22 Nisan 2013 Pazartesi

'MASAL ŞEHRİ' ne yolculuk...

Sizlere,
bir masal anlatmak istiyorum bugün.. 
Masalın adı,
PRAHA..

Uçaktan feci tırsmama rağmen, gidilecek masal ülkesinin heyecanı ve ondan daha çok ön koltukta oturan bir meleğin elimi tutması ve  oğlumun yanımda oluşu, beni işte böyle pişmiş kelle görünümünde rahatlattı üç saat boyunca!!
Hoşgörünüze sığınıyorum
çünki çok uzun olabilir anlatacaklarım .
 
Bir varmış bir yokmuş..
Adı, gerçekten "masal şehri" olan
bir kent varmış.. 


Çek Cumhuriyeti'nin başkenti ve en büyük şehri... Geçmişte Çekoslowakya’nın da başkenti olan... Vltava nehri üzerinde 1.2 milyon nüfuslu.. 300 bin kişinin resmi kaydı olmaksızın yaşamakta olduğu... II. Dünya savaşında pek zarar görmeyen; “altın şehir” “Doksanların Sol bankası” “Masal şehri” “Şehirlerin anası” ve “Avrupa’nın kalbi” gibi isimlerle anılan PRAG !..

Benim için ise, PRAG, hayırlı evlât turu' nun yapıldığı rüya gibi bir yer..! :) Oğlumun A’dan Z’ye kılı kırk yararak hazırladığı ve mükemmel bir programı uyguladığı, sürprizlerle dolu, unutulması mümkün olmayan bir gezi.
Old Town’da muhteşem kelimesinin sönük kalacağı bir apartotelin en üst katındayız.. üç odalı, muhteşem banyo ve mutfağı olan ve içinde yok, yok! olan bir evde kalıyoruz.. Yaşadığımız evi ve gezdiğimiz yerleri sizlere resimleri ile anlatmak en iyisi..
 
 
Burası  5.katta bir çatı katı. Odaya ilk girdiğimde beni en şaşırtan, tavanların 4m. yüksek oluşu ve pencerelerin de tavanda oluşu idi.
Eve giriş buradan



Salon
imgeyle benim yatak odamız..

çocuklar ve yaşlıların(!) yorulup
pestil gibi yatağa yapıştığı diğer yatak odası!.:)
(allahtan benim görüntümü çekmeyi akıl eden olmadı)
benim evimde olmayan
her türlü elektronik aletin olduğu Mutfak
ve duvarları yere kadar ayna olan Banyo!!
ve etrafımda krizantemler!!..
En çok ilgimi çeken yerden başlamak istemiştim anlatmaya ama, aman allahım bir kavga bir gürültü koptu kafamın içinde.. Biri “ben” diyor.. diğeri “geri dur” diye öne geçmeye çalışıyor.. En iyisi ayırım ve sıralama yapmadan, gezme sıramıza göre anlatmak..

 
Prag denince akla gelenlerin başında ve de hemen evimizin yanıbaşında olan Astronomik Saat le başlamak istiyorum. Burası, “Astronomik Saat Kulesi” veya tam adı ile “The Prague Astronomical Clock, or Prague Orloj”

Burası da, saat kulesinin tepesi..

Hikâyeye göre Charles Üniversitesi’nde profesör olan Hunuş Usta yapmış bu saati. Amacı, Kutna Hora şehrindeki Kemikli Kilise’de olduğu gibi insanlara bir mesaj vermekmiş.  “Herkes bir gün geldiği yere geri dönecek yani bir gün toprakla özleşip ölecek!” miş mesajı!..

Saati yapar yapmaz dünyanın en önemli adamı haline gelmiş. Kral’dan daha fazla adı duyulmaya başlamış çünki, Avrupa’nın her yerinden insanlar Prag’a sadece ve sadece saati görmek için gelmeye başlamış. Zamanla Hunuş Usta’ya başka ülkelerden de teklifler gelmiş fakat Hunuş usta bu teklifleri reddetmiş. Bu teklifler Kral’ın kulağına kadar gidince de, Kral, Hunuş Usta’nın saati başka bir Ülkeye de yapmasını önlemek için onun gözlerine mil çektirmiş!.



Kör olan Hunuş Usta da kendini kulenin tepesinden iç kısımdaki saatin mekanizması içine atıp intihar etmiş.
Amacı saati bozmakmış ve saatin tüm aksamını parçalayıp bozarak intikamını almış. Saati 50 yıl kadar çalıştıramamışlar. Daha sonra başka bir saat ustası onarmaya muvaffak olmuş.
Hunuş Usta’nın saati, Güneş’in, Dünya’nın ve Ay’ın konumlarını gösteren astronomik bir saat. Saatin dış tarafındaki rakamlar İbranice. Bu, Babil saatini göstermekte. Hunuş Usta, (saati Eski Şehir Meydanı’na yaptığından, meydanın bir paraleli de Yahudi mahallesi olduğundan) Yahudilerin nüfusunun fazla olduğu bir bölgede onları ezmemiş, onlara da bir jest yapmış ve Babil saatini de kendi saatine eklemiş.

Saatin etrafında ikisi sol tarafta ikisi sağda 4 tane kukla var. Bu kuklalar insanlara neleri yapmamaları gerektiğini anlatıyor. Soldan en baştaki, devamlı olarak elindeki aynada kendine bakıp, “kendini beğenmişliği sembolize ediyor. Onun yanındaki kukla, elinde altın torbası olan bir Yahudi “cimriliği” sembolize ediyor. Öbür taraftaki kukla ise bir iskelet; elindeki çanı çalarak herkesin bir gün öleceğini söylüyor ve “yaşama karşı isteksizliği” anlatıyor. Sonuncu kukla, elinde mandoline benzer bir müzik aleti bulunan ve Osmanlı yeniçerisine benzetilen adam da; “gece hayatına ve sefahate düşkünlüğü” anlatıyor. Kısacası bu kuklalar, kendini beğenmiş, cimri, yaşama karşı isteksiz ve sefahate düşkün olmayın diyorlarmış.

Saatin altında da insanlara yapmaları gerekenleri anlatan 4 kukla daha var. Bu kuklalar da, bilime, adalete, astronomiye ve eğitime önem verme konusunda insanları uyarıyorlarmış.

Her saat başı, İsa’nın 12 havarisi de saatin sol ve sağ tarafında bulunan iki pencerenin önünden geçerek ufak bir gösteri yapıyor ve horozun ötmesiyle gösteri bitip yeni bir saat başlıyor.
             kuleden bakınca da  şehir böyle görünüyor..

 Müzeler..

                                               Franz Kafka müzesi
 
                                                  Çikolata müzesi

 
            sex müzesi                   balmumu heykel müzesi

                                             işkence müzesi

Köprüler… 
Mimarı Peter Parler olan Karlův Köprüsü, Kral IV. Karl tarafından yaptırılmış. Yapımı 1357-1400 yılları arasında tamamlanmış. 516 m uzunluğunda, 10 m genişliğindeki köprü, yaya trafiğine açık ve şehrin turistler tarafından en çok ilgi gören yeri. Charles Köprüsü Çek cumhuriyeti'nin Prag şehrinde ve Vitava nehri üzerinde. Köprü 16 adet kemer kalkan üzerine oturtulmuş.Üç köprü kulesi tarafından korunuyormuş.
 
Barok stilinde olan 30 heykel ve heykelcik ile dekore edilmiş. Köprünün iki ucunda birer kule ve köprünün üstünde 30 tane heykel var. Aziz John Nepomuk heykeli, en ünlü olanı.



köprünün üç kulesinden biri.

ve  ünlü Charles köprüsü
botların ve teknelerin altından geçerken 
birbirlerini  geçme yarışı yaptığı köprü.
 kanallar
venediği anımsatıyor..
 
 üzerinden tramvayların geçtiği demir köprü
charles köprüsünün nehirden görünüşü
 demir köprünün yakın görüntüsü

Kale..

Charles köprüsünün son kulesi..
Ve kaleye giriş..
 
 
Prag Kalesi de (Çekçe: Pražský hrad), Çek Cumhuriyeti’nin başkenti Prag’da yer alan bir kale. Bohemya ve Kutsal Roma İmparatorluğu kralları gibi, Çekoslovakya ve Çek Cumhuriyeti devlet başkanları da bu mekânda ofisler bulunduruyorlar.

Dünya’nın en büyük kalelerinden birisi olan Prag Kalesi, Guinness Rekorlar Kitabı’na göre de dünyanın en büyük antik kalesi olan Prag kalesi, 570 metre uzunluğunda ve 130 metre genişliğinde.

1918 yılında bu kale yeni kurulan Çekoslovakya Cumhuriyeti’nin devlet başkanlığı sarayı olmuş. Kraliyet Sarayı ve bahçeler Slovenyalı mimar Joze Plecnik tarafından restore edilmeye başlanmış, 1936 yılından itibaren bu görevi Pavel Janak üstlenmiş.



 
İkinci Dünya Savaşı sırasında Nazilerin Çekoslovakya’yı işgal etmesinin ardından bu kale işgal kuvvetleri komutanı Reinhard Heydrich’in idare merkezi olmuş; işgalin sona ermesinden sonra Soğuk Savaş boyunca komünist hükümetin idare ofisleri olarak kullanılmış. Çekoslovakya'nın dağılmasından sonra da bu kale Çek Cumhuriyeti’nin Devlet Başkanlığı Sarayı olarak kullanılmaya başlanmış.


Kaleye yürürken geçilen küçük Mahallerde, eskiden adres tarif ederken evlerin üzerinde kullanılan semboller göze çarpıyor. o semboller içinde oturan kişinin mesleğine göre seçilirmiş. 




 
 
 
                   

   Katedraller.

Fotoğrafların güzel olanları oğlumun çekimi..  Bunlar ve daha pek çokları gibi.. Arada benim çektimlerimi de fark edebilirsiniz.. boynuz/kulak ilişkisini hatırlayarak!! :)
Burası katedralin içi. Kaledeki katedralleri gezerken insan gözlerine inanamıyor.. Pek çok yerlerde sadece seyredip hayale dalıp fotoğraf çekmeyi unuttuğum oldu.. Katedral’in içindeki vitraylara da hayran kalmamak mümkün değil. Hristiyanlar, dini hikâyelerini resmetmek için bu sanatı geliştirmişler. Yasak, günah demeden Tanrısal sevgiyi sanat yoluyla dile getirmek zaten başlıbaşına bir sanat!.

Hem de... nüfusunun %65'i  ateist olan bir ülkede..
tavandaki avizenin Burak gözüyle sunulması..
 
Viladislâv Sarayı



 
Saf gümüşten işlenerek yapılan
Aziz Jan Nepomucky' nın mezarı
Kilise orgunun çalışıp çalışmadığını bilmiyorum..
Ama görüntü muhteşem.
katedraldeki mezarlardan biri..
kafam hep böyle havada..
 rahibe teresa mı demeli...
meryem mami mi??
 sandukadaki azizin kemikleri!!..
insanlara bir mesaj vermek istenmiş
ne olacakları hakkında..
acaba girsem mi diye düşündüm..yediğim her haltı anlatsam!!! yiyemediklerimi, aklımda kalanları da eklesem???? Nasıl olsa ne dediğimi anlamaz diye düşünüp..
Sonra, perde aralığından papazın suratını görünce vazgeçtim!! :)
 Hani söyleyecek söz bulamaz ya insan
 çok mutlu olduğunda.. İşte ben de öyle..
Bırakın duygularımı anlatmayı,
görüntüye bile yazabilecek kelime bulamıyorum..
Öylesine muhteşem herşey..
Boynumun ağrıması çok doğal!

 
   Geberdik yorgunluktan ama daha gezecek çook yer var..
Kale içinde "deli kuyusu".. herkes adak adayıp taş atıyor.. Ben atmadım.. adağım olmadığı için değil.. bir tek benim adağım olur da dünya çapında tescilli bir deli olurum diye korktum.. ne olsa şu an "yen" içinde!! :)
ve katedralden çıkıyoruz..
Ama kale içinde çok çok enteresan olaylar gördük..
kare kare  resmettik..
Daha sırada onlar var..
kale içi
şimdi biraz mola!! 
 
Burası Oyuncak Müzesinin girişindeki büyük bahçe.. Sağlı sollu çay bahçeleri var. İmge annesiyle 5 katlı müzeyi gezmeye gittiler. Biz de bu heykelin karşısında bir boş masa bulup oturduk.. Kimininki 'altın' olsa da kıymeti bilinmiyor kiminin de 'teneke'sine sürülecek aklı yok ama ülke idare ediyor diye konuşup gülüştük dünürümle..
Derken.. bir kalabalık grup geldi..
 
A-aaA-A-Aaa o da ne???
 her gelen..
 "aman allahım"
pozundaki erkeklere aldırmadan..
 yüzünü kapatıp..
bazıları sadece "elini" tutup..
bazıları alenen mutlu pozlar veriyor.. Sonra anladık ki burası bir adak yeri.. çocuğu olmayanlar.. ve tabii çocuk sahibi olmalarını sağlayacak organı bulamayanlar gelip bu çeşmede,  ay pardon bu heykelde adak adıyorlarmış!!..
Kimi sadece elini tuttu.. kimi "altın" olanı!! kimi yüzünü kapattı kimi gözünü.. etraftaki erkeklerin bazıları çenesini sıka sıka geçti gitti.. bazıları "başıma gelenler" diye kafasını tuttu. Çoğu görmemezliğe geldi.
Ben de (çenemi tutamayıp)  o sırada poz veren çok ÇOK çirkin bir kıza bakıp,  elinle değil ağzınla .. kuş tutsan bu suratla koca bulamazsın dedim.. Birden önümüzde oturan yaşlı bir karı kocanın attığı kahkahalar ortalığı çınlattı.. gülenlerin sayısı artınca diğer grubun Türk olduğunu anladım.. ve ortalıktan toz olan oğlumu aramaya koyuldum :))))

SANAT...
Prag'da kuklacılık
çok önem verilen bir sanat dalı.
kuklalarla sunulan tiyatro
ve yine kuklalarla icra edilen opera


İmge nin istediği ve beğendiği tek oyuncak da bir kukla oldu.. Yol boyu onun saçlarını taradı dans ettirdi ..


Heykeller...




Prag'ta heykelin olmadığı hemen hemen hiç bir yer yok.. Sokaklar.. her köşe başı.. bütün evlerin çatıları.. binaların girişi .. köprü üstleri.. bahçeler.. sarayların her tarafı.. hatta son derece sıradan bir çay bahçesi bile heykellerle bezenmiş süslenmiş..
Böyle sanatın içine tüküren, suratına tükürülecek bir kişi olmadığı için de bu ülkede, heykeltraşların sanat gösteri merkezi olmuş Prag..
Franz Kafka heykeli
Şair Neruda heykeli
 
Ünlü Çek müzisyen
Antonia Dovorjak
 
Hemen hemen tüm evlerin kapıları damları balkonları duvarları heykelle süslenmiş.. Ve pek çoğu üryan!! İ nokta gelse Prag'a  caddeler tükürükten geçilmez diye düşünürken Recebin rahibesi ile buraya geldiğini hatırladım.. "neuuzubillah..." !!Tam kâfir ülkesi.. ateist... bi de üstelik!.. adama sormazlar mı o zaman ne işin var bu ülkede diye???
 
 

 
              
Bu da, heykellere can verecek olan güzel ! 
 
        VLTAVA nehrinde
        tekne gezintisi

Herkes teknenin üst katını tercih etti.. Alt salonda tek kişi yok barmenden başka.. Tam bana göre.. Ne, car car avazları çıktığı kadar bağırarak konuşan İtalyanlara ne de esen rüzgâra tahammülüm var.. Teknenin burnu tamamen cam.. Bazen aklıma gelenleri uzaklaştırana kadar, fotoğraf çekemeden uzaklaşan görüntüler oldu.. Yakalayabildiklerim bunlar..
                   
 


köprünün altından geçerken,
köprülerin altından akan sulara ilişti gözüm!!




         
                    
 
 

bisikletleri ile gelip kaçamak yapan gençlik!
ve onları seyreden kuğular!




                        



 çaktırmadan beni kontrole gelen oğluma
 
 enteresan bulduğum yerleri gösteriyorum..
O, beni enteresan buluyor!!Haksız da sayılmaz bu yaşta böylesine öğrenme isteği ile dolu yorulmayan bir beyin!..
 
benim çifte kumrularım..
 
Şerefinize!
 
                  PRAG Pazarı..
Yol trafiğe kapalı demek oluyor bu beton çiçeklikler yola konduğunda.. Çünki bu yolun sonunda "pazar" var..
Ben gerek ülkemde, gerekse gidebildiğim yurt dışı gezilerimde bu kadar temiz bir şehir görmedim.. İnsan bir tek çöp görmez mi sokakta? Üstelik ne çöpçü ne çöp arabası ne de koku var... çirkin ve pis olan hiç bir şey yok.. araba da yok.. tek tük geçenlerin haricinde.. Korna sesi duymadım hiç. trafik polisi de yok zaten.. görevli pozunda, ya da kıyafetinde bir allahın kuluna rastlamadık.
Pazarda ürünlerini satmak için bağıran da yok!! :) Yerlerin temizliğine hayran olduk.. pazar kurulmuş ne ararsan var ama çöp yok!!
Ben, insandan eşyaya kadar çarpık olanlardan rahatsız olurum. Oğluma kalsa bende simetri hastalığı varmış..  Düzeni ve düzgün olanı sevmenin neresi hastalık??
Şu meyvelerin sunuluşuna bakın. Sebzeler bile sıralanmış olarak duruyor tezgahta.
 
 kültür ne kadar önemli insan topluluğunda..
Oldum olası, pazar ları sevemedim..
Yani bu zamana kadar pazara gidişim 3-4 keredir 
tüm gezdiğim şehirlerde..
Zaten burası da açık hava müzesi gibi!! :)
 
 


Sokakları arşınlama..

Bu sabah yağmur var... İstanbul'da..
değil Prag'da!
 




kendimizi bir kafeye attıp yağmurdan kaçışanları seyrederek
güne tatlı başlayalım dedik!!





 
 Böyle herkes kendi aleminde oturup saatin 12 olmasını   beklerken(astronomik saatin marifetlerini görebilmek için) Oğlum sürprizlerine bir yenisini ekleyip kayınvalidesinin yaş gününü hatırlayarak ona sembolik bir pasta ısmarladı.




altta, "hele bi benimkini unut" bakışı!!!
:))  
 
Yorulunca şehir turu yapılıyor bu arabalarla.. hem dinleniyorsun hem de gidemeyeceğin yerleri görmen mümkün oluyor..
Her cadde her meydan hatta her sokakta bile muhteşem müzik yapan sokak müzisyenleri var.. şaşmamak mümkün değil.. cazdan bluesa kadar.. yerel müzikten klâsik müziğe kadar.. Hak ettiklerini düşündüğüm kadar olmasa da hepsinin çorbasına bir tutam tuz ektim.. :)  
 Bu iskoç beni 30 yıl öncesine götürdü..
gözlerim buğulu dinledim..
30 yıl önce yine iskoçların müziğini dinlemiştim..
Yılların bariz tahribatı değil gözlerimin isyanına sebep..
O güzel yılları tahrip edene tahammül etmiş olmam! 
 en iyisi kötü anıların önüne bir duvar çekmek!
Bu duvar, orijinal bir boyama tekniği ile
kabartma görünümü verilen bir duvar..
 
 Birden, pencereler dikkatimi çekti. Daha doğrusu Prag'daki evlerin tüm penceleri önündeki çiviler!!
Sonra öğrendik ki bu, güvercinlerin ve diğer kuşların pencere içlerine konmasını önlemek içinmiş.. 
Zaten, güvercinlere yem vermek veya yediğin bir şeyden koparıp atmak da yasak.. 
 
Ben boy sırası dedim.. İmge, "bremen mızıkacıları" dedi.. Aayy sen horozsun o zaman dediğimde "hayııııııııır" diye tepki verdi.. Sebebini sordum, "o zaman annem eşek olur" diye yanıtladı.. Çocukların dünyalarına bayılıyorum!! :))
 
Artık tramvaya binme zamanı..
Tramvaylar parasız!
 
 Beni vitrindekiler değil duvardaki ilgilendiriyor..
Bir anormallik olduğu kesin! 
 Fotoğrafımı çekerken haber ver dediğim halde
yine habersiz çekmiş.. Bana, "manzara güzeldi" dedi..
üstüme aldım!! :)
Gelin!! kimsenin ilgilendiği yok..
Pişmanlıklar olmasın yaşamınızda
diye dua ettim ateistlere!!
 
Tam, nihayet bir trafik polisine rastladım diyecektim ki... bunun bir kaldırım WC si olduğunu fark ettim..
biraz ileride muhteşem bir klâsik müzik dinledik ..
Sonra yorgunluğumuzu giderecek bir yer aradık..
BULDUK!
Burası kuzey/güney dizisinde filme konu olan
"makara"yı yapan yer!!


 Ömrümde bu kadar lezzetsiz,
tatlımsı şey yememiştim..
Millet niye kuyruk oluşturup
sıra bekler anlayamadık!
 
 
Yaptığım benzetmelere ve üstü açık anlatılarıma dünürümün sinirleri bozuldu.. Sonun da ikimiz de makaraları koyverdik!!!ı
Artık eve dönme zamanı hava karardı..
Yarın metro ile tur atacağız...

M E T R O
 
wawwwwww...
merdivenlerin yürümediği koştuğu bir metro..
4 kat metroyu bir dakikada çıkıyormuş merdiveneler
  
 
 ve
sokakta eğlence.. sabun balonları!!
Ben bu kadar çok ama bu kadar kaliteli dilenci görmedim.. Aslında hepsi ufak-tefek sanatlarını sergiliyorlar.. ve hepsinin önünde ters konmuş bir şapka var!
 
Etkilendiğim manzaralar.. 

 karnaval...
 gerek mimari gerekse görünüm olarak
orijinal evler burağın objektifinden..

 Ulaşım...

Her yöne ve her zaman
ulaşım kolaylığı olan bir şehir Prag..
METRO, çok güzel.. dakik.. temiz ve ucuz!
TRAMVAY, değişik bir tur zevki sunuyor..
         TROLEYBÜS, özellikle metro istasyonları arası    ücretsiz.. biz hiç bilet almadık
bilet alanı da görmedik..
            TAKSİ, Enayiler aracı.. bindiğimiz için biliyorum..  mesafe olarak Kadıköy/acıbadem arasına
    50 TL karşılığı kron ödemek zorunda kaldık..
VE...
PAYTON..
Leydilerin kullandığı tertemiz.. atların ortalığı HİÇ kokutmadığı hem zevkli hem nezih bir tur..
 
Başınızı şişirdiysem affola..
Görmemişin oğlu ile bir ilişki kurmadığınızı umarım..
Çünki Prag, gördüklerim içinde en güzel ve görülmeye değecek olanı.. 
 
 


TEŞEKKÜRLER OĞLUM 
ÖMRÜN UZUN,
BAŞARILARIN SINIRSIZ,
MUTLULUĞUN SONSUZ OLSUN..
 

nisan/2013
 
 



Hepimizin, içimizdeki
çocuğun bayramı kutlu olsun!


14 Nisan 2013 Pazar

ÇİÇEKLERİN DİLİ..

KRİZANTEM..



"Fransızca bir kelimedir hatta bir cümledir crisan t’aime.!"

Crisan adlı genç bir köylü, toprak ağası pozisyonunda zengin bir adamın kızına deli gibi aşık olur. Kız da kendisine aşıktır, fakat babası vermez ve delikanlının bir daha eve girmesini de yasaklar.

Sonraki günlerde Crisan kızı görmek için her yolu dener fakat kıza ulaşamaz. Kız da Crisan'ın eve gelemeyişinin nedenini bilmediğinden,   kendisini unuttuğunu sanıp çok üzülür, hastalanır ve yataklara düşer.
 
Böyle olunca hizmetçisi,  Crisan'ı bulur, durumu anlatır, onu eve sokamayacağını, fakat mektuplarını götürebileceğini söyler.

Fakir ve romantik Crisan da sevgilisi için her gün ormandan çiçek toplar.. kasımpatıdır topladığı çiçekler ve bunlara her gün aynı notu iliştirir: "crisan t'aime.."
"Crisan seni seviyor!."

 *

Krizantem çiçekleri buzu parçalayarak yüzeye çıkarlar. Bu yüzden gücün, asaletin ve radikalizmin sembolü olarak düşünülür. 
Kasımpatı da denir. Bileşikgiller familyasından, sonbaharda çiçek açan bir süs bitkisidir. Renkleriyle konuşur çiçekler bilirsiniz..



beyaz krizantem: "sadakat"

 anlayacağını bilsem,
 anlatırım..




 

kırmızı krizantem: "sessiz istek"
Bana kulak ver ki,
sana ses verebileyim.
 
 



 


sarı krizantem: "karşılıksız sevgi"
ne güzel şey seni hatırlamak desem,

duyar mısın?.


 
 
 mor krizantem: burukluk                         
 


Ve ömrün oldukça
düşüneceksin,
hangi tarafında "şeref"
o kadehlerin?

 




 





 
 

7 Nisan 2013 Pazar

KAPI' lar..




Akla ilk gelen sokak kapısıdır tahminimce.. sonra oda kapıları gelir belki.. kapı çalınması.. kapı zilleri.. kapı kolu.. kapı ardında konuşulanlar vesaire!İş hayatındaki patronların açık duran ama her an surata kapanmaya hazır kapılarından da bahsetmek istemiyorum.. 




Bir de mecaz olarak kapı var.. hani şans kapısı gibi ya da baht kapısı!! Nedense şans kapısı denince akla nimet abla gişesi gelir de, baht kapısı denince gelinlik !!
 
 
Veya.. açılan kapıdan geçmek gibi.. nasıl mı? Daha çok duygusal yönü ağır basanların diğer kişilere göre daha çok duyumsadığı bir deyim olmalı bu.. açılan kapıdan girmek!.. “ben çalmadım kapını” diye kendisini mazur göstermeye çalışmak.. ya da "çaldın açtım" diyebilmek! Ama doğrudur bu! Nedense genelde kaçak güreşen erkeklerin uyguladığı bir yöntemdir.. ister kapıyı çalan isterse açan kendisi olsun!

Bir konuda çok tecrübeli olmak, insanın o konu içeriğini bizzat yaşamasını gerektirmez..  Bir ebenin tecrübesi sınırsız ve takdire şayan olabilir ama bu, ebenin çocuk doğurmuş olmasını gerektirmez..Yani demem o ki, hem ahkâm kesmiyorum hem de "tecrübe konuşuyor" demiyorum.

Anlatmaya çalıştıklarımın içinde başımdan geçmiş olanlar mutlaka vardır, ama iyi bir gözlemci olmak, insanların ruhlarını okuyabilmek, özellikle gözlerini gördükten sonra o kişi ile ilgili, isabetli mi yanlış mı karar verdiğini anlayabilme konularında tecrübelerim sınırsız..

O nedenle (yine de açık kapı bırakarak) ısrarla diyorum ki hiçbir kadın bir kapıyı tıklatmaz! Erkek bir kapı açar, ama sanki açmamış gibidir.. sanki o kapı kendiliğinden açılmış gibi yapıp gerektiğinde küt diye kapatmayı hesap eder. Oysa kadın o kapıdan çoktan girmiştir.. Durumun farklılığı da zaten bundan sonra ortaya çıkar.. Erkek, ya yaptığının yazdığının söylediğinin, yani açtığı kapının yanlış anlaşıldığını savunur.. ya tamamen sükût ederek ortadan toz olur, veya "kapıyı sen çaldın ben de açtım" der yüzlü yüzlü… ya da yüzsüzce!

Hayatın çok daha başka çok daha farklı kapıları vardır oysa.. bir hayatla diğer bir hayatı birleştirmek gibi.. o çılgın gibi girilmek istenen kapıdan aynı çılgınlıkla fırlayıp kaçmak isteneceği hesap edilmeyen evlilik gibi ..

Ya da, aynı evde,  tüm kapıları birbirlerine kapatıp, yokmuş
gibi kabul edilenle yanyana yaşanan kapıların ardındaki bilinmezlikler gibi..

Geçileceği var sayılan ve Beyatlı'nın muhteşem anlatımıyla o “geniş kanatları boşlukta simsiyah açılan ..ve arkasından güneş doğmayan o büyük kapıdan” geçmeye sıra gelmeden, sakın kendinizi kapıların ardına mahkûm etmeyin.. ki, arkasından hep güneş doğacak günlere gebe olsun geceleriniz..


Ya şevk içinde harap olun.. ya zevk içinde mest! ..







24 Mart 2013 Pazar

ZEVKLER ve RENKLER..

renkler...
ve  zevkler...
 
Ne denir bilirsiniz başlık için. "Münakaşa kabul etmez"!..
O kadar! .. doğruymuş gibi kabul edilse de bana göre doğru değil aslında.. İşime geldiğinde çok sık kullansam da, zevkimi kabul ettirme derdine hiç düşmedim ben. Üstelik, zevkim paylaşılacak diye korkarım.. Yani "nev-i şahsına münhasır" denen bir tipim ben!.. Bu tip eski terimlere de artık alışsın kulaklarınız.. Atalarımız, nasıl yeni güzel cânım Türkçemizi hemen öğrenip benimseyip kullandı ve de yazdı ise, şimdi sizler de yani benden sonraki jenerasyon da artık yavaş yavaş arapça ve farsça deyimleri kelimeleri yeniden tanımaya ve belki yazmaya da başlamalısınız.. Zaten bunun için sülümanı seyretmeniz epey bi fayda sağlıyor lisanımıza.. Alâ!!! Ne demişler?.. bir lisan bir insan…. olsa keşke!! Doğru olsa, üç/dört lisan bilen hayvanlara ne demeli o zaman?

Benim çok kötü bir huyum var.. daha doğrusu, huylarımdan biri!!.. Anlatmak istediklerimle yazdıklarım birbirinden tamamen farklı ve bağımsız olarak kafasına göre takılabiliyor. Neler neler yazmak isterken ve de başlamışken apayrı bir anlatıma başlamak ne kötü!!! Bildiğin bir adrese kestirmeden gideyim derken değişik sokaklarda ilgi çeken motiflere takılmak ve yolu şaşırıp kaybolmak gibi bir şey.. 

Yazıma başlarken zevklerin her insanda ne kadar farklı olduğunu ve bunların münakaşa edilemeyeceğini anlatmayı düşünürken ve kestirmeden gideyim derken muhteşem Süleyman'a rastlayıverdim!!!
 
Evet…. Zevkler!!! Her çeşidinden her türünden zevklerimiz!.. Okumayı tercih ettiklerimizden, dinlemeyi tercih ettiklerimize kadar.. Karın doyurmaktan.. gönlümüzün açlığını gidermeye kadar. Eş seçiminden, sevip okşa/n/maya varana kadar olan tercihlerimizden bahsetmek istiyordum oysa!!
 

Bir kadın olarak, (bunu zaman zaman unutsam da) şekilciliğe ve gösterişe hiç önem vermedim ben.. İnsan tiplerinde de geçerli bu.. Yani “ben güzele güzel demem”, demedim hiç; benim olmadığı için belki!! Ama ahh… benim olsa dediklerim çok oldu.. Ancak güzel olana hakkını teslim etsem de, bu, onlar için ayılıp bayılma durumlarına gelmeme sebep de olmadı.. Yani bu yaşta bunları yazmak kolay diye geçiren varsa aklından,.. turp !!… yaa sahi turp sıkayım aklına denir ya hani ne demektir niye öyle denir bir türlü çözemedim ben.. yok hayır turp falan sıkmayı düşünmüyorum akıllara.. şimdi tam konuya girecekken sapıtmanın alemi yok.. sadece şaşarım öyle düşünenlere diyecektim..
 
Frank Sinatra'ya kaç yaşında olduğunu sorduklarında, “ava’yla evli olduğum yıllar kadar yaşadım” demiş..
Ava Gardner.İlâhe gibi güzel bulduğum bu kadının, Tanrı'nın insanoğluna bir ikramı olduğunu düşünürüm. Dokunmaları(!) için değil, sadece görmekle bakmanın farkını anlamaları için.. kulları!..

Belki de kadınların, bir kendisine bir de Ava’ya bakması için… ya da, erkeklerin, bir Ava’ya bir de yanındakine bakması için!
Baştan söyledim.. üstelik başlık da öyle.. Yani bile bile lâdes gibi.. kızmak yok!!! zevk bu! münakaşa kabul etmez.. :)
 
Yani Kıvanç Tatlımı tatlı tuğ gibi tığ gibi bir GÜZEL delikanlı için eğer ben ondan etkilenmediğimi söyleyecek olsam, maazallah hakkımda kötü şeyler düşünenler olur diye korkarım :)).. ama doğrusu bu! Umulanların fevkinde bir rol yeteneği olsa da.. Ne boy.. ne pos.. Ben, bana sarı kirpiklerin altından maviş bakan erkek gözünden etkilenmem.. de, 
80 yaşına gelmiş olsa bile Sein Connery’nin hafif çarpık küstah gülüşünden etkilenirim meselâ..

Ya da, Tom Curues'ın takma kirpikli gibi gözlerinin çapkın bakışından değil de Al Pacinonun şehlâ bakışından etkilenebilirim. Zevk benim!!! :)
Alain Delon'un ise ne gençlik, ne göçük halinden, ne gençken ne de içim geçmişken etkilendim!!.

                          

Güzel olandan ve “Şekil”den etkilenen kadın, hem çabuk bıkan hem de çabuk bıkılandır, ama nedense erkeklerin tercihi hep bu yönde olur.. Hah hah ha…. Şimdi tek kaşların havaya kalktığını görür gibiyim.. hatta yapılacak yorumları daha yazım bitmeden okuyabilirim..

Gerek kadın gerek erkekte (çöpçatanlık sitesi falan açmadım:) bence önemli olan karizmadır! Ve o duruş, sadece kendine olan güvenle de sağlanamaz.. Öyle olsa o zaman ukalanın şâhı olur insan.. İnsanın kendine güveni, aklına güvenmekle ve gerektiğinde akıllı olduğunu kanıtlamakla mümkün.. Bunun için zekâ gerekli.. Zekâ, okul zekâsından farklı olarak sosyal zekâya sahip olmayı da gerektirir ki, ne seni kullansınlar, ne de senin kullandığın anlaşılsın.. :)) 

 
Ve bütün bunlara ek olarak, okuduğun okullarda ve hatmettiğin tüm kitaplarda öğrendiklerinin sadece sana ileride lazım olacağı kadarını aklına kaydetmeli ve unutmamalısın ki ne 100 kelimelik insan olmalı.. ne de sadece bir kitaplık bilgiye sahip olup kendini kültürlü zannetmelisin.. Ansiklopedi gibi olmalısın.. önce kendi gözünde değerini kabullenmeli sonra bunu kabul edenlerin hayranlığı ve  sana güvenmeleri ile gurur duymalısın..

Zevkli olmak ve zamana ayak uydurmak; bol paça pantalon moda olunca, altına etmiş gibi o tip pantolon giymekle olmaz.. Zevk, kendine yakışanı bulduğunda seni zevkli insan yapar.. ve ilgi çekici kılar..

                                       


 



 

18 Mart 2013 Pazartesi

VEDA ETTİKLERİM .. mi desem.. VEDA EDENLER mi?? ..


Başlık kötü oldu biliyorum.. yani, çağrışımı kötü! Ancak hayatın gerçeklerinden bahsetmeyi düşündüğüm ve de onları anlatmak için klâvye başına oturduğum şu an, en doğal en gerçek en kaçınılmaz olan, hayatın TEK gerçeğinin çağrışım yapması çok çok doğal.. Ama yine de ben, veda ettiğim mi desem, yoksa bana veda edenler mi, hangisi doğru bilemedim başlık için..
Bugün,  başka şeylerden bahsetmek istiyorum insanlardan değil! .. Çünki insan, veda ettiğini zannettikleri ile ne ruhunda ne de yüreğinde vedalaşamıyor zaten.. O nedenle, aradan onlarca yıl geçmiş olmasına rağmen fiilen veda edilen bedenlere asla veda etmeyen yüreğimin  susturulamayan çığlığını yazmayı da düşünmüyorum, onlara zaten “veda” etmediğim için!

Yine her yıl olduğu gibi geçmişin o rutubetli yıllarında dolaşırken, yani bir anlamda duygularımla hesaplaşırken, sanki bir kapı gıcırtısı duydum ve birden o derin uykudan uyandım!.. Biri giriyor diye değil, biri daha gidiyor diye!   Tüm duygularımın ekranında her şey silindi.. görüntüler sıfırlandı ve hatırladım!!! bakım isteyen, ilgi bekleyen o "kapımı" ihmal ettiğimi farkettim.. Halbuki bugüne kadar ne tekmeyi vurup izinsiz giren olmuştu o kapıdan, ne de vedasız ayrılan!.. Gittikçe bir gönül sızısına dönüşen gıcırtı artınca baktım.. ki o kapı kırılmış..
Nice fırtınalar yaşayan bu kırık kapılı yüreğimde, tüm kavuşmasız ayrılıkların sene-i devriyelerinde, eklenen yüklere dayanamayan kapı kırılınca, duyguları kalbe bağlayan rezeler de paslandı demek..
Bu yüzden midir bilemem, ne zaman “yâd” etmeye kalksam kapı ardındakilerini, bir gıcırtıdır başlar.. bitmez!

Yıllar… "an" gibi sormadan geçip giden yıllar ise saçları ağartıyor… derileri kırıştırıyor… gözlerin ferini azaltıp gözlükle baktığını görmeni sağlıyor olabilir.. Doğanın değişmeyen tek gerçeğidir bu.. İstediğin kadar botokslan.. istediğin kadar yatak çarşafı gibi çektir dur suratının derisini.. gülmek istesen de gülemediğin, kızdığında kaşlarını çatamadığın mimiklerinin yok olduğu ifadesiz bir yüz ile yıllara meydan okuduğunu zannet.. hepsi, tüm çabaların boş..

Benim anlatmaya bir türlü başlayamadığım değişim bu da değil zaten.

İçimde biriken, "hadi yaz.. beni yaz.." diye kıpır kıpır omuz omuza itişip öne geçmeye çalışan veda ettiklerim ya da bana veda edenler bunlar da değil!..

Dünyayı unutacak kadar, ev yansa kapı kırılsa duyamayacak kadar kendimden geçerek daldığım OKUMAK!  Ah!!!..  Hiç tükenmeyecek sandığım okuma zevkim  nerdesiniz???
En derin iz bırakanından, en satıhta kalanlara kadar, tıpkı aç bir kurt gibi saldırıp okuduğum, uykuyu unuttuğum, dünyamı feleğimi şaşırdığım OKUMAK!!
Beni niye terk ettiniz???

İlk olmasa da, yaşamımda bana zor gelen vedalardan neredeyse ilki bu. Diğerlerini sıraya koymam mümkün değil zaten.. aklıma geliş sırası ile anlatacak olursam eğer :

Annem ve anneannem el sanatlarında harikalar yaratan insanlardı.. Örgüde dantelde…dikişte.. resimde..Ve ben, onları şaşırtacak kadar farklı modellerle harikalar yaratan ben, yataklarımıza örttüğümüz yatak örtülerine kadar, tek tığ ile (şimdi görsem yaptığıma inanamam) tüm arkadaşlarıma ve aile bireylerine hediyeler yapan ben!!
Ellerim.. Ah! becerikli kırık ellerim neden küstünüz bana?

Yağlıboya tablo zannedilen ve yakından bakınca etamin iş olduğu anlaşılan işlediğim tablolar… dile gelin lütfen.. sizi ben mi yarattım??

Aileden geçme, genlerimin mirası olan güzel alışkanlıklarım vardı.. Misafir ağırlamak da bunların başında idi.. Kalabalık bir ailede büyümenin güzelliğini hâlâ unutmadığım halde, ve yaşadığım onlarca yıl, kapımın çalınmadığı günü yaşanmış gün saymadığım halde, şimdi neden bu içimdeki biri gelecek korkusu???

Yengeç burcu zodyaktaki 12 burç içersinde evini her yerden çok seven burçtur.. tatildeyken bile evini özleyen tek burçtur ve mutfakta harikalar yaratan bir evcimendir.. Misafirden korkmayan, 10 dakikada 3 çeşit yemek icat edebilen bir hamarattır.. Gayem burçları anlatmak veya yengeçleri dolayısı ile kendimi övmek değil.. Ama gerçek şu ki yaptığım yemeklerin orijinalliği ve de lezzeti, bunca yıl.. (tabiri caiz ise eğer) yiyene parmaklarını da yedirtmişken.. neden artık son yıllarda tencere kaynamaz oldu ocağımda?.
 
Sana ne oldu Gülsen??


Kalemim!! Sırdaşım!! .. masamın üzerinde sıra sıra duran ve sıranın kendilerine gelmesini bekleyen, dertlerimi anılarımı saklayan, ama artık bomboş duran.. defterlerim,
ajandalarım.. Sizlerden utanarak af dilemem neye yarar
artık sadece klavyeden ekrana dökülürken anlattıklarım..

Niye ağlıyorum şimdi acaba? Nicedir kapağını açmadığım piyanoya sıra ne zaman gelecek diye mi, ya da sıranın zaten  gelmiş olduğunu fark edişimden mi?
Yoksa..  bir gün artık yazmamın da gereksiz olacağını düşüneceğim korkusundan mı??

Bedenin şekil değiştirmesi görünen bir gerçektir saklanması doğaya aykırı!.. estetikler kozmotikler sadece bazı gözleri kandırabilir ama siz gerçeği bilirsiniz.. Hiç fark etmeden sinsi sinsi.. sıra ile… zevklerinizin ve alışkanlarınızın sizi terk edişini kabullenmek zor gelecek sanmayın; sadece, fark ettiğinizde şaşıracaksınız..
Yaşlanmayı kabullenmek zor olsa da!.

Yeter ki, veda ettikleriniz ya da size veda edenler,  kanıksayıp kabul ettiklerinizle sınırlı kalsın!



Zamanın,
dalgalarıyla boğuşuyor
ömrüm..
Yanına çağırsaydın beni,
kabaran deniz gibi coşardım..
Seni anmadan geçmiyor
inan bir günüm..
Döneceğini bilsem,
geleceğin yolların
ayak ucuna yatardım.








18/mart

26 Şubat 2013 Salı

Yeter ki insanı küçültmesin AŞK!


 
25/26 şubat diye bir tarih..

Benim için hem çok önemli hem de unutulmayacak kadar güzel anılarla dolu olan bir tarih bu.. Çünki, 25 /şubat 2010'u 26/şubat'a bağlayan gece, yaşamımdaki en güçlü heyecanlardan birini yaşadım ben. Dolu dizgin! Sınırsız!!

 
O gün, kitabım "albümdekiler" in, kitapçıların vitrinlerinde yer aldığı müjdesini aldım yayınevinden. Gökyüzüne yükseltti beni mutluluğum.... seyreyledim âlemi!! ... sonra yeryüzüne düştüm.. seyreyledi içimdeki âlem beni!

Şimdi düşünüyorum da, aynı oranda, aynı güçte iki farklı duyguyu nasıl taşıdı bu yürek?


***

İnsan, hiç kimsenin fark edemediği mutluluğunun zirvesindeyse, konuşma yeteneği yok olur.. Konuşulanları da anlamadığı gibi kimseye bir şeyler de anlatamaz.. Karşısındakinin sorusuna 'hı-hı' diye cevap verir çoğu zaman.. ve soranı önce şaşırtır sonra deliye döndürür ama dudaklarına yapışan o ebleh tebessümü hiçbir güç silemez.. Bakar bakmasına da görmez... deler geçer bakışları baktığı yeri..

Yanında olan, ama yanında değilmiş gibi hissetmene sebep olan bir insana rastlarsan, o insana iyi bak.. O, ya o güne kadar tatmadığı bir mutluluğu yaşamaktadır; ya da âşık biridir. Veya, şans mı şanssızlık mı bilinmez her ikisini aynı anda yaşayan "tesadüf'ün deneme yaptığı bir kobay insandır!!

Sadece kendisinin o kadar güçlü sevebileceğine inanan, sadece kendisinin bu kadar acı çektiğini zanneden.. Kendisini hem dünyanın en mutlu hem de en şanssız insanı olduğuna inandıran bir zavallı aptal âşık ise eğer, hiç kimsenin anlamadığını, fark edemeyeceğini zannedecek kadar da kördür gözü..

Yakalanmaması veya duyulmaması gereken konumlarda olsa bile ortamı unutacak kadar gözü karadır..

Dünyanın en büyük mucitidir aynı zamanda.. zaman yaratma.. sebep bulma.. mazeret beyan etme konularında.. İkna yeteneği alabildiğine hız kazanmıştır.. anlaşılmasını istemediği bir ortam söz konusu ise eğer, aklın iz’anın sükut edip saygı ile eğileceği kadar mahir bahane buluşlarının mucitidir.. Ama O, sadece bir aptaldır…

O, ya mutluluktan uçan, ya da dayanılmayacak ıstıraptan ölümü özler hale gelen bir zavallıdır.. Ve kavuşulmadığı süre içinde o hissin adı hep “aşk” olarak kalacaktır bitene dek!

Hoş görüle!

Yeter ki, insanı kendi gözünde küçültecek hatalar işlemeye itmesin aşk!..

Yeter ki, kendisine değer veren insanların, ve de ailesinin gözünde, küçültmesin aşk..

Yeter ki, aşağılık kompleksinin bir tezahürü olarak, her karşı cinse aynı yalanı söyleyen bir zavallının, dilinde oyuncak olmasın aşk..

Yeter ki, şişede durduğu gibi durmayana esir olanın, elindeki oyuncak olmasın aşk!





 




25 Ocak 2013 Cuma

"BEYNİMDEKİ VİDA" ..

"25/ 26.ocak .. yazıyor beynimdeki takvimde!. yılın ne önemi var."

Sizlerde de var mıdır 'tarih' takıntısı bilemem.. Beynimin bir takvimden , hatta bir ajandadan hiç farkı yok.. Sanki kafatasımın duvarına çakılmış, yapıştırılmış, kazınmış gibi, önemsediğim tarihleri unutamıyorum.
Bu, sadece yaşantımdaki olayların tarihleri değil üstelik.. Tüm aile fertlerinin ve yüreğimde yer eden dostların yaş günleri.. evlilik yılları..

Ama bir de öyle yıllar var ki... sanki 'yok' gibi!


Ve sanki benim inadıma, ‘Ne çabuk geçti bir yıl’ diyor herkes sözleşmiş gibi.. Oysa, geçti zannettiğim halde  geçmek bilmeyen bir yıldı yaşadığım... geçmemekte direnen günlerle geceler birleşip bir bütün oluşturunca 24 saatin ne olduğunu anladığım bir yıl!.

'yok' kabul etsem ne fayda! 

Zaman zaman saatlerce piyano başında oturup, sadece düşündüğüm oldu yine bugünki gibi.. Fasılasız yağan yağmurun ardında kalan siluetlere benzettim aklıma üşüşenleri ve uzun uzun, buğulu camın öbür tarafında kalanları seyrettim!.. Chopin çalmanın ve dinlemenin o dayanılmaz hüznü içinde.. Hayâl gücümün yarattığı bir sahnede, yaşanmışları ve yaşanmış zannettiklerimi harmanlayıp seyre daldım..


Bedenimin ve ruhumun iki hekimi var!.. Biri, piyano başında tuşlara dokunduğum an.. diğeri, hatırladıklarımı kâğıdımla paylaştığım an. Üzüldüklerim aklıma geldiğinde, bazen üzüldüğüm insanlar için ağlarım, bazen de onlar için üzüldüğüme!.
Bugün de bana sormadan, ben çağırmadan, kimi mahcup, kimi arsız, kimi silik.. geçip giderken tuşlardan, beynimdeki vidaları oynattılar yerinden...

Canımı yaktılar!.


Bilirsiniz, kişi kendisine yakıştıramadığı ve hak etmediğini düşündüğü bir olay yaşamışsa, bir vida konmuş demektir beyninin kıvrımlarına, her hatırlayışında aklını yırtan!!.

Oysa çoğu zaman o hata veya hak edilmediği düşünülen olaylar, geç fark edilse de, insanın doğru zannettiği insanı, yanlış yere koymasından kaynaklanmakta.. Ve bu hata, evlilikte.. dostlukta.. ortaklıkta.. arkadaşlıkta ve tüm ilişkilerde geçerli üstelik.. ve kişiyi, sınırı olmayan bir yalnızlığa mahkûm etmekte.. Ancak, bazılarına paradoks gibi gelecek olsa da, o insanın yanlış yere konduğu için bulunamadığı süre değil yalnızlık bana göre.. Çünki insanın başkasına ihtiyacı olmadığı zaman değil, kendisine başkalarının ihtiyacı olmadığı zaman yalnızdır insan..

Hani bazı anlar vardır kişiyi kişiliğinin dışına taşırır .. içindeki uyuyan gizi uyandırıp, (bu yılan da olabilir bir çocuk da) belki de gerçek kişiliğini sergiletir insana. Hani yaşamışsınız, ya da en azından şahit olmuşsunuzdur bilirsiniz, sevilen bir varlığa zarar vereceğini zannettiği cisimlere, mekânlara, kişilere, hatta kendisine karşı bile, seven insanın hiç tereddütsüz verdiği tepkiyi.. İç güdüdür bunun adı, koruma içgüdüsü!.. ve nasıl zavallı yapar insanı bu dürüstlük..

Zaman içinde, mantığın, düşüncelere hakim olması neticesinde, bu düşüncelerin birer yenik savcı gibi iddialarından vaz geçeceklerini bilmeden!

İşte, kıyametin minicik sembolik bir benzeri olan bu durumlarda, insanlar, gördükleri bir hayâli gerçek zannedebilir.. Duygu yoğunluğu, kişiyi o gerçek zannettiği hayâli bulmaya bile yönlendirebilir.. ki, genelde doğru zannedilen yanlış kişinin ortaya çıktığı anlardır bu!

Ne kadar dağıttım konuyu... aslında "konu" var mıydı? yoksa oluşmasına mı çalışıyordum? Hani, nice okunan ezberlenen sonra unutulan şiirler ya da şarkılar vardır ya; her yeni hatırlanışta anlamı farklı gelir insana!.. işte öyle!.

Suç vidanın!

Sadece şu an dinlediğiniz Chopin farklı.O, onu dinlediğinizde neyi yaşatmışsa, her dinlendiğinde veya çalındığında,  onu hatırlatır..( İnsan'a!.. )

Çünki, beyindeki vidanın, tornavidasıdır Chopin.



 


17 Ocak 2013 Perşembe

İN'lerim..



Ben buradayım bir süre.. Belki uzunca bir süre .. Bu büyük mağarada..
Burası benim 'in' im.. Yazamadıklarım, taşma noktasına geldiğinde, aklımla duygularımın düello ettiği yer!
Beni merak edişiniz, arayışlarınız,  mağara kapısına bırakılan gıdalarım gibi inanın. Beni nasıl beslediğini anlatmam mümkün değil.. Suya akseden dostluğunuzun güzelliğini seyredip güne öyle başlıyorum yazmaya başlamadan önce..

Arada, belki benim için çok özel tarihlerde, hava almaya dışarı çıkıp duygularımın gönlünü alabilirim..

Ben, her cuma ve her pazar değil HER GÜN sizlere sesleniyorum. Duyduğunuza inandığım için!