25 Haziran 2017 Pazar

DUYULMAYAN ÇIĞLIKLAR !!


Bugün Bayram!! 

Kaç saat oldu bilmiyorum.. oturduğum koltuk batmaya(!) başlayınca fark ettim ki ayaklarım da uyuşmuş.
Canım konuşmak, daha doğrusu dertleşmek istiyor ama bakıyorum her zamanki gibi etrafımda kimseler yok !

Ben de kalkıp sayfamın başına geçiyorum.. ve diyorum ki, yaz gülsen.. aklına ne gelirse yaz.. bugün bayram .. nasıl olsa artık sana da her gün bayram (!)olduğuna göre, kantarın topuzu kaçsa da hoş görülür eminim.. ve.. önce sizler için suya menekşeler "ay pardon papatyalar" bırakıyorum bayram hediyesi olarak :)))

İnsanın kendisini kandırması ne kadar kolay !! Hiç kimse okumasa da, herkesin okuduğunu düşünmek veya hiç anlayan olmasa da herkesin anlayacağını zannetmek!..

***

Son günlerde zaman zaman hiç kimsenin duymadığı çığlıklarımla Allaha isyan ettiğim geceler oldu.

Bazen de, "netice" ye daha kestirme ulaşabileceğim yolları düşünürken buldum kendimi !!..

Tam 47 günüm ve GECEM böyle geçti..

Şimdi Temmuz 20 sine kadar, ne kadarım bitmiş ne kadarım kalmış diye verilecek fetvayı(!) alabilmem için 35 gün daha beklemem gerekiyormuş!. 

Bu hiç bitmeyen .. gerçek anlamda hiç bitmeyen geceler boyunca düşündüm ve kendime sorup durdum..
SİZLER, hiç düşündünüz mü DOST kime denir???

Benim de sorduğum soruya bak şimdi!! Ama yine de hoş görüleceğine inanıyorum zira öğretmenlik damarım kabardı bu gece!!

Hani dillere pelesenk olmuş “yaaa dostum” diye hitap eden ve edilenler değildir şüphesiz bahse konu etmek istediğim dost!
Genelde merakını gidermek için, ya da etrafındakilere "ilgili" izlenimini vermek için gerekli gereksiz senden çok yakınlarını arayıp ilgi gösterisi yapanlar HİÇ değildir.. Ya da … aman  neys-seeee!! Ayna tutmama gerek yok!.

Ama gerçek olan, öğrenmenin yaşının olmadığı !..

BENCE DOST:


İnsanı zor gününde yalnız bırakmayandır!.

Arayan sorandır.. ve
“BİR ŞEYE İHTİYACIN VAR MI?” diye sormadan, ihtiyacın olabileceğini düşündüğünü getirendir.. Yani İLGİsini sunandır!

Rahatsız etmeden ve ısrarcı olmadan bu derin ilgiyi azaltmadan sunandır!..

Sağlığında veya yaşamında sıra dışı bir durum oluştuğunda, seni, aklıyla fikriyle ilgisiyle (mümkünse) bedeniyle yalnız bırakmayan insandır DOST!

Yani BENCE, bu düşünceler karar(!)'a döndüğünde, (aile bireyleri haricinde) bir kişinin gerçek karakteri hakkında karar verebilmenin en doğru yoludur bu.





 



 

16 Haziran 2017 Cuma


…HANE’ ler!!   Ve …PARK’lar.. !!

Oynak bir lisanımız var.. Güzel Türkçemize bayılıyorum bu yüzden..  

HANE denince, Türkçemizde, insanın ilk aklına gelen  başını soktuğu evidir.. Hani pek çok kişinin iki göz bir HANEm olsun yeter diye düşündüğü..

Ama gözünü mü seveyim gözü mü çıksın bilemem bu oynak Türkçenin.. Bazı kelimelerin başına bir hece eklemiş!! Ortada ne hane kalmış ne de onu isteyen..

Başına gelebilecek hecelerden al “HASTA” hecesini mesela, koy HANE' nin başına.. !! Allah eksikliğini göstermesin ama muhtaç da etmesin. Bunun gibi PASTA’ yı al koy  veya MEY’ i al koy hane'nin başına..  Haa bir de KER var tabii…pek çok kişinin soyunun yetiştiği!!

***
 
PARK denince de sizin aklınıza ne gelir bilemem ama benim aklıma çiçeklerin yetiştiği, insanların huzur bulduğu, çocukların oynayıp koştuğu, gençliğin kaçamak yaptığı bir mekan GELMİYOR!!!

Özellikle bu kelimeyi başka bir kelime ile birleşmiş görünce nevrim dönüyor.. medikal / PARK gibi..

İçine girildiğinde, en lüks pastaHANEyi aratmayacak kadar bol ve süslü pastaları ve yiyecekleri ile… Damı tamamen cam kaplı muhteşem dizaynı ile ve kapalı mekanda yetişmiş çam ağaçları ile.. Göz alabildiğine uzanan ÇOK geniş koridorlarının yer mermerleri, duvar aynaları  ve terası ve lokantası ile medikalPARK, bir PARKı aratmayacak kadar huzur veriyor hasta insana İLK GİRİŞTE… Ohh diyor içinden bir ses hiç korkma ve üzülme bak etrafına bu hastaneye ölü girsen diri çıkarsın!!!

Ve tıbbın zaman zaman çaresiz kaldığı bir hastalığın teşhis edildiği bedenini gönül rahatlığı ile buradaki ilgili bölümde gerçekten muhteşem bir doktora  emanet ediyorsun..

Ama o da ne???? AMAN ALLAHIM.. Oldukça sık, (35günde 3 kez) yattığın yerin altından geçip  üstüne dönerek daire çizen ve Radyoterapi yapan o muazzam 4 adet devasa radyasyon veren alet tık diyor ve bozuluyor.. hatta bir başka gün tangır tungur tependen aşağı o koca aletin birisinin kapağı düşüyor..  Dışarıda seyredenler odaya girip yeterince su içmediğini söyleyerek aletin durmasında seni suçlu bulup su içmen için yarım saat mola diyerek dışarı çıkartıyor..
VE BU KIRIK ALETLERLE BEDENİNE RADYASYON VERİLİYOR. Nerene denk gelirse!!  
 
Bunu niye mi yazdım? İlgililere duyurulsun diye değil!
Bu hayati önemi olan olaya ilgisiz kalan, mesuliyet duygusundan mahrum biri/leri  varsa eğer,  ve ilgi duyması gerekenler, bir de üst makamı da işgal ediyorsa üstelik, dilerim aletin tamamı bir gün onların kafasına düşsün!.


gv

 

7 Haziran 2017 Çarşamba

Suçlu benim....


Bilmem bilir misiniz, bazen çok çok ciddiye alınması gereken, hayati önemi olan, bedeninin lime lime doğrandığı, hatta göz kapaklarının bile o bedene yük gibi geldiği zamanlar olur.. Bir tünelde yürüdüğünü düşünürsün.. girdiğin kapının ışığı yavaş yavaş azalır ama çıkmayı umduğun kapının ışığı bir türlü görünmez!..

İşte öyle!

Yaşamla aramdaki büyüyü bozmamaya çalışarak, zaman zaman geçmişe yolculuğa çıkıyorum bugünlerde..

Herhangi bir sebeple hayatımda yer tutmuş, sonra unutulmuş ama hâlâ işgal ettiği geçmişimde kalakalmış oyuncuları(!)  silip temizlik yapıyorum..

‘Zaman’ ile, yani geçmişle kavgaya tutuşmadan, içimden sadece sitemlerimi sunarak onun anlamadığı lisanla konuşmaya başlamadan önce, bir kez daha, bana tüm yaşattıklarını, acısını- tatlısını- mükemmel olanlarını veya hak etmediğimi düşündürdüklerini izliyorum geçmişimde yeniden,.. üzüldüklerime üzülerek!!

Ve sonra, sadece o yüce gücün varlığına şükrederek, hiç bir acının sonsuza kadar aynı güçte ve aynı derinlikte yaşanmadığını, hiç bir ateşin sonsuza kadar yanmadığını bana yine yeniden hatırlatan o kahpe "zaman" a küfrediyorum !..

Yorgun bedenimi ve ruhumu dinlendirmek için uzanıyorum.. Yaptığımı zannettiğim temizlik(!) yormuş beni
ama bakıyorum, yine, varmış gibi, yok olanlarla dertleşiyorum!.

Bir varmııış diyorum içimden, ama hâlâ, “bir yokmuş” diyemiyorum. İşte bu yüzden :

Vaz geçiremedim kahkahalarımı
yalan söylemekten..
Bu yüzden bilemedin

ne kadar kederli olduğumu
Gözlerime öğrettim de israfın haram olduğunu,
yüreğime geçmedi sözüm, suçlu benim!

 
Bu yüzden göremedin
saklı yalnızlığımı..
Üzüldüğüm ne varsa,
baştan sona sıralı,
senin yerine de üzüldüm

yeni baştan!.


İzin verdim
çalmayan telefonların umudu tesellisine
cevapsız kaldı böylece aramadığın telefonlar!!

İşte her yeni gün
böyle şiir gibi tesellilerime
bu yüzden kurşun sıkıyor yeniden
yalancı kahkahalar,

Suçlu benim!






27 Mayıs 2017 Cumartesi

Bazı insanlar.. ve yüreğimde yeri olanlar!


Bazı insanları dost kabul edersin..  duyguların yön çizer yüreğine kayıt yapman için..  Yüz yüze tanışmış olman da gerekmez üstelik.. O, yüreğinin mühür vurduğu dosttur .. ve öylece kalır..

Bazı insanları ise akran olarak kabul edersin yaşı kaç olursa olsun.. mizaçlar uyuşunca, kikirdeyip yaşamı hafife aldığın bile olur yanyana geldiğinizde veya telefonun öbür ucunda da olsa! .. aranızdaki yaşı temsil eden rakamlar silinir gider..

Bazılarını sırdaş seçersin .. yüz yüze tanı ya da tanıma.. 6. his denilen (ve zaman zaman insanı uçuruma fırlatacak kadar yanıltan) duyguya inanarak, böyle güvendiğin kişilere sırlarını açarsın!!..

Bazılarına her nerede ve koşulda olursa olsun sırtını dayayabileceğini bilirsin.. güven denen o kahpe duygu konusunda insanı hiç yanıltmadıkları için..

Bazıları ise evlât gibidir.. yok hayır… gibi değil.. gerçekten evlât kabul ettiklerindir.. Çoğul yazdığıma bakmayın asla çoğul değillerdir!!

Bazıları ise, ister inanın ister inanmayın, yaşın kaç olursa olsun, güven ve sevgi konusunda, yani duygulara yenilme konusunda hâlâ  akıllanmayı öğrenemediğini hatırlatan ve yanılgılarını şamar gibi yüzüne vuranlardır..

Belki bu yüzden, benim için  yeryüzündeki en güçlü ilâç, hâlâ  İLGİ !

Aranmak..
Sorulmak..
Merak edilmek..
Yani toplam olarak İLGİ.. beli doğrultmaz belki ama ruhu dimdik ayakta tutar..

Bunu, ilgiyi  gösterebilmeyi bilmek için de hüner sahibi olmaya gerek yok.. Lügat parçalayıp satırlar dolusu mail yazmaya da gerek yok.. Kendisini ilgili imiş gibi göstermeyi, ilgi çekme motifi olarak kullanmak ve ilgi bekleyeni değil de  aile bireylerini arayarak ilgili olduğunu sunmak, sadece aşağılık kompleksinin tezahürüdür ve kişinin kendi bencilliğini tatminidir.

İlgilendiğini zannettiği kişiyi de, ne mutlu eder ne de haberdar! 

Yani.. demem o ki.. Şükretmeyi bilmek meziyet midir insanlık gereği midir bilemem ama, "şükür" benim elimdeki bastonumdur ve beni dik tutar..

Sizler !..

Beni yazdıklarımla tanıyanlar..
Yazdıklarımı okuyanlar, anlayanlar, ilgilerini esirgemeyenler..
Evimde ağırladıklarımdan yüreğimde yer verdiklerime kadar..
İlgilerini hiç esirgemeden sunanlar..  

Hepinizi kucaklayarak teşekkür ediyorum.   


 
 


 

23 Mayıs 2017 Salı

"Hak helâli istemek"..


Ne yazacağımı bilmediğim gibi neyi nasıl yazacağımı da bilmiyorum şu an.. Ve bu duyguyla ilk kez tanışıyorum..
Sizler, en iyisi, yazdıklarımı okuyan kişilerle helalleşmek istediğimi düşünün..

Hak helâli istemek.. denince, nedense karşı kişinin hakkının, zaman- emek ve maddiyat olarak helâllik isteyen o kişiye geçmiş olduğu düşünülür genelde.. Doğrudur da! Oysa ödenmesi en güç olan hak, iyiliktir, dostluktur, karşılıksız olarak yapılan yardımdır..

Ve karşılık beklemeden verilen sınırsız sevgidir..

Ne zaman Hasan Hüseyin Korkmazgil’ in Nazım için yazdığı “Haziranda ölmek zor” şiirini okusam veya hatırlasam, acaba hangi ay kolay diye düşünürüm!.. Çünki hiç bir ay, Mart kadar “gitmeyi” sembolize edemez bana.. Ve, her Mart geldiğinde gerçek anlamda ailemle bile dertleşemediğim yüreğimdeki acıma olan sadakatimin, dağın ardına o ay gitmekle ödeneceğini düşündüğümü kimselere söyleyemem..


Bu yazdıklarım, duygu sömürüsü yapmaktan, edebiyat parçalamaktan, ya da olduğumdan farklı görünme çabasından çok uzak inanın. Geçip giden bunca Mart aylarında, “Burnum bile kanamadı” diye kendimi ayıpladığım, her Mart geldiğinde inlerime çekilip normal yaşamımı sürdürürsem kendimi ayıplayacağımı bildiğim için mümkün olduğunca elimi eteğimi gezmekten / eğlenmekten çekerek, herhangi bir yere gitmemeye özen gösterdim.. Ve her Mart bitip giderken “bu da bitti işte” diye düşündüm ve bugüne kadar, bunu hiç kimse ile paylaşmadım..

Şimdi.. neden mi fikir değiştirdim?? bir huzme belirdi, şimdilik belli belirsiz .. ama sanki müjde gibi!. Bir sinyal verdi bu yıl Mart!..

Sanki, Hasan Hüseyin’e “Mart’ta kolay” diyebilme hakkı doğmuş gibi..




 


1 Mayıs 2017 Pazartesi

***

Mor ve Eflâtun
en sevdiğim renk.

Leylâk ve menekşe 
bu nedenle en  sevdiğim çiçek.
Belki,  Nisan ve Mayıs aylarını sevişim de
bu yüzdendi.. 

  Ve bugün 17 Nisan..

Kader denir ya hani başa gelene.. ya da.. yolcu ettiklerine yolun açık olsun der ya insanlar hani.. işte öyle!.. 
Bir kapı açıldı yüreğimde bugün.. hiç bilmediğim .. nedir, ne zaman, nasıl diye hiç düşünmediğim bir kapı açıldı bu gün gözlerim önüne.
Ve ben ömrümde hiç olmadığım kadar sakinim.. bugüne dek yaşamadığım bir duygusuzlukla, boşluktaki salıncakta gibiyim.

Haftalar süren sıkıntılarıma ağrılarıma çaresizliğime son vereceğine inanılan ve başarı ile sonuçlandığı söylenen ameliyatım sonucunda, şu an, hastaneden gelen ve doktorumun imzasını taşıyan raporu okuyorum..

Teşhiste "KANSER" olduğum yazmakta..

***

Ve bugün de 1 Mayıs..

İlk kez takvimime işaret koymayı unutmuşum.. Meğer Mayıs gelmiş..

Yok hayır!! olamaz.. gerçekten .. yemin ederim bu kişi ben olamam.. bu sakin, bu tevekkül içinde olan.. bu bedenini bırakmış ruhun, duygusuz sahibi ben olamam!..

GÜLSEN hırçın bir kadındır .. isyankârdır!.. Kendini haklı bulduğu konularda, kendisine atılan tokada öbür yanağını çevirmez!.. 
O zaman bana cevap ver hırçın kadın ????

Bugün başlayacak olan, 35 gün süreceği söylenen, ve doktorun radyoterapi sürecinde, oluşması tıbben şart olan .. acı verecek, kişiyi çaresiz bırakacak, isyan ettirecek dönemlerin olacağını söylediği gerçeklere sessiz kalışının NEDENİ,

Aciz oluşun mu.. gidişi kabullenişin mi?

 
 
 

4 Nisan 2017 Salı

Belki lâzım olmak !!

 
"Belki lâzım olur.”  !!..
Bu düşünce, her kadının ve her annenin lügatinde kazılmış olarak vardır.. Olmayanlar da vardır mutlaka ama onlara “ne mutlu” demek gelmiyor içimden nedense..

Belki lâzım olacağını düşünmek!! .. her ne olursa olsun, ileride ister kendisi için isterse evlatları anası babası konusu komşusu… düşündükleri veya kurduğu hayalleri için,  “ belki lâzım olur” diye bir şeyler saklıyorsa bir kadın, ‘O’ benim gözümde gerçek kadındır ve annedir.. Haaa, bazılarının gözünde de ben çöpçü kadın olabilirim ve haklı da olabilirler..
 
Sanki anlattım gibi geldi,
şimdi buraya yazacaklarım!..
Ama düşündüklerimi mi yazdığımı zannediyorum, yoksa yazdıklarımı mı yeniden düşünüyorum karışıp gidiyor!!
Zaten yaşlılığın bariz özelliklerinden biri de, anlattığını unutup, o anlattıklarını tekrar tekrar anlatmasıdır.. Hani gençlerin tahammül edemediği.. hani “aaa anlatmıştın” diyerek sözü anlatanın boğazına tıktığı!! 
Geçmişte aynısını zaman zaman aile büyüklerime yapmış olsam da, ve şimdilerde aynısı artık bana yapılsa da.. tecrübelerime dayanarak derim ki, tekrarlanan anlatıyı dinlemek güzeldir... Hem unuttuklarını yeniden hatırlatır insana, hem de anlatılanların doğru mu uydurma mı olduğunu  ispatlar dinleyene!! :)
 
Ben zaman zaman karşımdakilerin (çok az sayıda olsalar da..) sabrını ölçmek isterim.. anlatmış olabileceğim bir konuya başladığımda, karşımdakinin yüz ifadelerinden daha önce anlatmış olduğumu anlar ve “anlatmıştım hani..” diye kısa keserim.. Ama o dinleyenler daha doğrusu dinleyemeyenlerin içinde, daha ben anlatmaya başlar başlamaz, ayağa kalkıp, bıkkın bir ses tonuyla “hııı anlatmıştın” diyen olduğunda, ben engel olmaya çalışsam da hükmümün geçmediği bir emir gelir beynimden yüreğime.. “gereksiz” diye.. Ve ondan sonra… o kişi her kim olursa olsun.. benim için varlığı ile değil ama duyguları ile gereksiz olur !.. Dinlemesine dinlerim ama dinlediklerim kayda geçmeden silinir gider aklımdan. 

Neysss- se!!! :) Konuyu fazla dağıtmadan ve yazmayı düşündüklerimi unutmadan!!! devam etmek en iyisi.. 

Bu aralar, hatta şu son bir hafta içinde ne kadar belki lazım olur diye itina ile sakladığım, pek çoğuna yer bulamadığım için kenara köşeye sıkıştırdığım… pek çoğunun ne için ve kim için lazım olabileceğini bile unuttuğum ne varsa temizliyorum..

Çünki çok yakın bir geçmişte de yaşadığım için, sevdiğim bir varlığı dağın ardına yolcu ettikten sonra nesi var nesi yoksa, onun da belki lazım olur diye köşe bucak sakladığı ne varsa.. hepsinin darmadağınık toplanıp hatta toplanmadan temizlenip ilgilenen ilgilenmeyen kişilere verildiğini .. pek çoğunun da, kapı önüne konan ayakkabısının kenarına bırakıldığını bildiğimden .. topladıklarıma bakarken, tam aklıma “acaba buuu…” diye bir soru geldiğinde “HAYIR” diyorum!! .. Her hayır cevabında bir hayır olduğuna inancım yüksek olduğundan 😊 😊 .. 

Ve...
 
Sonra yaslanıp arkama derin düşüncelerin ve endişelerin kucağına bırakıyorum kendimi.

“Sen” bile diyorum kendime… sen bile artık “belki lâzım” olmuyorsun Gülsen..






 

 

18 Mart 2017 Cumartesi

Bugün 18 Mart ! DUR YOLCU !

Hakkını helâl et.. denince,  mutlaka karşı kişinin hakkının,  zaman- emek ve maddiyat olarak helâllik isteyen o kişiye geçmiş olduğu akla gelir nedense.. Doğrudur da! Oysa ödenmesi en güç olan hak, iyiliktir, dostluktur ilgidir, karşılıksız  olarak  yapılan yardımdır  ve beklentisiz verilen sınırsız sevgidir.. 
Ne zaman Hasan Hüseyin Korkmazgil’in Nazım için yazdığı “Haziranda ölmek zor” şiirini okusam veya hatırlasam, acaba hangi ay  kolay diye düşünürüm!.. Çünki hiç bir ay, Mart kadar “gitmeyi” sembolize edemez bana.. Ve, bu nedenle her Mart geldiğinde,  ailemle bile dertleşmediğim acımın, dağın ardına o ay gitmekle  ödeneceğini  düşündüğümü kimselere söyleyemem..

Geçip giden her Mart ayında, “Burnum bile kanamadı” diye kendimi ayıplayışımı nasıl anlatabilirim? 
Bu yüzden bunca yıl Mart geldiğinde inlerime çekilişim.. mümkün olduğunca elimi eteğimi gezmekten eğlenmekten çekip,  herhangi bir yere gitmemeye özen gösterişim.. Ve her mart bitip giderken “bu da bitti işte” diye düşünüp bu duyguları da hiç kimse ile paylaşmayışım..

Şimdi.. neden mi fikir değiştirdim?? bir huzme belirdi bu ay..  şimdilik belli belirsiz .. Sanki, Hasan Hüseyin’e “Mart’ta kolay” diyebilme hakkı doğmuş gibi!..

 ***
 
Bundan sekiz yıl önceydi..
Bayramda Çanakkale’deydim.. Batı kıyılarındaki pek çok ilimizin sahip olduğu medeniyeti.. tarihi.. düzeni.. güzel insanlarını seyredip huzur pompaladım ruhuma..
Oğlumun bayram hediyesi olan son model dijital fotoğraf makinesini kullan/ama/ma heyecanından kayıt hatalarını hoş göreceğinizi umduğum bir Çanakkale gezisi yapmanızı istedim..



Önce sizi selâmlamalıyım gölgemi düşürüp tarihe!
Aslında aklımdan geçen,
arkamdaki güneş saatine olsun "dur" diyebilmek!


torunum.. EYLÜL İMGE' m..
ecdadını öğreniyor..
tarihini öğreniyor..
kıymetini bilmek için!
***
VEEEE...
troy.... truva!!
filminde seyrettiğimiz truva atının
birebir aynısının sahile monte edilen hali.

 
Sonra Nusret gemisini ziyaret..


Oradaki defterde kayıtlı bir yazıyı yazmadan geçemem..
" Gemilerdeki seyir defterine  Jurnal denir..."Jurnal"  gemi seyirde, ya da limanda iken gemi ile alâkalı bilgilerin yazıldığı defterdir...
Geminin rotası, hızı, geldiği – gideceği liman, vardiya değişimleri, hava durumu ve diğer bilgiler not edilir...
Mesela, Kilitbahir bölgesi geçildiğinde;  "saat: 15:30 Kilitbahir geçildi" yazılır...

İstanbul Boğazı geçildikten sonra; "saat: 05:00 İstanbul Boğazı geçildi" yazılır...
Bu tüm dünyadaki boğazlar için aynıdır... 
ÇANAKKALE hariç..!
Çanakkale Boğazının seyri tamanlanınca  Jurnal'e;  "saat: 22:00, Çanakkale'den  ÇIKILDI".. 
Ya da; "saat : 22:00 Şehitlik Abidesi 2 milden selamlandı"  yazılır.
Çünkü bilirler ki,
ÇANAKKALE GEÇİLMEZ..!"


Burada gördüğünüz
bulunan bir alman denizaltısının torpito dairesinin yarısı


                                       
burası çimenlik tepe..


Kalenin duvar kalınlığı 9 metre.. top mermisi duvar içinde kalarak patlamamış..
Ve orada bir çanak şekli oluşturmuş. ÇANAK KALE adının buradan geldiği söylenmekte.

Her şeyde olduğu gibi,
Mustafa Kemal Atatürk'e  borçlu olduğumuz 
bir şehir Çanakkale..
Diğer şehirlerimiz gibi..

Tüm Türkiye'm gibi..

 "Dur Yolcu"

diye yazıyor taşı toprağı şehit kanıyla sulanmış
karşı dağın eteğinde..
Durup bildiğim tüm duaları okuyorum..
VE.. Bugün 18 MART.. 
Bugün, 
benim de, 
yıllar önce şehit fetvası ile, 
 bir evladımı toprağa verişimin sene-i devriyesi. 

O nedenle, bitmek bilmiyor gidenlere seslenişim 
ve okuduğum dualar.. 


10 Şubat 2017 Cuma

"öylesine duygusal takılmalar" ... ... .... .... .... .... .... .... demişim ..

7 yıl önceki yazımı okudum az önce..
Aradan geçen yıllar, ne çok şeyi değiştiriyor Tanrım..

Günlerdir hiç bir şey düşünmeden penceremden dışarısını seyrediyorum.. Bomboş bir kafa ile!! Sanki elimde bir silgi var ve aklıma takılan ne varsa hemen anında siliveriyorum görüntüyü. Silmek uzun sürünce de yırtıp atıveriyorum hepsini hayalimde seyrettiğim denize!...

O sırada bir gemi geçiyor uzaklardan sisin altından zar-zor seçtiğim... VE, sanki o an bir fırtına kopuyor anılarımın denizinde.. dalgalar kabarıp yırtıp attığım sayfaları suratıma geri fırlatıyor ıslak ıslak!..

Bakıyorum böyle olmayacak, önce geçiyorum piyanomun başına.. deli gibi rast gele doğru/yanlış aklıma ne gelirse pedalın sonuna kadar basıp çalıyorum.. sonra,  her birini yeniden okumak için, buruşturduğum, göz yaşlarımdan ıslanmış sayfaları düzenleyip yeniden okuyorum kaldırmadan ya da gerçekten yırtmadan önce...

Ama .. O DA NE??? Yok hayır!!.. ben.. ben yazmış olamam bunları.. diye düşünüyorum O AN bana hiç bir şey ifade etmeyen bu yazılanlar için!..

Sonra... hiç etkilenmeden sanki bir başka kalemin dile getirdiği yazılar gibi düşünüp yeniden okuyorum arada bazı imlâ hataları görerek üstelik!! Dudaklarıma az bir şey, çarpık hüzünlü bir tebessüm yapışıp kalıyor.

Yıllar !! elinde kazma kürekle beklemiyor insanı .. ama o sınırsız sanılan duygulara vurdu mu kazmasını.. kürüyüp atıveriyor geçmişin çöpüne küreğiyle hepsini..

İnanın edebiyat parçalamıyorum.. En ufak bir duygusallık yaratmak çabası içinde değilim. Zaman zaman blog sayfalarımın geçmişine ziyarette bulunuyorum.. Yazdıklarımı aradan en az 6 - 7 yıl geçtikten sonra yeniden okumak ve öğrenmenin yaşının olmadığını ama unutmanın yaşa bağlı olduğunu yeniden öğrenmek hoşuma gidiyor..

Zira ZAMAN denen kahpe, insanın sadece bedenine indirmiyor balyozunu.. duygularını da törpülüyor .. anılarını savuruveriyor.. arada sırada yapmaman gerekenler geldiğinde aklına suratına tükürüyor..

Aynaya baktığın an ise, onun, "zamanın" en mutlu olduğu an!.. Çünki sadece o zaman onunla yüz-yüze gelebiliyor insan.. O nedenle bazı yazılarımda salaklığıma kızsam da, bazı şeylerin oluşacağını önceden hissedebilmiş olduğuma seviniyorum.

Ancak... çok ender olarak tam 7 yıl önce yazdığım bir yazımı sanki dün yazmışım gibi hissedince, aradaki duygu farkını "varsa eğer" yazan hariç, okuyan fark edeceği için sizlere yeniden sunmaya karar verdim.


***
Dikkat ettim, sınırsız coşkular ya da derin, dipsiz acılar yaşamayan insanların hayatında büyük çöküşler olmuyor. Yani, yaşamayı sadece bir görev olarak kabul edip çizdiği ya da çizilen sınırlar içinde kalan ve kuralların hepsine sorgusuz sualsiz uyan insanlar için coşku ile delilik arasında pek bir fark yok..

"Huzur" denince, genelde nedense akla çarşaf gibi denizde süzülen beyaz bir yelkenli gelir.. İz bile bırakmadan süzülen bir sessizlik!! Eğer batma tehlikesi yaşamamış, dalgalarla boğuşmamış, korkunun elini tutmamış ve acıyı göğüslememiş iseniz, bilin ki, o görüntü, sadece bir manzaradır. Huzurun ne olduğunu gerçekten bilen ise, dümende olandır, o fırtınayı yaşayan ve atlatandır. Yani hak edendir!.

Akıl yaşta değil baştadır diyenler eminim kendilerince haklıdırlar.. Benim de haklı olduklarını düşündüğüm zamanlar yok değil. Ama çelişkilerim var.(her konuda olduğu gibi!!) Gün be gün azalacağına artmakta üstelik!  Biliyorsunuz, hata yapmak, insana yol-su- elektrik olarak olmasa da tecrübe olarak geri dönüyor!.. Onun için hatalarından dolayı insanın kendini küçük görmesi de söz konusu olmuyor bu nedenle..

Amma velâkin bazı erdemleri vardır insanın, bozulmadan saklanmasına özen gösterilen.. Feragat sayfasına hiç not düşülmemiş olan.. Ben onlardan bahsediyorum.  Yoksa, insan kendi görgüsünden, kalitesinden  ve insanlık düzeyinden ödün verirse ancak,    bu onun kendi gözünde küçülmesine sebep olabilir.

Bu nedenle bugünlerde yaşamakta olduğum çelişkilerimde çok zorlandığımı hissediyorum.. ve bu derece yıpratıcı üzülüşüme katlanamıyorum..

Ama bir tesellim var... Yok hayır orhan babanın şarkısından bahsetmiyorum!!  Gerçekten bir teselli bu.   
Size de öğüt olsun!

Bir şey yitirilmişse, hiç üzülmeyin..
Çünki artık hiç eskimeyecektir!
Ve tek tesellisi budur!


6 Şubat 2017 Pazartesi

Bugün özel bir gün..

 
Nice güzel yıllarını,
eşinle ve evladınla
sağlık + varlık
içinde yaşamanı diliyorum kızım..
 
 
annen 

14 Ocak 2017 Cumartesi

SESSİZ BEKLEYİŞ!






Bunun lâmı cimi yok!
Yazacaklarımı, ya yaptınız,
ya halen yapmaktasınız,
ya da MUTLAKA bir gün
zamanı geldiğinde yapacaksınız!..  

Aslında yapmak eylemini kullanmamam gerekir.. yani “düşünmek” mi demeliydim acaba ? Aman neyse ne!
Sizler zaten daha okumaya başlarken ne demek istediğimi sözü nereye getireceğimi anlayacaksınız.. Hatta, "acaba beni mi anlatıyor" diye düşünenleriniz olacak!!


Aranmak..
aranmayı beklemek..
ve tam kalbiniz kırılma noktasındayken, içinizdeki boy aynasında geçmişteki kendinizi seyretmek!!

Yani hem suçlu hem güçlü konumundayken, hem hakim hem savcı durumuna dönüvermek.. Hem haklı olduğunu düşünüp hem de haksız oluşun şamarını yemek!!

İnsanlar yaşlandıkça çocuklaşırlar.. Bunu ben keşfetmedim. Bu, doğanın bir kanunu.. Çocuklaşmak bedenin şekil değiştirmesinden çok, ruhun çocuklaşması bence.. Yani ilgiye odaklı olmak.. aranmayı beklemek.. evlatları tarafından, dostları tarafından (varsa tabii)..

Sonra, kendisini hep haklı bulduğu bütün geçmiş uygun adım marş şeklinde geçmeye başlayınca gözlerinin önünden ve durup dururken geçmişteki olayların içinde bulunca kendisini, kaçacak delik aramak!..


Mesela… Bayramlarda (ki geçmişte en önemli günlerden biridir) anneni veya babanı arayıp aramadığın geliverir aklına.. ve hemen içindeki pespaye avukat duyguların yoğunlaşmadan seni sana müdafaa etmeye başlar.. “sen o şehirde değildin takma kafanı” der.. Aslında O ŞEHİR'de olduğun zamanları hatırlayıp kendini yine yargılamaya başladığında, o yalak avukat tekrar araya girer ve “takma kafanııı.. çocukların küçüktü” der!.. veya,“kocan huysuzun tekiydi…” .. ya da “sabahın köründen akşamın ezanına kadar işten eve evden işe koşarken seni arayıp soran mı vardı???” gibi o an için senin rahatlamanı sağlayan sözler söyler..
 .. Gözlerini kapatıp arkana yaslanırsın.. ve kulağına dolan suyla irkildiğinde ağladığını fark edersin ..

"ARANMAK, Yaşlının tek gıdasıdır"  diye bir kitap yazmayı düşünür!!..
Herkesin,  bir gün gelip okuduklarını hatırlayacağına emin olduğu bir kitap! 



4 Ocak 2017 Çarşamba

ve .. BENİM HİÇ DEĞİŞMEYEN YENİ YIL MASALIM..

BENİM YILBAŞIM,
4/OCAK.. 
ÇÜNKİ BUGÜN
BANA BİR HEDİYE VERDİ
O İLAHİ TESADÜF!!
Bir sepete girecek kadar büyüdüğünde ..
büyüdü zannetmiştim..

hele hele 8 aylık olup
arabasıyla okuluma götürebildiğimde
ohh ele avuca geldi işte
büyüdü çok şükür dediğimi hatırlıyorum..

SONRA...
asıl şimdi büyüdü.. diye düşünmüştüm
bir yaşında yürüdüğünde..

ve sadece bana, özel öpücüğünü verdiğinde!
hele bir de konuşmaya başladığında
tamam işte artık büyüdü demiştim
"ann-nne" derken dilini damağında şaklattığında.
 :)
Bilemedim bir anne için
çocuğunun kaç yaşına gelirse gelsin

büyümeyeceğini!!..
Ama yine de,
okula başladığında,
bir de sınıf başkanı olduğunda(!),
artık büyüdü oğlum diye düşünüyordum
bu fotoğrafı çekerken!!!
zaman zaman
okuldan dayak yiyerek eve dönmeye başlayınca, ve
"oğlum senin yarın kadar çocuktan dayak yenir mi?"
diye sorduğumda
 "ama o benden küçük anne nasıl döverim?"
diye cevap alınca,
çareyi dövüş tekniğini değil de

korunma tekniğini öğreten "tekvando"
kurslarında aradım.
Verdiğim en isabetli kararlardan biri idi.
 
sonra...
artık büyüdüğünü ispat etme zamanının
geldiğine inandım.. !! 
ve sanki bir çırpıda bitmiş gibi,
tek tek biten okullarının
sonuncusuna kep fırlatıp veda ettiği gün..
büyüdüğüne kesin inandım.
Hacettepe açık hava kampüsünde
konser verdiklerinde oradaydım..
Değişik açılardan
sahnede fotoğrafını çekerken ağlamıştım.. 
taaa ki, Sivas Temeltepe' deki yemin törenine kadar..
Hep çocuk gibi düşünüp seslendiğim oğlumun
bu fotoğrafını çekerken
gerçekten büyüdüğünü görmüştüm!!!..
Sonra bir gün..
bir dünya güzelinin kolunda,  ayrılıverdi yanımdan..
 
ve kısa bir süre sonra,
büyüsün diye emek vereceği minik bebeğin,
 ... bir başka dünya güzelinin babası oluverdi..
Şimdi ben artık büyüdüklerini  kabul etsem de,
hâlâ gözümde "çocuk" olarak kaldıklarını,  
onlara başka nasıl anlatabilirim,
"ne çabuk büyüdü de okula başladı"
diye gözleri dolu dolu olup bu pozu verenlere??

Daha DÜN gibi sizin için biliyorum..
 gözleriniz yaşlı ilkokula teslim edişiniz.. 
Ve şimdi ne çabuk büyüdü diye
gururla ilkokuldan mezun oluşunu kutlayışınız..
Biliyorum.. buradan mezun olduğunda,
 "artık büyüdü kızımız" diyeceksiniz ..
 
Bugün 4 Ocak..
Nice mutlu yıllara ve sağlıklı yaşlara
Oğlum.. Burağım..
Güzel eşin Hande ve
dünyalara bedel kızın Eylül İmge ile..

annen.