İlk tayin olduğum eski çifteler köy enstitüsü ve o zamanki değişen adıyla Yunus Emre Öğretmen okuluna, ana yoldan ayrılınca 1km lik, iki tarafı gökyüzünde birleşmiş sağlı sollu beş bin kavaklığın ortasındaki asfalt bir yoldan girilirdi.. Bu muhteşem yolun sağ ve sol taraflarındaki kavak ağaçlarının arkasında da lojmanlar vardı yine o yol boyunca porsuk nehrinin ince bir kolu "çay" denen su akıp giderdi..
Herkesin sebzesini yetiştirdiği bahçesi ve bahçesinde bir de kümesi vardı.. Lojmanlara bahçeden 4 basamak merdivenle çıkılırdı.. 2 küçük bir de büyük odası olan, balkonları kavaklığa bakan müstakil evlerdi.. Ben kuluçkaya yatan tavuğun altına bir iki tane de ördek yumurtası koymuştum.. civcivler çıktığında ördek yavruları suya atladıklarında tavuğun çırpınışını ve feryatlarını hiç unutamadım..
Ve o yol.. o uzun kavaklı yol, her öğrencinin ve de her öğretmenin bisikletleri ile gezdiği, yakın Hamidiye köyüne hatta Mahmudiye kazasına süt, bakraç yoğurt, yumurta, köy ekmeği gibi alışverişe gittiği yoldu.. Eskişehir’e ilk indiğimiz hafta sonu, ilk işim kendime bir kız bisikleti almak olmuştu.. beni gören tüm öğretmen eşleri de bu modaya uymuştu hemen..
Ancak gel gelelim bir okul müdürümüz vardı ve adı Recep idi!! ve benim saçımı boyatmama takmıştı önce.. sonra da bir bayan öğretmenin bisiklete binemeyeceğine!! Lojmanlarımız ve gezinti alanı, okul sınırlarının dışında idi oysa..
Bir gün odasına çağırıp bana çirkin yakıştırmalar yapınca, masasının üstünden elime ilk geleni kafasına fırlatmıştım.. Şanssızlığım, o minik mermerin, Atatürk’ün büstü olmasıydı.. (Çok ileri yıllarda adamın alnındaki leke gibi ize sebep olanın Atatürk olduğunu unutmayacağını düşünüp sevinmiştim.)
Müfettişler teftişe geldiğinde beni bulamadılar.. cehennemin dibine kadar deyip, bisikletimi de hademe Rıza efendiye verip ayrılmıştım okuldan.
Sürgün cezasının sicilime işlendiğinden habersiz!..
*****
Ankara'ya, tek sığınağım olan ağabeyimin evine gelmiştim bir çarpık bavulla.. Benim ne deli bir kanım olduğunu bilen yengem "Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun" diye sorduğunda, yengeme "korkma fazla kalmam burada" demiştim!!..
Her gün gazeteleri talan ediyordum. O gün de gazetenin birinde kocaman bir ilân vardı."Devlet Hava Meydanları İşletmesine tercüman alınacak" diye .. Ben dilekçe falan yazmadan doğrudan Etlik’teki Genel Müdürlük binasına gidip, personel müdür muavini ile konuşmuş ve ufak bir sözlü sınavdan sonra işe alınmıştım. (muavin bayandı !! :) )
Servisten indiğim ilk gün, 30-40 kişi kadar hiç birisini tanımadığım çalışma arkadaşlarım ile o koca binaya doğru yürürken, binanın üstünde kocaman D.H.M.İ tabelâsını gördüm ve “A-aa Devletin Himayeye Muhtaç İnekleri “ … dedim! Birden çevremdeki yürüyen kalabalıkta bir dalgalanma oldu hepsi çil yavrusu gibi koşturan adımlarla zikzaklar çizerek yarışır gibi kaçışıp binaya giriverdi.. Bir tek ben, bir de kısa boylu cücemsi bir adam kaldık o uzun beton giriş yolunda. O günden sonra aynı odada çalıştığım üç arkadaş hariç hiç kimse bana pek selâm vermedi hatta serviste günaydın diyen bile olmadı.
Bir gün masamdaki telefon çaldı açıp “buyurun dedim”. Bir erkek sesi “ben personel müdürü hemen odama gel” dedi.. Yeni gelen, yeni işe giren herkesi işleten bir zıpır Bülent olduğunu ve çok dikkat etmem gerektiğini söyleyen oda arkadaşlarımı hatırlayıp, “öyle miiiii canım, ben de İngiltere kraliçesiyim sen gel odama” dedim ve şak diye kapattım telefonu suratına.. (ne korkunç bir etkisi vardır bu surata telefon kapatılışın size anlatamam… kimbilir belki anlatırım bir gün!! )
Aradan 2 dk. geçti geçmedi, o ilk gün bahçede yanyana yürüdüğüm cücemsi adam(!) belirdi oda kapısında ve yerlerinden fırlayan pörtlek gözleri ile “sen kraliçe değil inek bile olamazsın” dedi devletin himayeye muhtaç öküzü!!! .. Ve benim işime son verdi!
Elimdeki son birkaç kuruşla beyaz bir bluz almaya gitmiştim kovulduğum gün.. kendimi sevindirmek istemiştim.. gençlik işte!!
Sonra biri orada “hocanım” diye seslendi.. ????
*****
Eskiden Ankara’nın en lüks en güzel mağazası ABC idi.. o zamanlar Vakko Makko yoktu.. Kızılayda Pikniğin tam karşı caddesinde çok büyük bir mağaza idi ve nefis klâs giysiler sunardı.. Çok çok pahalıydı çünki hepsi ithal ürünlerdi.. İndirim başlayacağını müşterilerine özel mektupla bildirirlerdi.. Ve halk indirimin başladığını bilmeden, o özel müşteriler gider seçip beğenip alırlardı ucuzlayan kıyafetleri.. Tezgâhtarların bile İngiliz uşaklar gibi azamet ve saygıyla hizmet edişlerini, kapıya kadar müşteriyi aldıkları paketlerle yolcu edişlerini unutamam..
Tabii bizim gibi tıfıllar ve de ay sonunu zor getirenler, vitrine "indirim başladı" levhası asılınca hücum ederdi..
Ne kaldıysa artık!! Hatta o kadar kalabalık olurdu ki millet tezgâh üstünden kaptığı malı yanaşamayan arkadaşına veya eşine havadan fırlatıp atardı.. kim tutarsa onun olurdu!!!
O gün işime son verilmişti cebimde ay sonunu getiremeyecek kadar az bir para vardı.. ama dedim ya, aylar önce gördüğüm o fisto beyaz bluzda kalmıştı aklım.. Ne zamandır ucuzluk başlasın diye bekliyordum.. Hey gidi gençlik!! İşten çıkartılışımın hüznünü yok etmek, kendimi sevindirmek istemiştim..
ABC ye geldiğimde kalabalığı görünce fisto bluza veda etmem gerektiğini anladım.. Ama hazır gelmişken bir bakayım hiç olmazsa diyerek dolanıp, mağazanın içindeki dahili vitrinleri seyre daldığımda, birisi “hocanım bak” dedi.. Ah!!! nasıl.. ne şekilde döndüysem sesin yönüne, başkasına seslenen sesin sahibi refleksi gördü ve hafif alaycı bir sesle “ne o küçükhanım bir tek sen misin hocanım?” dedi .. “keşke olsaydım “ dedim.. sonra kovulduğum geldi aklıma .. sonra ucuzlukta bile cebimdeki paranın iki misli olan fisto bluzu alamayacağım geldi.. ve farkında bile olmadan gözlerimden akmaya başladı zor tuttuklarım!.
Üzüldüler tepkime.. konuşmanın zor duyulduğu buharlı kalabalıktan bir an önce çıkmaya çalışırken, adam cebinden bir kartvizit çıkartıp uzattı.. “pazartesi gel bakalım neymiş bu seni ağlatan” dedi.. Mağazadan çıktığımda baktım, M.E.B Orta Öğretim Genel Müdürü yazıyordu..
**
Karşısında ayakta beklerken, devamlı dua ediyordum inşallah bayılmam diye.. Önünde sicil dosyam vardı.. orada ne okuyorsa, dudaklarının iç kenarını ağzını büzerek kemirip önce okuyor sonra gözlüklerinin üstünden bana bakıyordu.. Birden, “nasıl becerdin bunu?” diye sordu.. sonra suratımın renginden korkmuş veya öğretmen olduğumu hatırlamış olmalı ki, “otur otur” dedi ve yine sordu nasıl becerdiğimi!!.. “neyi efendim?” dedim fısıltı gibi.. "Aynı yıl maaş kesimi cezası almışsın ama aynı yıl takdirname ile terfi etmişsin… sonra yine bir başka yıl sürgün cezan var ama sen ortalarda yoksun müstafi addedilmişsin.. ama daha önce aldığın üç takdir birleşmiş bu sefer de derece atlamışsın.."
Üflese uçacak kadar sıska halime bakıp kafasını sallaya sallaya şaka yollu “sen maarifle kafa mı buluyorsun???” dedi..
Ona kısaca iki gün önce kovuluşumdan ve bir tanesini burada anlatamadığım diğer müdürlerimden bahsettim..
Ve… sadece iki ay sonra Aydınlıkevler Lisesinde göreve başladım.































