21 Aralık 2012 Cuma

16 Aralık 2012 Pazar

allah belâsını versin kanunlarının Mörfi.!.

 
 

Bir şey arıyorum deli gibi... evin altını üstüne getirdim... aradığımın haricinde, bir zamanlar bulamadıklarımın hepsini buldum.. ama aradığımı bulamadım.
O kadar başım döndü ki,  o her yeri deşip oradakileri ortalığa saçınca ve görmek istemediklerimin resimlerini, hatırlamak istemediğim onca şeyin kayıtlarını kalıntılarını bulunca ve hepsini yırtmaya yok etmeye başlayınca, neyi aradığımı unuttum  iyi mi? 

Bir kere daha haklı çıktığı için ve en en en hatırlamak istemediğim kişiyi de hatırlamama sebep olduğu  için Mörfi'ye derin HÜRMETLERİMİ suna suna aramamı sürdürdüm  ama nafile..
 
İnsan neyi aradığını bilmezse aradığını nasıl bulur?


 
1917 doğumlu Edward A. Murphy ABD hava kuvvetlerinde 1949' da roketler üzerinde deney yapan uzay mühendislerinden biriydi. İnsan üzerine ivmelenmenin etkilerini inceliyordu. Deneylerden birinde pilot üzerinde 16 değişik noktaya akselometre takılması gerekiyordu. Sensör bir yapıştırıcı ile ancak iki türlü takılabiliyordu ve birisi 16 sensörün tamamını da yanlış takmayı becerdi. Bunun üzerine Murphy, daha sonra kanun olarak nitelendirilecek ilk söylemlerini bir basın toplantısında açıkladı. Bunlar mühendislik alanında çalışanlar arasında hızla yayıldı ve 1958'de Webster sözlüğüne girdi. (Kötümserlik)



* Murphy Kanunları'nın temeli şu söze dayanır:

"Eğer bir işi halletmek için birden fazla olasılık varsa ve bu olasılıklardan biri istenmeyen sonuçlar doğuracaksa; kesinlikle bu olasılık gerçekleşecektir."

* BAZI ÖRNEKLER:

• Bir şeyin istenme olasılığı ile gerçekleşme olasılığı ters orantılıdır. 

• Trafikte bulunduğun şeritten, ilerleyen şerite doğru geçtiğin zaman yeni geçtiğin şerit durur.
• Gülümseyin, ne düşündüğünüzü bilmesinler.
• Sizi izleyenlerin sayısı yaptığınız işin saçmalığı ile doğru orantılıdır.
• İyilik cezasız kalmaz.
• Her çözümün doğurduğu yeni problemler var.
• Aptallığın gücünü göz ardı etmeyin.
• Bir işi ne kadar önceden planlarsanız, ters gitme olasılığı o kadar artar.
• Bozuk bir alet tamire geldiğinde çalışır.
• Diş ağrısı gece ve tatil gününde başlar.
• Sigara dumanı içmeyene doğru ilerler.
• Önünüzde bulanan araç sizden yavaş gider.
• Yarının işini asla bugün yapma.
• Değiştirilebilir parçalar değişince sorun çıkar.
• Olmuyorsa zorlayın, kırılırsa zaten değişmesi gerekirdi!
• Kendi işini yapmayanlar için hiç bir iş imkânsız değildir.
• Şans en şanssız zamanda kapıyı çalar.
• Tırnaklarınızı kestikten bir saat sonra tırnakla yapılacak bir iş çıkar.
• Özür dilemek, izin almaktan daha kolaydır.
• Problemlerden kurtulma konusunda usta olan doktorlardan uzak durun!
• Bağışla ama unutma.
• Kendi fikrinizi önemli birinin fikri imiş gibi sunarsanız kabul edilme şansı  daha fazladır!
• Size bir iyilik yapmak için yaklaşan birini görürseniz, kaçın.
• Aşık olduğun kişi hep başkasına aşıktır.Zaten sen de hiçbir zaman sana aşık olan kişiye aşık olmazsın.

• Süngü kanunu der ki, mermisi olan kazanır!.






VE NE ARADIĞIMI BULAMADIM..





14 Aralık 2012 Cuma

9 Aralık 2012 Pazar

zavallı SIĞIR!!


 

Bazı kelimelerin anlamına  cık/cuk eki hiç yakışmıyor nedense.. Olacak gibi değil!!! Öküz dendiğinde akıllara gelen Hayvan malûm!  (insan da olabiliyor mecazen) Öküzcük denirse olur mu yani?? Türkçemiz, (içine edilmemiş halindeyken) cik cık ekleri, “ufak, sevimli” anlamı katmak için kullanılırdı.. kedicik veya minicik gibi..
Ya da, acınacak bir durumda olanı ifade ederdi, "zavallıcık" dendiğinde!!..


Pekiii…  Sığır denince akla gelenle, sığırcık denince akla gelen??? Aklımı kaçırmama bir "sığır" sebep olabilir !! ama “delirmesine sebep sığırcık'tır “ yazılırsa deli raporuma ,ne yaparım ben?? Gitti Karizma !! :))))
Ama iki gündür adına sığırcık denen, şarap yapımında kullanılan üzüm tarlalarını mahvedip yok eden.. Tarlalarda yangın çıkmasına sebep olabilen, ve muzur oldukları için sevilmeyen bu sığır ve karga karışımı kadar iğrenç hayvanların sürüler halinde yaptıkları tahribatları(!) sabahın köründe temizlemekle meşgulüm..
Bir sığır "etinden.. tüyünden.. sütünden" üçlemesi içinde yer aldığından en azından -faydalı- olmanın haklı gururunu tayışabilir sığırca!!! Ama hem sığır olan bir de üstüne üstlük -cık- eki ile zararsız MIŞ dibi algılanmasına, sevimliyMİŞ gibi düşünülmesine  alışılan  bu iğrenç yaratıklar ne işe yarar??   
 
 
 
Pencere kenarları, kalorifer peteğinin ısısını yansıttığından, balkon içleri saksılar için kışlık duruma getirildiğinden ... inanılmayacak çoklukta üstüste tüneyen bu sığırların iğrenç ve zamk gibi pislikler bıraktığından  haberdar olmayanlar, kendilerini bahtiyar addedebilirler!

 

 
Rabbime şükürler olsun ki !!... 
Kara Kartal'ım,
neyin/kimin "YENİLECEĞİNİ" biliyor  :)))))))))  
 
 
 

7 Aralık 2012 Cuma

2 Aralık 2012 Pazar

Sen ve Ben..


Kime ne.. diye düşündüm… Yok !.. yüksek sesle söyledim .. hatta bağırdım “kime ne kadın?” .. dedim kendime!!…

Kime ne senin derdinden sıkıntından, küf kokan hüzünlerinden ya da anılarından kime ne??

Hatırlar mı sanıyorsun bir kişi, blogcudaki kapak resmini??
O yazıma yapılan yorumları şimdi yayınlalasam...,
hatırlar mı yazan??

Herkesin zaten yeterince hatta dolup taşan sıkıntıları var… Evinden, çoluğundan çocuğundan, mesleğinden,
cüzdanından, karısından/kocasından… varsa sevgilisinden .. Yeterinde doldurmuş küfelerini dert hamalı insanlar..
Kime ne senin dertlerinden?? 

Kime ne bir şeref timsali şerefsizin, mail adreslerimi mesken tutmasından.. şifremi kırıp sayfalarımda cirit atmasından..
"ip ucu"  diye unutulmayı ortadan kaldıran adrese, kendi mail adresini yazacak kadar yeteneğine ve yüzsüzlüğüne güvenmesinden.. kime ne?

Ve sildim hepsini!! Meğer ne kolaymış silmek!


Kopartıp birer birer her bir sayfayı, dertlerin alnından öperek gökyüzüne savurdum..

Sadece sen ve ben kaldık!

 

Sen ve Ben
dostum,
Sen ve ben
 hayata hep yaban kalacağız.
Birimiz diğerine
ve her birimiz kendisine.
Senin konuşacağın,
ve benim
seni dinleyeceğim güne değin.
Sesini sesim sanarak,

karşında duracağım güne değin

Bir aynanın karşısında duruyormuşcasına. 

Halil Cibran







 
 
 
 
 

30 Kasım 2012 Cuma

...(16. Bölüm)


Gülsen Varol
 
*****                 
Cehennem Deresi .. (Bölüm XVI)

 ./..




24 Kasım 2012 Cumartesi

Öğretmenlerin Günü..


22 yıl, klâsik ve de asortik bir deyimle "yurdun muhtelif yerlerinde" öğretmenlik yaptım!!! :)
Şöyle sayacak olursam, Eskişehir.. Samsun... Ankara.. yeniden Samsun... İzmir... Mersin... Adana... tekrar Ankara.. Bursa... Tekrar Adana.. ve yine Ankara.. Bu tayinlerin bazıları "sürgün" cezalısı olarak.. bazıları eş durumundan... bir kısmı takdirlerin birleşmesinden isteğe bağlı olarak..

Yani benim sicil, çıfıt çarşısı gibi.. :)
Daha önce yazmıştım.. İlk tayin olduğum eski Çifteler Köy enstitüsünden, yani Yunus Emre İlköğretmen okulundan, (bknz. aşağıdaki foto) bisiklete bindiğim, saçlarımı boyattığım ve de pantalon giydiğim için 5 günlük maaş kesimi cezası ve de sürgün cezası alarak tayin edildim.. (Başbakan da Tayyip değildi!)
Nereye mi sürdüler?  Samsun'a !  :))))
Samsun Öğretmen okuluna... Amma.. ve fakat!!! okul müdürü sürgün edilen bir öğretmeni vebalı gibi kabul edip okulunda istemediği için, milli eğitim müdürlüğünce, bu sefer yeni açılan ve de bir barakada öğretime başlayan, adı sonraları değiştirilip  "Yüzüncü yıl Lisesi" olan "Devrim Ortaokulu" na sürdüler beni..
 
Küllerimden doğduğum bir okul oldu orası..

Tebliğler dergisinde yayınlanan bir kanun der ki:"peşpeşe 3 yıl içinde, (Okul müdüründen..İl Milli eğitim müdüründen.. ve Milli eğitim Bakanlığı teftiş kurulundan) üç takdir belgesi alan bir öğretmen, bir üst dereceye terfi eder.. "

Yani bu bir anlamda, bunu yayınladık ama avucunuzu yalayın gerçekleşmesi mümkün değil demektir..
ama sonra..

Bakın ne oldu...
 
29 Ekim bayramı için çocuklarıma kıyafet hazırladım.. Zeybek kıyafetleri.. Bazılarını diktirip bazılarını kapı kapı dolaşıp ödünç alıp, kiminin kendi sandığından çıkartıp verdiklerini tamir edip tamamladım..
Babamın dükkanının olduğu arastada ne kadar tüccar varsa, ki pek çoğu zaten veli idi, yardım için 29 adet flüt aldırdım.. Okulların açıldığı 9 Eylülden 29 Ekime kadar olan kısa süre içinde flütü ilk defa gören çocuklara, bazılarının kafasında flütlerinin kırılması pahasına!!! , "sarı zeybek" çalmayı öğrettim.. Üstüne üstlük çalıp yürümeyi, yürürken de çalarak zeybek oynamayı ..

Valinin önünden geçerken bando sustu.. çocuklarım hem çalıp hem zeybek oynayarak resmi geçiti tamamladı..

Vali beyin ve kimi alkışladığını bilmeyen Milli eğitim müdürünün çılgınca alkışlamalarını hiç unutamam.. Ertesi gün Okul Müdürümden, kayıt numarası verilmiş mühürlü bir resmi takdir ve teşekkür yazısı aldığımda, "Varan biiirrr!.." dedim, gülüştük!!

Okul müdürlerinin Milli eğitim müdürlüğündeki aylık toplantısında, okul müdürümün kendisine verilmek istenen takdir belgesini hak edenin kendisi olmadığını söylemesi üzerine,  vilâyetten de bir takdir ve teşekkür yazısı aldım... varan ikiii dedim.. :)  Ama üçüncüsü ne mümkün?? Okulun teftiş yılı olması, müfettişlerin gelmesi gerekir ki, ya ceza alayım ya da teşekkür!.. :)

Ne enteresandır, her konuda her zaman bu iki zıt uçlarda yaşadım ben.. ya hep! ya hiç!.. ya çok mutlu oldum ya da üzüntümü tarif edecek kelime  yoktu bulamadım .. Ya çok akıllıydım ya da çok aptal :))) 

Ancak, okul müdürümün de unuttuğu bir gerçek yeni kurulan ve açılan bir okulun bir yıl içinde denetimden geçmesi ve de teftişe tabi tutulması idi..   Yani efendiiiimmm yıl sonuna doğru müfettiş amcalar geldiler ve okuluma demir attılar!!..
Ben aynı zamanda okulun başmuavini olduğumdan, odamı ve oda anahtarını müfettişlere vermeden önce, bana verilen iki teşekkür yazısını camlatıp odamın duvarına astım!!..
 
Sonracıııma, okulumun ilk yılının bitişine ve de müfettiş amcaların gidişine yakın, şehir klübünde bir gece tertip ettim.. Muhteşem bir yemek.. Tanınmış ailelerin ve tüm velilerin katıldığı... Davetiye paralarının okul koruma derneği ve de aile birliğine aktarıldığı, okulumun ve öğrencilerimin faaliyetlerinin sunulduğu bir yemek..
Okulun bu bir yıl içinde barakadan, bahçe içinde tek katlı karşılıklı iki  binaya dönüşmesini, o çorak kil topraklı bahçenin nasıl çiçek bahçesi haline geldiğini, voleybol ve basket sahalarının velilerce nasıl amele gibi çalışarak okula armağan edilişini.. slaytlarla mini bir perdeye aksettirdim.. 

Ve  gecenin sonunda, Chopin' le başlayıp nihavent peşrevle biten bir de müzik ziyafeti sundum..

Beş bakanlık müfettişinin ayrı ayrı benden ve okulumdan övgü ile bahsetmeleri neticesinde.... bir ilke imza atılmış oldu bakanlıkça... ve bir yıl içinde üç takdirname alan bir öğretmen olarak ben, hem derece terfii aldım hem de emekliliğime yıl eklenmesi yapıldı.

Bunları kendimi övmek için yazmadım.. Hatırlaması ve de paylaşması güzel anılardı ve sizlerle paylaşınca daha değer kazandı..

Bugün öğretmenlerin günü..
 
Ve ben bugün, kar soğuğuna aldırmadan, balkonumdan öğretmenler gününü kutlayan, marşlar... şarkılar... ve şiirlerle çoşan, her birinin elinde minicik bir çiçekle öğretmenlerinin gönlünü fetheden General Ersin Lisesinin öğrencilerini seyrettim..

Birden kapı zilinin ısrarla çalmasıyla irkildim.. bana sabahın bu saatinde kimse gelmezdi zira.. "kim 0" dedim... "incecik bir ses.."benim örtmenim" dedi.. ve benim son öğrencim... sarışın afetim torunum İMGE'm elinde kendi seçip kendi kumbarasındaki parasıyla satın aldığı çiçekle asansörden çıkıverdi.. BUGÜN BENİM GÜNÜM!
 

TÜM MESLEKDAŞLARIMIN 
ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ
KUTLUYORUM..
  
 
 

23 Kasım 2012 Cuma

18 Kasım 2012 Pazar

M.Ö .. Gençlik eğlenceleri!!

MİLATTAN ÖNCEKİ GENÇLİĞİN
GECE EĞLENCELERİNE HOŞGELDİNİZ!!
 :)


Pek çoğunuzun bilmediği, bazılarınızın da kenarından köşesinden görüp hatırlayacağı bir zaman dilimine götürmek istiyorum sizi bugün..
Şöyle arkanıza yaslanın… ve düşünün..
Ve bu arada mümkün olursa şayet bugünün teknolojik aleminden sıyrılın!! Tabii düşünce olarak!.. yoksa o nimetin has’ı olmasa şu an, ben bunları size nasıl iletebilirim?
 

Yani,Televizyonun evlerde henüz olmadığı… olanların da parmakla gösterildiği günlerde..  Zafer Celâsun her akşam hafif gülüşü ile “iyi akşamlar” dediğinde, “size de efendim” diyen teyzelerin pek çoğunun ekrandakilerin de kendilerini gördüklerini düşündüklerinden, televizyon üstüne çarşaf serip haberleri dinledikleri bir dönem!..
Tabii bizim gibi tıfıl öğretmenlerin televizyon alacak değil aldığını rüyasında bile görecek lüksü olmadığından..cep telefonunun ne olduğundan dünya ülkeleri ile beraber haberdar bile olunmadığı o dönemlerde,

Yazı yazmanın daktilo ile yapıldığı, hesap işlemlerinin facit denen makinelerde el ile kolunu ileri geri  çevirerek yaptıkları günlerde … "bilgisayar" kelimesini bile telâffuz edemediğimiz zira ne olduğundan haberdar olmadığımız o yıllarda… sinemalarda bazen haftada bir  bazen 15 günde bir değişen filmlerin haricinde eğlence olmadığı o MUTLU  yıllarda!!! ..

Yakın veya uzak her yere yürüyerek gidildiği ve verilen randevulara nasıl saatinde hiç aksatmadan yetişildiğini hâlâ çözemediğim  o yıllarda..  

Biz, yani o zamanki biz deli gençlik(!) kendi aramızda bir eğlence/yarışma tertip etmiştik. Herkes, öğretmen arkadaşlar ve ailelerinden isteyenlerin de katılacağı kanı kaynayan gençlik(!) ayda bir, bir gece düzenleyecek.. bir fantezi yaratacak.. ve bunu kendi evinde yapıp.. sunacak!!. İster tek başına, isterse grup kurarak.. ve herkes analı babalı neneli dedeli bu eğlenceyi seyredecek.. Böylece doğal bir jüri oluşacak ve kazanacak grup ya da kişi o ay sinema ve eğlence (!) paralarını  ödemeyecek..
Sıra bize geldiğinde, yani bizim grubun hiç durmadan “ne yapacağız Gülsen???…yaa ne zaman belli olacak" diye beni sıkıştırdıkları günlerde ben, hem biriken yazılıları okumakla meşguldüm, hem de idareci olmanın ekstra işleri ile uğraşıyordum.. Ve aklıma hiç ama hiçbir şey gelmiyordu iyi mi?
 

Yorgun argın okuldan eve dönerken, her Nisan ayının 1 inde, değişik tanınmayacak kılıklara girip, konu komşuya "nisan 1" şakası yapıp kandıran annem geldi aklıma..
Az daha arşimet gibi "buldummm" diye bağıracaktım sokağın ortasında.. Hemen rotamı değiştirip, en uzaktakinden yakındakine doğru grubumdaki 6 öğretmen arkadaşın evine uğrayıp, (ah!!!! bırak cebi, evlerde bile telefon yoktu yaaa!!…) ne yapacağımızı anlattım… Herkes birbirine bile söylemeden ve tanınmayacak hale girerek kıyafet balosuna gider gibi değiştirecek tüm görüntüsünü ve mini bir oyun sunacaktık…Tanınmazsak eğer, bu, jürinin bizi birinci ilân edeceği anlamına gelir diye düşünüyordum...

Yol üstünde önünden geçerken de, ünlü fotoğrafçı Foto Paris’e uğrayıp cumartesi gecesi için saat 8 de benim evde çekim yapmasını istediğimi söyledim.. Hem kızlarının öğretmeni idim hem de babamın çok aziz ahpabı idi.. “tabii hocanım tam sekizde sizde olurum” dedi..

Herkes birbirinden habersiz büründüğü kıyafeti ile geldiğinde, kimse birbirini bile tanıyamadı.. ve hele hele foto Sami bey gelip de kapıyı açtığımda, ve deneme baaabından(!) “ne istediniz?” diye sorduğumda, “ sen hocanıma geldiğimi haber ver! “ deyince anladım ki kimse benim de kim olduğumu tanıyamayacak…

Bakalım sizler tanıyabilecek misiniz???


Senaryomuz şöyle :

Evin çapkın oğlu, (kalpaklı olan)  evin hizmetçisini (omuzundan tuttuğu) hamile bırakır ve evlenmeye kalkar.. çapkın delikanlının üçetekli saraylı anası da Paris'ten bir sokak yosması (elinde şampanya şişesi olan) getirip oğlunun aklını çelmeye çalışır.. Bu arada ailenin arap kalfası da, evin geri zekâlı oğlunun peşinden koşmaktadır..

Fakat
daha çoraplarını bile
doğru düzgün giymeyi beceremeyen
ve pantalonunun düğmelerini bile iliklemeyi unutan
bu geri zekâlı oğlan da hizmetçiye vurulunca
işler karışır..
VE..
Geri zekâlı, ileri zekâlıyı öldürmeye kalkınca da..

 arap dadı devreye girer..
dadıdan çok korkan çocuk
sonunda tehditlere boyun eğer..
 
ve fakat.. kendisini içkiye verir!
 
 
DI end.

mini not: biz kazandık!! :)

ve gecenin en güzel yanı, kasıklarımız çatlayana kadar güldüğümüz olay, Foto Paris'in tüm bu fotoğrafları çektikten sonra, jürideki büyüklere, "hocanım yok mu?" diye sormasıydı..
 
 
 

16 Kasım 2012 Cuma

10 Kasım 2012 Cumartesi

DÜNYANIN ATA'SIZ KALDIĞI GÜN.


                 
 
                    Dünyanın Ata’sız kaldığı yıl
                                        1938
 


Önceleri, masal yerine
Seni dinledik dedelerimizden..
Sonraları sana aşık olduk
çıkmıyorsun yüreklerimizden..
İbadetin çok yönlü olduğunu,
Bayrak için ölündüğünü,
Vatanın bütünlüğünü,
Türk’ün güzelliğini öğrendik
Sen anlattıkça sözlerinden,
Konuşmadığında,
gözlerinden!


Ey güzel Atam!
Sadece seni sevmek yetmiyor..
Sana verdiğimiz sözleri tutamadık
beyinlerinde örümcek olanları
aramızdan atamadık..
Neye yaradı bunca emek,
bunca kan?
Aynı kefeye girdi doğruyla yalan!
Bağışlama sakın bizi;
Kaybediyoruz bak
takip ettiğimiz o aydınlık izi..
Son kez konuş gözlerinle
bak gözlerimize!
Uyusun uyanmamak üzre
milleti uyutanlar,
Uyansın artık seni utandıranlar!




 
 

T.C
BAŞBAKANLIK
ATATÜRK KÜLTÜR DİL ve TARİH YÜKSEK KURUMU
Atatürk Kültür Mekezi Başkanlığı 

Sayın Gülsen VAROL
 
"1938" isimli şiirinizle, Atatürk ülküsünün bayrağı olduğunuzu bir kez daha gösterdiniz.
Hüzün yüklü ve o nispette okuyucuyu sarsan bir üslupla yazdığınız bu şiir için sizi tebrik ediyor, kaleminizin ve yüreğinizin hiç susmamasını diliyoruz. 

 

9 Kasım 2012 Cuma

4 Kasım 2012 Pazar

.. şiir gibi anılar!!


=2006=
     
Dicle üniversitesinde..
"Osmanlı' dan günümüze Şiir" gecesinde.
 
"Önceleri sessiz
 sonraları arsız arsız gelip yerleştiler
 gelin teli gibi aklar
 hiç gelin teli takmadığım başıma.."
 
diye başladığım"gelin telleri" isimli şiirime ödül verildiği ve Sayın Nurettin Özdemir'in alnımdan öperek sahnede beni kutladığı gece..
 
Bilirsiniz, "bir ömre bedel anlar" vardır... gelir geçer!.
Ama bir de, "bir ömre bedel anılar" vardır..
Sen gelip geçersin .. o geçmez!!

Zaman zaman dile getiriyorum anılarımı.. umarım sıkılmıyorsunuz, diye soracağımı zannettiyseniz yanıldınız!!! :))) Sıkılan okumaz!. Benim bile tekrarından sıkıldığım anılarım var.. okuyan ya da dinleyen neden sıkılmasın diye düşünürüm..
 
 
Şair Cemâl Sâfi
Ben ilkokul 1. sınıfta  iken
5. sınıf abisi olmasının,
ayrıca ağabeyimin de arkadaşı olmasının
 rahatlığı içinde!..
 
Uluslararası IV. düzenlenen Hazar Şiir ve Musiki Geceleri şiir yarışmasında,
"her yeni gün,
yarınımla dünümü düğümlüyorum,
 ama her yarın geldiğinde
dünümü özlüyorum" 
 
diye başlıyordu şiirim.. "hoşça kalın dün'lerim" isimli şiirime ödül verildiği gece, dünlerini özleyen ne çok insan varmış diye düşünmüştüm!.
 
 
 
Şair Halil Soyuer
Aziz Nesine benzediği için kaç kere yakalanıp
yaka paça karakola götürüldüğünü
ve onun için seve seve ceza çekeceğini anlatan
                                                bir beyefendi şair..
 
Ancak bazı anılarım, aralarında tanınan, sevilen, gıpta edilen kişilerin de içinde yer aldığı anılar.. Onları paylaşmak, hem o güzellikleri tekrar nefes gibi içime çekmek, hem de belki sizin ilginizi de çekmek için güzel bir sebep olabilir diye düşündüm.
Şair dostlarım geldi aklıma.. onlarla paylaştığım güzel, heyecanı dorukta günleri yâdettim.. Yurt içinde ve dışında, değişik pek çok şehirlerde yaptığımız gezilerde, yarışmalarda paylaştığımız anıların bazılarını paylaştığımı hatırlıyorum.. Tekrarından zarar gelmeyeceğini düşündüklerim de var, şimdi ilk kez paylaşacaklarım da..

Yol boyunca,  gidilecek ilk durak Elazığ Harput' taki "600" altıyüzyıllık "arap baba" türbesinden, mumyalama gibi bir olay olmadan parmak aralarındaki derilere varana kadar yatırın hiç bozulmadan kalışından ve de türbesi başında istenen dilenen ne olursa gerçekleştiğinden bahsetmiştim..

İlk durak arap baba türbesi olmuştu!!!  :)
Şair arkadaşlarla arap baba türbesi önünde
 
Şair Bekir Sıtkı Erdoğan, 
Prof.Sadık Tural ve şair Bülent Bâkiler ile Urfa'da

Bir "şiir geceleri" ne doğru Urfa' ya yaptığımız uçak yolculuğunda ortalarında oturduğum kişilerin, (ki ne kadar kaba bir adam bana cam kenarındaki yerini verebilirdi diye düşündüğüm) solumda oturan Semih Sergen, sağımda oturan ise Bekir Sıtkı Erdoğan idi.. 

Aynı sıranın iki kişilik koltuğunda, "hançer-i aşkınla ey yar gönlüm üzre vurma hiç" diyen Halil Soyuer, yanında, "sensiz cennet bile sürgün sayılır" diyen Vurgun'un şairi Cemâl Sâfi.. Ön koltukta Türk dil tarih kurumu Başkanı Profesör Sadık Tural, Kültür Bakanlığı Müşaviri ve CHP milletvekili "zaman ve Aşk" kitabındaki şiirleri ile okuyanları büyüleyen Nurettin Özdemir.. Onun yanında da tarzını daha o zamandan beğenmediğim Bülent Bâkiler!..

Urfa' nın çok meşhur "Sıra Geceleri" ..
 Herkesin, etkisinden kurtulamadığı bir anısını anlattığı gece..
 Benim anlattığım olayın etkisinden
dinleyenlerin hâlâ kutulamadığına eminim.

Uçaktan biraz ürkmeme rağmen, bana uçakta olduğumuzu unutturan güzel bir sohbete daldık Bekir Sıtkı Erdoğan' la..

Elinde, benim 'Hasret Senfonileri' isimli şiir kitabım vardı.. Bana şiir yazmakla şiir okumanın apayrı tanrı vergisi olduğunu söylemişti ve zannederim biraz da imtihan etmek istediğinden, kitabımı uzatıp,
"bana bir şiirini oku da, kulaklarımda sesin kalsın" diye eklemişti. Okuduğum "faili meçhul bir gölgedir zaman" diye biten "zaman" şiirimi de, sesimi de beğendiğini söylemişti sonra.. İçimden acaba ben de bir şiirini okumasını istesem mi diye geçirdiğim halde vaz geçmiştim..

Bir süre sessiz bekledikten sonra  elindeki sümen tipindeki dosyasının içinden pembe bir kağıt çıkarttı ve oraya dolmakalemiyle bir şiirini yazdı.. "ben şiirlerimi pek okumam.. ama bunu senin okumanı isterim.." diyerek kâğıdı bana uzattı..  şaşırdım.. ve daha çok imtihandaki bir öğrenci gibi heyecanlandım.. konuşmalarımızı dinleyenlerin birbirlerini uyarmaları ile ön ve arka koltuktakiler sustu.. ve ben orada, bana yazıp verdiği pembe kağıttaki  şiiri okudum..
Elimi öptü ve "teşekkür ederim yaşını kaybeden şair" dedi. Güldüm.. şiiri kitabımın arasına yerleştirirken, "Kimbilir kime yazılmıştı" diye yüksek sesle düşünmüş olmalıyım..ki, "şiir ne yazana, ne de yazılmasına sebep olana aittir. Çünki şiir,  hissederek okuduğunda, etkisinde kalana aittir.." dedi..

 
 
 
 
9 Eylül 1926 yılında Karaman’da doğan Bekir Sıtkı Erdoğan, Karaman ilk ve ortaokullarından sonra; Kuleli Askeri Lisesi’ni,ve Harp Okulunu bitirmiş,  daha sonra on yıl kıt’a hizmeti yapmış ve yine asker olarak Dil ve Tarih- Coğrafya fakültesini de bitirip Astsubay ve Heybeli ada Deniz Harp Okulunda uzun süre edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
 
 
 

2 Kasım 2012 Cuma