduğu;
sen, hak ettiğin güzellikleri

gittiğin yerde buldun mu?

13/Aralık- Salı 





11 Kasım 2016 Cuma

Kafamın tasındaki buruşuk..


Yıllardır kelime oyunları ile süslediğim, evirip çevirip tek bir kelimeye, taşımakta zorlandığı onlarca anlam yüklediğim sözcüklerim.. 

Her kalıba soktuğum, çok ender insanın bilmece çözer gibi zekâsı ve duyguları ile cümle aralarına sıkıştırdığım gerçeği bulup çıkardığı o yüklü cümlelerim.. 


Asla evirip çevirip süslemeye çalışmadığım, aklımdan geçer gibi, içimden geliş haliyle.. yüreğin odalarında gizlediğim kişilerle konuşur gibi, ama her okuyana hitap edilip anlatıldığı zannedilen sır yüklü kelimelerim..


Yavaş yavaş terk ediyorlar beni.. isimler! İntikam alır gibi.

Hatırlatmaya zorladıkça da beynimi, sanki inadına kapatıyor hafıza denen gayya kuyusu kapılarını..

Belki de çok uzun zamandır tek başına yaşamamın sebebidir diye düşündüm önceleri.. Kendimi avutma çarem değildi bu, çaresizliğimdi belki böyle düşünmeme sebep..

Sonra yazdıkça.. yazmaya devam ettikçe ve en önemlisi yazarken kelimelerimi bulmakta HİÇ zorlanmadıkça , beni terk eden isimlere - kelimelere de kafamı takmamaya başladım.. 


 Ancak, bir şey anlatmam gerektiğinde, ister telefonda olsun bu konuşma ister karşılıklı.. ki anlatım şeklimin akıcı olduğunu ve beni hiç zorlamadığını bildiğimden, tam konuşmamın ortasında zınk diye durup söylemek istediğim ismi, kişi veya neyin adı olursa olsun hatırlamakta zorlanınca, hatta hiç hatırlayamayınca, yalnızlığımı daha çok sever oldum!.
Kendi kendime konuştuğum zamanlar, genelde kurgulamış olduğum bir konuyu anlatıyor olduğumdan ve hemen kaleme aldığımdan, “şimdi şu an olduğu gibi” kısa duraklamalarım olsa da, o unuttuğumu zannettiğim ismi hatırlamamda zorluk çıkartmıyor nedense kafamın tasındaki buruşuk!!.

Ama, seyrettiğim bir filmin adı… gezdiğim ve özel bulduğum bir şehrin veya mekânın adı.. tavsiye etmek istediğim bir ilacın ya da çok ender olsa da beğendiğim bir dizinin adı.. Ve.. önemsediğim bazı arkadaşların isimleri takıldığı an zihnimin eşiklerine, oradan geçmesi artık pek mümkün olmuyor..

Ancak bunlara, yani o eşiklere takılmaya, yakın bir geçmişte kullandığım bir ilacın .. sevdiğim yıllarca kullandığım bir parfümün, giysimin ve eşyalarımın alındığı mağazanın.. çok mükemmel pişirdiğim yemek tariflerimin ve gittiğim pek çok şehirlerin isimleri de eklenmeye başlayınca… kabullenmekte zorlansam da, sonuna yaklaştığımı zannettiğim 6.yı (!) bitirmek pek mümkün olmayacak gibi!! 


Hani "kafamın tası attı" diye bir tabir vardır.. benim tasın başına sık gelir bu.. hele de bugünlerde!! O tas attığında içindeki buruşuk sıranın kendisine geldiğini anlamakta gecikmiyor ve tası geçiriveriyor yine yeniden yerine.. Şimdilik!!

 Adı, tıpta her ne olursa olsun unutkanlığın,

ister eğreti dursun teşhis o bedende,
isterse cuk otursun yaşam lügatine.. 

Zor zenaat şu yaşlılık!..