albümdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
albümdekiler etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ağustos 2016 Pazartesi

"DUVARLARIM" ..

Bazen oturduğum yerden duvarlarla konuştuğumu biri görse benim için ne düşünür acaba diye geçer aklımdan.. Allahtan evimin içini görebilecek seviyede bir ev yok civarda .. aynı düşünce, içimi görebilmesi mümkün olmayanlar için de geçer aklımdan!..

Bugün, zaman zaman saatlerce baktığım, konuştuğum , seyreylediğim duvarlarımın anlattıklarını paylaşmak istedim sizlerle ..

Duvarlar için ne yazılar ne şiirler yazılmış bugüne kadar.. Han duvarlarından... cam duvarlara kadar! Araya örülen duvarlardan,
yıkılan utanç duvarlarına kadar!!

Evime hiç gelmemiş bir kişi için,

"Evimin bir duvarında gölgen kalmış
ve yüreğimin tüm duvarlarında sevgin.." desem de..

Ya da alenen,
"Aramıza ördüğün duvarlara
kapılar çizdim
açıp, gelirsin diye..
Kapılar duvarda kaldı,
sen,
duvarların ötesinde
..
"
diye, anlayamayacağı sitemler etmiş olsam da, burada, anlatmaya henüz başlamadığım duvarlar farklı.. Yani mecaz yok.. duygu yok..
Bildiğimiz taş - beton duvar!!

Ancak yine de, benim duvarlarım daha farklı göreceksiniz!.. Salonum hariç, odalarımın duvarlarının hepsi neredeyse tamamen fotoğraflarla dolu..
"Albümdekiler" i okuyanlar, o albümlerin yırtılışını ve içindekilerin nefes alışını hatırlar belki..
Kim bilir... o nedenle mi acaba ben kendimi hiç yalnız hissetmiyorum?
Hatta, tek başıma  olduğumu bile düşünmeden geçiyor günlerim?..
 


SOY AĞACIMIZ
Bırakın 7 göbeği.. 3 göbek öncesini bile bilen ne kadar azdır.. Oysa zaman zaman yazılarımda dile getirişim bu yüzden, insanlar, yaş ilerledikçe köklerine eğilir.. Büyük dedenin nerede doğduğunu merak eder meselâ.. ya da babaannenin adı neydi acaba' ya takılır!..

Belki benim çocukluğumda fazla magazin kitap hikâye dergi ve sair olmadığından, "can baba" "çocuk haftası" "Nasrettin Hoca" dergilerine ve hürriyet ile cumhuriyet gazetelerine bağımlı olduğumuzdan..  Belki de o nedenle anneannemin ve diğer aile büyüklerimizin anlattığı masalımsı (ki bizim için gerçekten masaldı onlar) geçmişlerini can kulağı ile dinleyişimiz ve hiç unutmayışımız ondan..
 ANNEM ve BABAM
Annem hayatı boyunca dudağına ruj bile sürmeyen, "makyaj" nedir bilmeyen bir hanımefendi ve muhteşem bir piyanist idi.. 17 yaşında, kendisinden 13 yaş büyük bir beyefendi ile evlenmiş olmasının etkisi diye düşünürdüm makyaj yapmayışını..
Çok sonraları... makyajdan saç boyasına kadar, boyanmanın hiç bir çeşidini sevmeyen ve yapmayan biri olarak, bunda sözü geçenin, efendiler(!) değil,  "gen" ler olduğunu anladım. :))
Babam ise, 1930 yılında, gömleği-kravatı, cebinden hiç eksik etmediği dolmakalemi, mendili ve saati ile örnek bir ADAM.

DEDELERİM...

Ne yazık ki her ikisini de tanıyamadım.. Ama dinlediğim masallarda(!) onlarla ilgili geçmişi su gibi ezberime aldığımdan, tanıyormuşum,  Molla bey ve Hıfzı Ali bey ile çok sohbetlerimiz oldu zannedişim ondan!! Hatta, Hıfzı beyin aşık olduğu ve ömrünün son saniyesine kadar sevdiği hanım sultanı Sıdıka' yı (anneannem) sevişini, "Albümdekiler" adını verdiğim romana konu yapışım da ondan!!

Molla bey ile anlatılan çok az şey dinledim..  Onları ne kadar çoğaltırsam çoğaltayım, çok zengin olduğunun ve lokmasına varana kadar olmayanlarla paylaştığının ötesinde pek bir şey bilmiyorum.
 



Dedem Hıfzı Ali ve onun 
"hanım sultan' ı  Anneannem
Udî  Sıdıka Özdenses


Dedem Molla bey
 
 
SONRA... BİZ..

ağabeyim ablam ve ben
 
 

BİR..İKİ..ÜÇ..
DÖRT İKEN BEŞ OLUŞUMUZUN,
SENEYE BENİM DE ÖNÜME BİR UFAKLIĞIN EKLENECEĞİNİ BİLMEDEN VERDİĞİMİZ 
BU MASUM POZLARA DALIP..
NE GÜZEL TESELLİ BULURUM DERTLERİME ..


VE ... DUVARLARIM..

ODALARIMIN 
dilsiz bilinen duvarlar!!...


Nereye başımı çevirsem...
hangi odama girsem...
hangi dolabın ya da konsolun
üstüne bakacak olsam.. 


Ailedeki bebeklerin
 çekmecelerinde uyuduğu bu asırlık konsolda,


küçük kitaplığımın üstünde, kenarında, içinde..
Beni hiç yalnız bırakmayanlar var..
Yıllardır, anlattığım onca sırlarımı saklayan!
1930 yılında çekilen bu fotoğrafa,
baba diyarı ARDANUÇ'a bakıp,
hiç görmediğim diyarları o devirde şehirlerin bile zor sahip olduğu mimariye sahip olan bu güzel, temiz,
 cehennem deresinin tepesinde kurulmuş 
"nahiye'ye" bakıp hayaller kurarım..
Sonra gözüm, alttaki soyağacımızın fotoğraflarına
dışarıdan iliştirdiğim resme takılır!.. 
 
 
 
BU SOYAĞACIMIZIN RESMİNİ..
 


BİR ODAMIN DUVARININ BİRİNDE,
SARIŞINIMIN GÜN BE GÜN BÜYÜYÜŞÜNÜ,
 
 
DİĞERİNDE,
AĞABEYİM VEDAT VAROL'UN
SANKİ YANIMDAYMIŞ GİBİ
ÇAKIL TAŞLARI İLE TABLO YAPIŞINI,
KALEMİNİN ARKA UCUNU ISIRA ISIRA
GÖZLERİ UZAKLARA DALMIŞ
RÜBAİLER YAZMASINI ..
 

SONRA..
OĞLUMUN DOĞDUĞU AN' ı,
KUCAĞIMA VERİLDİĞİNDE İÇİME İŞLEYEN ve 
HİÇ SOĞUMAYAN O SICAKLIĞI DUYDUĞUM GÜNÜ..
VE YIL , YIL ..
BÜYÜYÜŞÜNÜ SEYREDERİM
duvarlarımda!!..


KORİDORUN AYNASINA YENİ TAKILANLARI!
 

SANDIĞIN ÜSTÜNDE YANIBAŞIMDAKİLERİ..


ÇALIŞMA ODAMDA,
NEREDEYSE ÖMRÜMÜ SEYREDEREK

VE TÜM SIRLARIMI PAYLAŞARAK
GEÇİRDİKLERİMİ,
 

DUVARLAR DOLUNCA,
DUVAR BOYUNDAKİ AYNALARIMIN
İMDADIMA YETİŞTİĞİ ODALARI..


Soyağacı fotoğraf çerçevesine dışarıdan iliştirilmiş,
gözümün takıldığı resmin  arkasına
 "yaş 35!! gençliğe veda"
diye yazdığım resmime bakıp,
sonra bir de aynaya bakıp!!! 


neyse konumuz bu değil!


 

BENİM İÇİN ÇOK DEĞERLİ OLAN,
NALAN' ın  (kaat'ı sanat-ı) HEDİYESİNİ...
BENİM İLK VE SON YAĞLIBOYA TABLOMU...
ATATÜRK İÇİN YAZDIĞIM ŞİİRİME
"KÜLTÜR BAKANLIĞINCA" VERİLEN ÖDÜLÜ!!!..
SEYREDER DURURUM...


Tıpkı her akşam,
Sultanahmet' in  arkasından batan günlerimin
bitişini seyrettiğim gibi!.

 
********
 
 
 
 
 
 
 
 



 

7 Kasım 2015 Cumartesi

Sitemler yükledim bulutlara..


Giderken,  ne çok şeyi beraberinde götürmüşsün.. Biliyorum daha yastığa değmeden başın, uykuya dalıyorsun götürdüğün uykularımla.. 

Ne çok şeyim yok olmuş.. neyimi arasam bulamıyorum.. sevinçlerim yok mesela.. heyecanlarım da yok!
Duygularıma ulaşamıyorum artık.. gördüklerim, okuduklarım, dinlediklerim etkisiz bu yüzden.. Şaşkınım!. Sen hiç birisini sevmezdin oysa, neden götürdün o zaman giderken hepsini?.. Neden boşalttın yüreğimi? nereye yükledin nasıl taşıdın ben görmeden, hissetmeden?
Senin aklın vardı hani.. hani bende olmayan! Hani duygusal takılmak aptalların bastonuydu? Hani yüreğine verdin mi emri, hazırol da beklerdi?..

O zaman neden boşalttın yüreğimi?? Günün batımı, gidişinin gölgesini uzattı ayak uçlarıma, sen giderken o yalvarıyordu! fark etmedin mi?..
 
Uykularımı geri ver hiç olmazsa.. Belki uyuyabilirim.. belki rüyalarıma girersin senin bile haberin olmadan sessizce!.. 
 
Ben ve Sen!.. biliyorum hiçbir zaman "Biz" olamayacak ikili idik .. Bu yüzden çaresizliğimi, çaresizliğime sebep sen olduğun için sevdim. Bu yüzden, ne zaman şakıyan bir kuş sesi duysam, onun onu duyamayacak kadar uzağındaki dallarda bir kuşa çaresizce serenat yaptığını düşündüm.

Denir ki, "Aşkın başkenti" olur çorak dağlar, birbirlerine kavuşanlar için..
"Mutluluğun başkenti" ise, başını dayadığı omuzun olduğu mekândır nicelerine.. 
Şimdi, "yalnızlığın başkenti" de, artık benim yaşadığım şehir..  

Ve şimdi Sen,  kalabalıklar içinde tek başına, Başkent'te yaşadığını düşün dur, olmayan aklını zorlayıp!..

 
 

10 Temmuz 2015 Cuma

Hatırlamak mı, hatırlanmak mı güzel??

Yayınlanma tarihi... 8 Eylül 2013 olan, ve "GÜLE-GÜLE" başlığı ile yayınladığım yazımı, geçmiş günlerin coşkusunu ve gizli hüzünlerini bir kere daha yaşayabilmek ve yaşatabilmek için, veya tekrar okurken ve de farklı müzikleri dinlerken, belki içinizden benim gibi düşünenlerin olabileceğini.. ya da ilk kez görenlerin, okumak - dinlemek isteyebileceklerini düşünerek, önce başlığı bile değiştirmeden tarihi mahfuz kılıp bir kere daha yayınladım ama sonra.. hatırlanmanın güzelliğine kapılıp, hatırlamak istediklerinize doğru bir yolculuk yapmanızı istedim..

ÇÜNKİ BENCE,  
Hatırlamak da, Hatırlanmak da güzeldir...
 
 ETERNALY..

Tchaikovsky' nin en sevdiğim Piyano Konçertosu. (No.1,Op.23)
Piyanist Pletnev tarafından seslendirilmiş..
Melânkolinin esiri olan bestecisi Tchaikovsky,
"Bunu kim dinlerse, kulaklarında sonsuza kadar
sevdiğinin yakarışı olarak kalacak" demiş!.
Okuyanların hatırlayacağını düşünüyorum. "Albümdekiler" in son sayfasını yazarken de, bunu dinlediğimi paylaşmıştım sizlerle..

**
Ve..  ah! mı, yoksa yüce bir sanatın tepesinden inen dileğin kabulü mü bilinmez; bu 1890 yılında bestelenen ve "dinleyen herkesin kulağında ebedîyen sevdiğini hatırlatan bir melodiye dönüşecek" denen eserin ana teması, "eternaly" adı ile, ya da hepimizin bildiği "sahne ışıkları" ile 1952 yılında neredeyse bir asır sonra yeniden kulaklara ve ruhlara seslendi..
Farklı versiyonları ile ana dörtlüğün üzerinde dönüp durarak yeniden ruhlara sunuldu..
 
Ve dedi ki...
"seni gerçek bir aşkla

sonsuza kadar seveceğim..
Ebedîyen!.. "

I'll be loving you eternally 
**


Bilirsiniz, çocuklar, küçüklüklerinde "güle-güle" ile "allahaısmarladık" kelimelerini karıştırırlar..
Onlar için hepsi "güle güle" dir!!
Aslında ne kadar doğru.. ve ne kadar güzel.. ve nasıl gerçek bir dilek, gidenin, kalana güle güle demesi..
Veda etmenin zorluğunu, yolcu ediş olarak kolaylaştırarak!..
Yazıma "güle güle" diye başlarken, daha net fark ettim bunun arı su kadar temiz bir dilek olduğunu.
Çünki aslında, o başlığı okurken, sizler bana "güle güle" demiş oldunuz!
Ve ben,
Yorulduğunuzda..
Sinirlendiğinizde..
Hislenip duygularınıza yenik düştüğünüzde..
Her geri vitese taktığınızda anılarınızın kolunu..

burada.. bu sayfada vereceğiniz molaların arka fonunda,  sizlere "bir ses" olayım istedim.

Ve.. buraya her gelişinizde, o an, aynı ya da farklı duygularınızı her seferinde yorum olarak benimle paylaşın istedim.

Benimle sohbet eder gibi!


itirafım..


nihavent saz semaisi... 

tuna dalgaları..

copellia


suzidil peşrev

Herkes, alaturka müzikten hoşlanmaz..
Bazıları da klâsik müzikten rahatsız olur..
Ben yine de sizin duygularınıza fon olarak benim seslendirdiklerimden daha çok,
 Schuman'ın müziği yakışacak diye düşünüyorum,
 hatta, eminim!.


Bir de, her dinlediğimde,
beni uçsuz bucaksız bir bozkırda bırakan bu müzik,
bu "la paloma" var.. 
Bu muhteşem müziğin aslında

bir cenaze marşı olduğunu,
ama hep gemici ağıtı olarak hatırlandığını

biliyor muydunuz? 


Diyor ki,
pencerene bir güvercin konarsa bir gün,
ona sevgiyle bak.
Çünki O, ben'im! 
 

 
Bu da, tıpkı, bir zamanlar maziye bak der gibi..
Bir zamanlar
çaldığıma inanamadığımı
dinleyenlere haykırmak isteyişim gibi..

O, ben' im!

Sonbaharı, takvimlerde yer alan 3 adet ay veya doğadaki dört mevsimden biri olarak algılayan ve gerek yaşamlarında gerekse sayfalarında olsun, dökülen sarı yapraklara yer verenlere bakıp sevecen duygularla gülüyorum..  Benim de bu blogda yazdığım ilk yazı “sonbahar” la ilgili bir şiirim idi.. 

“İster başında -ilk- olsun,
isterse -son-..
Yaşayana göre değişir bahar !”
diye başlayan.. 


 Ama sonra, tüm mevsimler sonbahar gibi olunca, hani filim biter, “dıend” (!)yazar .. ama bir sürü isimler mekânlar, gerekli gereksiz yazılar kayarak akmaya devam eder ya perdeden aşağıya… işte aynı öyle geçmeye, aynı o şekilde kaymaya başlar günler SON/bahar geldiğinde.. Okumakta zorlanırsın sayısını .. zaten saymana gerek olmadığını bildiğinden, bırakırsın aksın bitsin diye.. ve IŞIĞIN yanmasını beklersin çıkıp gitmek için sinema salonundan!

Bir gün.. etrafında gözgöze gelebileceğin bir tek kişi bile bulamadığında .. aynaya bakarsan, orada tıpkı beyaz perdedeki gibi akıp giden ve okunmayan yazıları değil, işte orada sonbahar yaprakları gibi düşen uçup giden yılların tarihlerini görürsün.. Günlerden neydi bugün diye geçer aklından.. aslında hiç ama hiç önemi yoktur Salı ya da Pazar oluşunun birbirlerinden zerre kadar farkı olmayan o günlerin.. ama yine de bazen takılır aklına bugün günlerden… Pazar mıydı yoksa diye!..

Bir gece önce karar vermişsindir ertesi gün dışarı çıkmaya.. en azından az ilerideki markete gitmeye.. alacaklarını unutmamak için yaptığın listeyi evde unutmadan! Sonra yarın olduğunda, ya yağmur yağacak-mış gibi gelir sana.. ya hava gerçekten soğuktur.. ne gerek vardır çıkmanın şart mı?? diye içindeki susturamadığın negatif güç konuşmaya başlar..


Ve yine gir gün, dolaplarını yerleştirmek fikri bir dürtü halinde beynini rahatsız edince açarsın kapaklarını dolapların çekersin çekmecelerini… Dolapların altına sürülmüş bavulları koca koca sapı ya da tekeri kopmuş çantaları.. dökersin içinde ne varsa… iki yılı aşkın yoksa üç mü giymediğin hatta varlığını bile unuttuğun ama artık içine girmene imkan olmayan giysilerini ayırırsın belki giyen biri.. mmm.. kim olabilir diye düşünürsün kimse gelmez aklına “kim bulursa” diye kapı önüne koyarsın..

Sonra tam o sırada..  aa-aa bak bunu nasıl aramıştım bu yün kazak batıp kaşındırmıyordu beni iyi ki buldum diye sevinirken güvelerin senden daha önce sevindiğini anlarsın delik deşik olmuş kollarını görünce.. onu da .. bir an düşünüp toz bezi .. mi.. yer bezi…!! sonra kendine kızıp hatta hafiften küfredip fırlatıp atarsın kapının önündekilerin üstüne..

Eskiden olsa ağlardım diye düşünürsün ve çok uzun süredir artık ağlamadığını hatırlarsın. Canım istemiyor demek ki diye düşünürken niye canı istesin insanın ağlamayı.. o kendiliğinden oluşan bir tepki.. ne saçma düşünmeye başladım son zamanlarda diye geçirirsin bu defa aklından…

Ve o “son zamanların” bir hayli eskilere dayanmaya başladığını hatırlar.. sonra arkana yaslanıp sonbaharını seyre dalarsın.

***
Ve ... VE.. tam "yayınla" düğmesine basarken, ilk yayınlanma tarihi ile yazımın son cümlesinin aşağıdaki resimle uyum sağladığını, ama bu yaz gününe bu fotoğrafın pek uymadığını düşünerek acaba değiştirsem mi diye düşünürken..  temmuz ayında da sonbaharın  yaşanabildiğini hatırladım!!.. ve "bırak kalsın.. yakıştı"  dedim!  

 



 
 
 

4 Ağustos 2013 Pazar

AŞK!! nedir sizce?




AŞK…
yazılan ve yazıldığı zannedilen..
Hissedilen ve yaşandığı iddia edilen!!
Minel AŞK!
Sen nelere kadirsin..
 

Aynı hataya, genelde bilmem kaçıncı milyon kez düşmemek için, bu konuda yazmaya, ahkâm kesmeye niyetli değilim.. Sadece, aşk için yazılmış binlerce satırın, şiirin, mektubun ve kazınan duvarların beynime üşüşmesine sebep olan bu fotoğrafa bakıp “aşk” nedir diye düşündüm hepsi bu..
Sonra yine düşündüm. Sadece bu soru sorulsa size ömrünüzün geri kalanı için… ve bir bonus kazanacağınızdan emin olsanız..

Dürüstçe nasıl cevaplarsınız diye!.. 

SİZİN İÇİN nedir AŞK?

Herkesin bildiğine adı gibi emin olduğu duygunun adı mıdır AŞK?.

Görmeden sevip aşık olduğumuz o yüce yaradana duyulan his midir AŞK?

Bu dünyada yaşasın ya da yolcu edilmiş olsun, bir anne/baba için duyulan hissin özlemin adı mıdır AŞK?.

Hiç bir çiçeğe ve de bitkiye tanrının sürmediği o kokuyu, kucağına verilen bebeğini koklarken içine çeken için, o evlat kokusu mudur AŞK?

Karnında bebesiyle suratına sıkılan gazlara aldırmayan, kafasına yediği demir copla hayatını kaybeden gencecik fidanların ölümüne savunduğu vatan sevgisi midir AŞK?

Hayvanların da susuz kalabileceklerini ölebileceklerini yani onların da bir canlı olduklarını hissedebilmek midir AŞK?

Bilim için ya da ilim için olsun, açlığını ve tüm ihtiyaçlarını unutacak kadar kendisini insanlığa adayabilmek midir AŞK?

İnsanı çarpan, neden- nasıl- niye- ne zaman- kime- sorularını lügatten silen coşkunun adı mıdır AŞK? 

Ya da bir bedene duyulan cinsel isteğin adı mıdır AŞK? 

Yoksa.. Acınacak duruma düşeceğini bile bile .. insanın engel olamadığı ve de engel olmak istemediği bir çekim gücüyle torunu yaşındakine duyulan his midir AŞK?

Söyleyin… Yazın… Anlatın… DÜRÜSTÇE!

Nedir AŞK?.. Sizce!..