19 Şubat 2012 Pazar

Haylâzlıklarımın tozları ve ödülü !!

Gerek, çok sevdiğim, gerçekten ÇOK SEVDİĞİM mesleğimden ayrılmama sebep olan müdürlerin, gerekse başka görevlerde çalıştığım şirket Müdürlerinin, yaşamımda olmasa da, anılarımda bıraktığı tozlu görüntüleri hafızamdan temizlemem hiç mümkün olmadı ..

İlk tayin olduğum eski çifteler köy enstitüsü ve o zamanki değişen  adıyla Yunus Emre Öğretmen okuluna, ana yoldan ayrılınca 1km lik, iki tarafı gökyüzünde birleşmiş sağlı sollu beş bin kavaklığın ortasındaki asfalt bir yoldan girilirdi.. Bu muhteşem yolun sağ ve sol taraflarındaki kavak ağaçlarının arkasında da lojmanlar vardı  yine o yol boyunca porsuk nehrinin ince bir kolu "çay" denen su akıp giderdi..

Herkesin sebzesini yetiştirdiği bahçesi ve bahçesinde bir de kümesi vardı.. Lojmanlara bahçeden 4 basamak merdivenle çıkılırdı.. 2 küçük  bir de büyük odası olan, balkonları kavaklığa bakan müstakil evlerdi.. Ben kuluçkaya yatan tavuğun altına bir iki tane de ördek yumurtası koymuştum.. civcivler çıktığında ördek yavruları suya atladıklarında tavuğun çırpınışını ve feryatlarını hiç unutamadım.. 

Ve o yol.. o uzun kavaklı yol, her öğrencinin ve de her öğretmenin bisikletleri ile gezdiği, yakın Hamidiye köyüne hatta Mahmudiye kazasına süt, bakraç yoğurt, yumurta, köy ekmeği gibi alışverişe gittiği yoldu.. Eskişehir’e ilk indiğimiz hafta sonu, ilk işim kendime bir kız bisikleti almak olmuştu.. beni gören tüm öğretmen eşleri de bu modaya uymuştu hemen..

Ancak gel gelelim bir okul müdürümüz vardı ve adı Recep idi!! ve benim saçımı boyatmama takmıştı önce.. sonra da bir bayan öğretmenin bisiklete binemeyeceğine!! Lojmanlarımız ve gezinti alanı, okul sınırlarının dışında idi oysa..

Bir gün odasına çağırıp bana çirkin yakıştırmalar yapınca, masasının üstünden elime ilk geleni kafasına fırlatmıştım.. Şanssızlığım, o minik mermerin, Atatürk’ün büstü olmasıydı.. (Çok ileri yıllarda adamın alnındaki leke gibi ize sebep olanın Atatürk olduğunu unutmayacağını düşünüp sevinmiştim.)

Müfettişler teftişe geldiğinde beni bulamadılar.. cehennemin dibine kadar deyip, bisikletimi de hademe Rıza efendiye verip ayrılmıştım okuldan.
Sürgün cezasının sicilime işlendiğinden habersiz!..

*****

Ankara'ya, tek sığınağım olan ağabeyimin evine gelmiştim bir çarpık bavulla.. Benim ne deli bir kanım olduğunu bilen yengem "Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun" diye sorduğunda, yengeme "korkma fazla kalmam burada" demiştim!!..
Her gün gazeteleri talan ediyordum. O gün de gazetenin birinde kocaman bir ilân vardı."Devlet Hava Meydanları İşletmesine tercüman alınacak" diye .. Ben dilekçe falan yazmadan doğrudan Etlik’teki Genel Müdürlük binasına gidip, personel müdür muavini ile konuşmuş ve ufak bir sözlü sınavdan sonra işe alınmıştım. (muavin bayandı !! :)  )


Servisten indiğim ilk gün,  30-40 kişi kadar hiç birisini tanımadığım çalışma arkadaşlarım ile o koca binaya doğru yürürken, binanın üstünde kocaman D.H.M.İ tabelâsını gördüm ve “A-aa Devletin Himayeye Muhtaç İnekleri “ … dedim! Birden çevremdeki yürüyen kalabalıkta bir dalgalanma oldu hepsi çil yavrusu gibi koşturan adımlarla zikzaklar çizerek yarışır gibi kaçışıp binaya giriverdi.. Bir tek ben, bir de kısa boylu cücemsi bir adam kaldık o uzun beton giriş yolunda. O günden sonra aynı odada çalıştığım üç arkadaş hariç hiç kimse bana pek selâm vermedi hatta serviste günaydın diyen bile olmadı.

Bir gün masamdaki telefon çaldı açıp “buyurun dedim”. Bir erkek sesi “ben personel müdürü hemen odama gel” dedi.. Yeni gelen, yeni işe giren herkesi işleten bir zıpır Bülent olduğunu ve çok dikkat etmem gerektiğini söyleyen oda arkadaşlarımı hatırlayıp, “öyle miiiii canım, ben de İngiltere kraliçesiyim sen gel odama” dedim ve şak diye kapattım telefonu suratına.. (ne korkunç bir etkisi vardır bu surata telefon kapatılışın size anlatamam… kimbilir belki anlatırım bir gün!! )

Aradan 2 dk. geçti geçmedi,  o ilk gün bahçede yanyana yürüdüğüm cücemsi adam(!) belirdi oda kapısında ve yerlerinden fırlayan pörtlek gözleri ile “sen kraliçe değil inek bile olamazsın” dedi  devletin himayeye muhtaç öküzü!!! .. Ve benim işime son verdi!


Elimdeki son birkaç kuruşla beyaz bir bluz almaya gitmiştim kovulduğum gün.. kendimi sevindirmek istemiştim.. gençlik işte!!

Sonra biri  orada “hocanım” diye seslendi.. ???? 


*****

Eskiden Ankara’nın en lüks en güzel mağazası ABC idi.. o zamanlar Vakko Makko yoktu.. Kızılayda Pikniğin tam karşı caddesinde çok büyük bir mağaza idi ve nefis klâs giysiler sunardı.. Çok çok pahalıydı çünki hepsi ithal ürünlerdi.. İndirim başlayacağını müşterilerine özel mektupla bildirirlerdi.. Ve halk indirimin başladığını bilmeden, o özel müşteriler gider seçip beğenip alırlardı ucuzlayan kıyafetleri.. Tezgâhtarların bile İngiliz uşaklar gibi azamet ve saygıyla hizmet edişlerini, kapıya kadar müşteriyi aldıkları paketlerle yolcu edişlerini unutamam..


Tabii bizim gibi tıfıllar ve de ay sonunu zor getirenler, vitrine "indirim başladı" levhası asılınca hücum ederdi..
Ne kaldıysa artık!! Hatta o kadar kalabalık olurdu ki millet tezgâh üstünden kaptığı malı yanaşamayan arkadaşına veya eşine havadan fırlatıp atardı.. kim tutarsa onun olurdu!!!

O gün işime son verilmişti cebimde ay sonunu getiremeyecek kadar az bir para vardı.. ama dedim ya, aylar önce gördüğüm o fisto beyaz bluzda kalmıştı aklım.. Ne zamandır ucuzluk başlasın diye bekliyordum.. Hey gidi gençlik!! İşten çıkartılışımın hüznünü yok etmek, kendimi sevindirmek istemiştim..



ABC ye geldiğimde kalabalığı görünce fisto bluza veda etmem gerektiğini anladım.. Ama hazır gelmişken bir bakayım hiç olmazsa diyerek dolanıp, mağazanın içindeki dahili vitrinleri seyre daldığımda, birisi “hocanım bak” dedi.. Ah!!! nasıl.. ne şekilde döndüysem sesin yönüne, başkasına seslenen sesin sahibi refleksi gördü ve hafif alaycı bir sesle “ne o küçükhanım bir tek sen misin hocanım?” dedi .. “keşke olsaydım “ dedim.. sonra kovulduğum geldi aklıma .. sonra ucuzlukta bile cebimdeki paranın iki misli olan fisto bluzu alamayacağım geldi.. ve farkında bile olmadan gözlerimden akmaya başladı zor tuttuklarım!.


Üzüldüler tepkime.. konuşmanın zor duyulduğu buharlı kalabalıktan bir an önce çıkmaya çalışırken, adam cebinden bir kartvizit çıkartıp uzattı.. “pazartesi gel bakalım neymiş bu seni ağlatan” dedi.. Mağazadan çıktığımda baktım, M.E.B Orta Öğretim Genel Müdürü yazıyordu..


**
Karşısında ayakta beklerken, devamlı dua ediyordum inşallah bayılmam diye.. Önünde sicil dosyam vardı.. orada ne okuyorsa, dudaklarının iç kenarını ağzını büzerek kemirip önce okuyor sonra gözlüklerinin üstünden bana bakıyordu..  Birden,  “nasıl becerdin bunu?” diye sordu.. sonra suratımın renginden korkmuş veya öğretmen olduğumu hatırlamış olmalı ki, “otur otur” dedi ve yine sordu nasıl becerdiğimi!!.. “neyi efendim?” dedim fısıltı gibi.. "Aynı yıl maaş kesimi cezası almışsın ama aynı yıl takdirname ile terfi etmişsin… sonra yine bir başka yıl sürgün cezan var ama sen ortalarda yoksun müstafi addedilmişsin.. ama daha önce aldığın üç takdir birleşmiş bu sefer de derece atlamışsın.."


Üflese uçacak kadar sıska halime bakıp kafasını sallaya sallaya şaka yollu “sen maarifle kafa mı buluyorsun???” dedi..


Ona kısaca iki gün önce kovuluşumdan ve bir tanesini burada anlatamadığım diğer müdürlerimden bahsettim..


Ve… sadece iki ay sonra Aydınlıkevler Lisesinde göreve başladım.








12 Şubat 2012 Pazar

Üçgen kavgası..

Ruhum, aklım ve bedenim..
Durdurmamın mümkün olmadığı bir kavgaya giriştiler.. Olan bedenime oluyor.. Tercihimi sorsalar hangisinin galip gelmesini istersin diye, akla gelen ve de normal olan tercih “beden” olmalı.. Ama o zaman seçimde sıra vermediğim akıl, nasıl akıl edecek bunu da, birinciliği bedene verecek? O zaman da, ruh 3. sıraya düşünce, ruhu olmayan bedeni ne yapsın beden??
3 bilinmeyenli denklem değil bu.. ama ondan daha zor..

Yılların acısını, kahrını, hak ettiği ya da reva görülen yükünü taşımaktan yorgun bir beden.. ve o bedeni kendi gibi zinde zannedip istediği ortama sürüklemek isteyen bir ruhun elinde esir bir gönül.. her ikisinden de bıkmış, zaman zaman gel-gitler yaşayan bir akıl..

Ve BEN.!. bu üçgen kavgası içinde, kendimi üçünden de soyutlayıp kaçmak, ayrılmak isteyen bir garip yolcu!

Geçmişteki haylazlıklarımın devamını yazmak için oturmuştum oysa klâvyenin başına.. ve başlamıştım da.. öğrencilik yıllarımda okulda.. öğretmen olarak okullarda.. ve evde yaptığım haylazlıklarımı yazmayı sürdürürken... birden direksiyon kırdı hafızam!…
Baktım, yine geçmiş güzel günlerimin tarlalarında koşturmaktayım!..


Halbuki, elime tığ alsam, (yok bu olmaz tığ bilmem) elime şiş alsam, ( evet bu oldu.. güzel örgü örerim üstelik..) köşeme çekilsem, burnumun üstüne düşürsem yakın gözlüğümü, dizimi de çene altıma dikip torunlara (a-aaa Allah söyletti 2. si yolda mı ne?) kazak vesair örsem!!!.. "normali bu" diyorum yüksek sesle kendime.. biraz sertçe!.. bak canım diyorum .. sen torun torba sahibi bir büyükannesin!! o nedenle… işte tam bu geveleme anında kasıklarıma sonra mideme giren sancı ile sanki gerçekten köşeme çekilmişim gibi ayağa fırlıyorum.. dersin ki dokuz aylık gebeyim, sancım tuttu!!..

Anlatamıyorum sonra bu halimi kimseye.. “anne ne işin var bu havada dışarıda?” bu soruyu soran oğlum asabımı bozuyor!!… bir de üstelik “kanguru gibi “diye eklemiyor mu gıcık oluyorum!!.. :) Ben yaşıma başıma bakmadan zıplaya zıplaya seke seke yürüyormuşum.. acele etmeden ağır ağır gitmeliymişim yolda.. Orson welles'in şarkısını söylüyorum yüzüne karşı.. içimden geçeni gizleyip!!

Kimseyi inandıramadım.. umurumda da değil.. zaten inandırma girişiminde hiç bulunmadım.. sadece nim bahsi geçtiğinde o coşkuya yenik düştüğümün;… “geç bu ayakları… “ türünden itiraz edildi sustum!
Bu aralar oldukça sık düşünüyorum bu üçgen kavgasını çünki içimdeki beni ben yapan o coşkunun azalması beni ürkütüyor..


Ağır ağabeylere oldum olası illet olmuşumdur.. (oğlum aç buçuk öyledir)Karadenizliler,  bu tipler için “kanıma ekmek doğriii” derler!! İnsan, üzüntüsü ile, sevinci ile, aşk ile meşk ile çoşku içinde olmalı .. Ben turfanda bir meyve yerken de iliklerime kadar coşku ile doluyorum.. ya da baharda açan ilk çiçeği dağ yamacında gördüğümde… nicedir özlediğim bir ses duyduğumda.. bir hediye verildiğinde… Donuk don yağ gibi olamam!! Bulaşıcıdır bu coşkum üstelik.. nemrudi havada dolaşanlara bile bulaştığını bilirim..
Oğlumdan biraz büyük bir yeğenim var o aradı dün.. sakın dışarı çıkma diye.. "unutabilirim bu tembihi zira alzaymer oldum ben" dedim..
“yaa.. zavallı alzaymer!”  dedi !!..


Yine konuya giremedim… oysa haylâzlıklarımı anlatmamı istiyor içimdeki!.. Unutmazsam … haftaya  .. belki bir yerinden başlarım devamının !! 





10 Şubat 2012 Cuma

HAYLAZLIKLARIM..



Bazı yazılarımda, ara ara yaptığım haylâzlıkları satır aralarına sıkıştırıp şirin bir hal almalarını sağlamış olabilirim..Ama bu sefer göğsümü gere gere ibret alınması olmasa da, örnek alınması gerektiğine inandığım için ve de eğer hanenizde bunları yapan var ise engel olunmaması için yazmak istiyorum..


İlkokulda okuduğum yıllarda gidilecek her yere yürüyerek gidilirdi.. küçük yerleşim birimleri için normal olabilir ama zamanın büyük şehirlerinden sayılan doğup büyüdüğüm kent için bu geçerli değildi.. Ancak ulaşım aracı diye bir tanımla tanışmamıştık, bu nedenle de her yere ve yöne yürürdük.. Ayakkabılar ayakkabılıkta dizim dizim durmazdı.. herkesin tek ayakkabısı olurdu PARAMPARÇA olduğunda da yenisi alınırdı.. bu artık altının pençe tutmayacağı anlamına gelmekteydi..


Teyzemler Samsun’da adı ermeni mahallesi olan bir semtte otururlardı.. ve yürüyerek en kestirme yol şehir mezarlığının içinden geçen yoldu.. ve ben de orayı tercih ederdim ve her gidişimde bir adamı (bana göre adam, aslında bir sokak serserisi) kafasını kırarak dönerdim.. ceplerimde irili ufaklı taş taşırdım elimde de mutlaka hava nasıl olursa olsun şemsiye olurdu.. Bu yaptıklarım için aile büyüklerimden hiç azar işitmedim sadece çok daha sonraları kendilerince aldıkları tedbirler olduğunu öğrendim.. Eğitimle öğretimin birbirinden tamamen bağımsız olsa da, birbirlerinden ayrılmaz bir bütün oluşturması gerektiğine çok muhteşem bir örnek idi benim ailem..

Henüz 9-10 yaşlarımda başladığım bu antrenmanlara, öğrencilik yıllarımda, yatılı okul hayatımda, öğretmenlik mesleğim süresince de devam ettim. Benim tepkime uğrayanlar MUTLAKA haksız idiler.. Ama neredeyse tamamında cezalandırılan ben oldum…

 
Bir tek matematik öğretmenimi, (ki, tam bir eğitimci olduğunu yıllar sonra anlayabildim) dersinde hiç kimsenin kopye çekmeye muvaffak olamadığını söyleyen, ve eğer bunu kendisine yakalanmadan yapıp, ders sonunda itiraf eden olursa aldığı notun karne notu olacağını söyleyen rahmetle andığım hocam Osman Yalın’ı ayrı tutmam gerekir.. Çünki, bütün formülleri yazdığım kâğıdı, yazılı başladığında sıramın kenarına oturur gibi ilişen hocamın toplu iğne ile beyaz önlüğüne iğnelerken, iğneyi böbrek civarına batırmam neticesinde….. sormayın!!! .. Netice korkunçtu!!!... Ben disiplin kuruluna gideceğimi veya zaten kör topal geçtiğim dersten sınıfta kalacağımı düşünürken…. Hocam, belini ovalayıp, elindeki kağıda bakarak.. “bunca meslek hayatımda böyle bir kopye sistemi görmedim ..” dedi.. sonra birden durup biraz sertçe. “ iyi de kızım ne geçecek eline tut ki ben kalktım sınıfı dolaşmaya başladım.. sana ne faydası olacak?” diye sordu.. “önemli olan bütün sınıfın kopye çekebilmesiydi.. hocam.. siz gezinirken herkes sırtınızdaki kağıttan okuyacaktı” dediğimde, “dilerim bu yapıcı zekâyı hep olumlu yerlerde kullanırsın varol” demişti… O zamanlar “ne iyi adam” diye düşündüğüm hocamın daha sonraları ne muazzam bir eğitimci olduğunu anlamıştım..

(Ve maalesef bu yapıcı denen zekâyı yakın bir geçmişe, hatta bir-iki hafta öncesine kadar bile, pek de olumlu yerlerde kullanamadım.. Olayı şirin bir hikâye şeklinde sunduğumda bana hak vereceğinize eminim!)   


          Halbuki, Gazi Eğitimde English Grammer dersimizde gramer hocamız Mr. Anderson’un yaptığı küstahlığı haklı bulan da bir eğitimci idi!!! Geniş zamanlı teneffüs denilen arada, bahçedeki bankta otururken yanıma yaklaşıp, “you are not a good muslem” dedikten sonra yere tükürmüştü.. Nedenini bile sormadan anında yerimden fırlayıp okkalı bir şekilde hocanın ceketine (aslında hedefim suratı idi ama boyu çok uzundu)  tükürmüştüm.. 10 dk. Sonra müdür muavini Vahit beyin odasındaydık.. Adama neden VAH-İT dendiğini o zaman anlamıştım.. “hadi özür dile de şundan başımı elin gâvuru ile derde sokma” diyen müdür muavinine “eğer sormazsanız, eğer neden gelip bana iyi bir Müslüman olmadığımı söyleyip yere tükürdüğünü sormazsanız burada sizin yanınızda da tekrar tüküreceğim hocam” dedim.. Bitişik ara kapısı açık odadan diğer müdür yardımcısını odasına çağırdı ve sordurdu nedenini… Mr. Anderson denen adamın cevabı; “ çünki ramazan ayındasınız ve bu kız sakız çiğniyordu” oldu.. “SANA NE BE HIYAR?” denmesi gerekirken.. zabıt tutuldu ve ben disiplin kuruluna sevk edildim..

Demem o ki, ben hep mükemmel olan eğitimcilerin hafızamda yer eden anılarını hatırlamıyorum. Böyle dangalakların da, maalesef  ne öğretmenliği ne de o eğitimi tam hazmedememiş za®tların da öğrencisi olduğumu anlatıyorum zaman zaman.. hoş görüldüğümü umarak.. dileyerek..  :)


Muzurluklar ve haylâzlıklar çok olunca, zamanınızı ve limonlarımı  fazla harcamamak gerekir diye düşünüyorum.. unutmazsam, devamını Pazar’a yine yazarım..

Sevgilerimle dolu hayırlı cumalar dilerim efendim!!!  :))))))




8 Şubat 2012 Çarşamba

yumuşak hüzünler..


Bazı sesler, dayanılmaz bir hüzne sürükler beni.
İzahı ve sebebi yoktur.. aramadım da zaten.. Sadece o sesin yumuşak, sebepsiz hüznüne bırakıveririm kendimi.. Saçma ya da gereksiz bulunabilir ama ben seviyorum o hüzünlerimi..
Belki de kış geceleri, burnunu cama dayayıp evin güvencesi içince rahat rahat sokağın gölgeleri uzayan ürkütücü karanlık görüntüsünü seyreden çocukluğumu hatırladığımdan..
O nedenle belki de, ne zaman ağlar gibi çook uzaklardan gelen bozacının sesini duysam, daha bozacı yaklaşmadan, hüznüm bir koşu gelip kuruluverir yüreğime.. Çocukken de böyle olurdu.. o bozacının sesi ile hareketlenen ev sakinlerine bakıp, o ağlayan çocuğun yardımına koşuyorlar zannederdim.. Daha sonra onun elindekileri alıp eve geldiklerini düşündüğüm için mi bilmem, bozayı hiç sevemedim..


Ya da ne vakit bir tren düdüğünün sesi
ulaşsa kulağıma.. içindekilerin hepsinden ayrılmışım gibi hüzünlenirim… ya da her biri ayrı ayrı beni bırakmış gibi!… İlk evden ayrılışım gelir aklıma.. hürriyet zannettiğim boşluğa attığım ilk adımın beni hasret kuyularında büyüteceğini bilmediğimden mi acaba, hep beni alıp götürdüğünü evimden ayırdığını düşünüp hüzünlenirim..






Çok boğuk çok derinden ve uzaklardan gelen kısa peşpeşe çalan bir vapur düdüğünün sesini duyduğumda da, en derin uykumda bile olsam, anlarım ki sis çökmüştür denize.. yolunu şaşırmaktan korkan, bulmaya çalışan, çarpmamak için kısık çığlığı ile ikaz edip yardım isteyen gemilerin içinde buluveririm kendimi o sesle beraber.. yine hüzünlenirim..

 Bu gece, ilk defa.. bu üç sesi aynı anda duydum.. evimin sağ tarafında uzaktan karşısı Haydarpaşa garı.. sol tarafında da Kadıköy iskelesi var.. Üstelik kar var sonra sis var..
Bozacı .. vapur ve tren ..

Üçü birleşince mi acaba hüzün sertleşip dayanılır olmaktan çıktı?











3 Şubat 2012 Cuma

Ayak sesleri..

Dinleyin!... bakın..  duydunuz mu?  o ses sizlerin ayak sesleri..
Tek kişiyle başlayıp, iki.. üç, sonra beş, daha sonra yükselerek hızlanarak hafiften kuvvetliye doğru koşturarak yöremi saran dostlarımın ayak sesleri o duyduğunuz ritm.. sizin.. senin! 
Ben öyle düşündüm dinlerken.. :)

Bitirmek mi kolay bir şeyi, yoksa başlamak mı ??
Her ne olursa, her neyi olursa olsun, (aşk’ın haricinde) bitirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum.. Çünki, sadece susmak bile yeterli bir şeyin bitmesi için ya da bitmiş görünmesi için!

Başlayabilmek ise emek istiyor, yürek istiyor, sabır istiyor.. az ya da çok fedakârlık istiyor.. her ne olursa olsun başlamaya çalıştığın şey, bilgi istiyor.. cevap verebilme cesareti istiyor!..

Sana sormadan başlayan ve de biten ise sadece AŞK.. Neyse ki şu anda anlatmaya çalışmak istediğim bu değil!


Aslında bana göre bu da bir nevi aşk.. dostluğu yüce tutma aşkı!.. takdire lâyık olanların, takdirlerini sunuş aşkı.. Hiç görmediğin tanımadığın insanlarla arandaki adını koyamadığın gönül bağının adı!!


Şuna kesin inandım ki “sevgi” insan ruhu için en büyük güç!
Bu arada doktorların, işi tam anlamı ile ticarete dökmüş olduklarını, sağlık kuruluşlarında, hastanelerde kendilerine verilen odaları kiraladıklarını ve ödemeleri gereken meblâğı, gelen hastayı farklı doktorlara ve tetkiklere yönlendirip kuruma para kazandırarak o kirayı ödediklerini öğrendim.
Bedensel acı çekerken, hastane koridorlarında, nasıl türediklerini kimsenin anlayamadığı o pabucumun profları tarafından oradan oraya acımasızca yollandığım şu günlerde;  dostlarımın bana yönlendirdikleri sevgileri, bana yolladıkları e.mailleri, sayfama yazdıkları yorumları ve kendi postlarına yazdıkları çağrıları ile, ve neredeyse her gün telefonla arayarak.. evime gelerek,  bu güzelliği anlatacak kelime bulamadığım sevgi ve ilgi seli ile, dayanılmayacak düzeydeki sancımı dayanılır düzeye indiriverdiler ..

 
Yine uzattım sözü.. ama Asortik Krepin, Mehmet’in, Gökçedeniz Arzu'nun, Sönmezmutfak Nzlgln'in, Boşluğu dolduran Hüseyin Ustanın, ve  Nihan'ımın yaptıkları ile, okumamı garanti edebilmek için beni yazılanlar konusunda ikaz edenlerin çağrısı,  başımı döndürdü.. hoş görün..

Nereden başlayacağımı şaşırmam söz konusu bile değil,  çünki bir şeye başlamaya çalışmıyorum, sadece neyi anlatabilmeye çalıştığımı, okuyanların anlayacağı düşüncesinin rahatlığı içindeyim..

Bu nedenle bu gün,  hayırlı cumalar dileyip limonata yaptım!!!.. :)) 




 

29 Ocak 2012 Pazar

yürek dolusu TEŞEKKÜRLER..

Bu ritmi yakalamaya çalışacağım..
             Sevgili dostlarım, Güzel insanlar..
                                        Teşekkür ediyorum..














31 Aralık 2011 Cumartesi

SON DERS..


MERHABA güzel insanlar..


15/kasım/2009 da ..
ilk yazımda demişim ki:


"Şiirlerle ... güncel olan veya olmayan konularla,... geçmişin tadı tuzuyla, geleceğin endişeli heyecan çarpıntılarıyla.. huzur veren yazılar yazmayı ve paylaşmayı umuyorum bu yapraklarda!!"



Umarım sözümü tutabilmişimdir zamanınızı aldığım, 2,3,4 yaprak kadar hükmü olan '234' yaprakta!.

                                        *****


1) . Bize bir vücut verilmiş. Onu beğenebilir ya da ondan nefret edebilirsiniz.. Ancak kesin olan bir şey varsa o da ömrünüzün geri kalanı boyunca ona sahip olacağınızdır.


2) . Dersler öğreneceksiniz. Yeryüzünde Yaşamak isimli tam zamanlı bir okula kaydoluyorsunuz doğar doğmaz. Her kişi veya her olay birer Evrensel Öğretmen'dir...

3) . Hatalar yoktur, yalnızca dersler vardır. Büyümek bir deneyim sürecidir.Başarı kadar yenilgiler de bu sürecin bir parçasıdır.

4) . Bir ders öğrenilene kadar tekrar edilir. Bu ders, ta ki siz öğrenene kadar size çeşitli biçimlerde anlatılır.
Ancak ondan sonra bir sonraki derse geçebilirsiniz. .

5) . Eğer kolay dersleri öğrenemezseniz bu dersler giderek zorlaşır. Dışsal sorunlar içsel durumunuzun kesin bir yansımasıdır. İçsel engelleri ortadan kaldırdığınız zaman dış dünyanız değişir.
Acı,  evrenin sizin dikkatinizi çekme şeklidir.

6) . Davranışlarınız değiştiği zaman bir dersi öğrenmiş olduğunuzu anlarsınız.. Bilgelik egzersizdir.
Bir şeyin bir parçası, hiç bir şeyin bir çoğundan daha iyidir.

7) . Buradan daha iyi bir 'orası' yoktur. Orası dediğiniz yer burası olduğu zaman gene buraya kıyasla daha iyiymiş gibi görünen bir başka 'orası' olacaktır.

8) . Diğer insanlar yalnızca sizin aynanızdırlar. Diğer bir kişinin bir yönü sizin kendinizde sevdiğiniz ya da nefret ettiğiniz bir yönünüzü yansıtmadıkça onu sevmeniz ya da ondan nefret etmeniz mümkün değildir.

9) . Yaşamınız size bağlıdır. Yaşam size tuvâl sunar, resmi siz yaparsınız. Yaşamınıza sahip çıkın, yoksa başkası sahip çıkacaktır.

10) . Daima ne isterseniz onu alırsınız. Bilinçaltınız kendinize çektiğiniz enerjileri, deneyimleri ve insanları doğrulukla belirler
dolayısıyla ne istediğinizi bilmenin en güvenilir
yolu neye sahip olduğunuzu görebilmektir.

11) . Doğru ya da yanlış da yoktur, ama sonuçlar vardır.
Ahlaki yaklaşımların faydası olmaz. Yargılamalar ise yalnızca davranış kalıplarını korumak içindir.

Bu nedenle, yalnızca yapabildiğinizin en iyisini yapın.

12) . Cevaplar kendi içinizdedir.  Sadece çocukların başkalarının rehberliğine ihtiyacı vardır; bizler ise olgunlaştıkça Ruhun Yasalarının yazılı olduğu kalbimize güveniriz.


Bildikleriniz,  duyduklarınızdan okuduklarınızdan ya da size söylenenlerden çok daha fazladır. Yapmanız gereken yegâne şey, bakmak, dinlemek ve güvenmektir.

13) . Tüm bu okuduklarınızı da unutacaksınız.

14) . Arzu ettiğinizde, ya da bir çağrışımla hatırlayacaksınız.



 Beni hatırlamak istediğinizde de, isterseniz şayet; 
"yapraklar" ı çevireceksiniz ve her gelişinizde,
bir anı defterine yazar gibi,
bir armağan gibi satırlarınızı bırakacaksınız ki,
 bu yıl, bana gideni aratmasın!
Ya da sessizce çatı katıma uğrayacaksınız..

Sizlere, yörenizi ve yüreğinizi aydınlatacak
 yepyeni bir '365 gün' diliyorum. Ve...
tüm pazarlarınızın limonlarını peşin ödüyorum :))

2009/2012

yaşamı sevenler..

dileğini zevkle sunanlar..

mutluluğu, bayrağıyla tamamlayanlar..

tasmasına güvenenler!!

 
içerdekiler.. ve.. dışardakiler!!









25 Aralık 2011 Pazar

El..im!






Sen, uzattığın eli tutmayan ele mi dargınsın?
tutmayacak bir ele uzandığın için kendine mi ?
 
 
 
 
 
 
 
 















21 Aralık 2011 Çarşamba

Gerçek bir masal..



1827 yılında Almanya'nın Brandenburg kentinde Karl adında bir çocuk dünyaya gelir. Babası müzik öğretmeni olan Karl, aile içinde baş gösteren huzursuzluklardan dolayı bir Fransız yetimhanesine gönderilir.

Daha sonra gemilerde miço olarak çalışır. Hamburg'tan kalkan bir gemiyle İstanbul'a giderken henüz 12 yaşındadır.

Gemi İstanbul'a geldiğinde denize atlayan Karl, Kız Kulesi'ne yüzerek kaçar.

Kendisini kurtaran Kız Kulesi'nin bekçisine gemiye geri dönmek istemediğini söyler. İki ülke arasında küçük bir politik sorun yaşanır. Ama Osmanlı sadrazamı Ali Paşa sorunu çözer ve Karl'ı korumasına alır.

Karl, Mehmet Ali adını alır. Mehmet Ali, Kırım, Bosna ve Karadağ savaşlarından sonra 2. Abdülhamit döneminde paşa unvanını alır.


Mehmet Ali Paşa, 1878 yılında imzalanan Berlin Antlaşması'nda Osmanlı'yı temsil eden üç kişiden biri olur. Almanca, Fransızca, Yunanca, Farsça ve Arapça dillerinde şiirler yazan Mehmet Ali Paşa'nın dört kızı olur..

Paşa'nın Leyla adındaki kızının da bir kızı olur; Celile.



Ve Celile bir erkek çocuk doğurur:
Şair Nâzım Hikmet!


Görüldüğü gibi Karl'dan Nazım'a uzanan gerçek hikâyede de olduğu gibi, Kız Kulesi'nin her zaman hikâyeleri vardır.


Eğer Kız Kulesi Karl'ı kurtarmasaydı,


Nazım olmayacaktı.


 Hasret



Denize dönmek istiyorum!
Mavi aynasında suların:
boy verip görünmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!


Gemiler gider aydın ufuklara gemiler gider!
Gergin beyaz yelkenleri doldurmaz keder.
Elbet ömrüm gemilerde
bir gün olsun nöbete yeter.


Ve madem ki bir gün ölüm mukadder;
Ben sularda batan bir ışık gibi
sularda sönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!
Denize dönmek istiyorum!


1927


Nazım Hikmet RAN





18 Aralık 2011 Pazar

rüyalar kırpılınca..yıldız olmuyor!!


 Oturduğu yerde geçen zaman fazla olmalıydı.. öylece dalmış, denizdeki oynaşan ışıklara bakıyordu.. Kucağında duran boş defter ve elinde oynadığı kalem ilişti gözüne.. Aklından geçenleri yazdığını farzedip, artık yazı da yazamaz olmuştu.. Ama bu gece ona mutlaka yazmalıydı!..
Kanepede yarı uzanmış vaziyette ve televizyona arkası dönük oturuyordu.. Zaten televizyon da açık değildi.. “Ben televizyondaki tüm programları seninle beraber izliyorum biliyor musun?..” diye başladı yazmaya.. Yine dışarıdaki muazzam manzaraya takıldı gözü..

Chopin çalıyordu!!  Kulağı, o piyanonun uçuşan tuşlarında, gözleri, denizde yakamozlarla yarışan Sultan Ahmet'in minarelerinin denize vuran ışıklarında.. Aklı, .. artık onun nerede olduğunu hiç merak etmiyordu.. hatta aklı olup olmadığının bile eskisi kadar  önemi yoktu artık!!.. Dolunay tüm haşmeti ile girmişti  evine ve karanlığına ışık tutuyordu..

       ve..  devam etti yazmaya… “hatta izlemiyoruz, dinlemiyoruz.. senin haberin yok. aklımıza ne geliyorsa onu yapıyoruz .. televizyon kendi kendine konuşup duruyor.. bazen el ele konuşuyoruz hiç sesimiz çıkmadan!. Bazen dilsiz kavgalarımız oluyor.. sonra sarılıp birbirimize gidip kestane kavuruyoruz.”


       O anda bir patlama sesiyle yerinden sıçradı.. Görüntü muhteşemdi.. tüm gökyüzü havai fişeklerin en görünmeyen şekilleri ve renkleri ile dolmuştu.. peş peşe… sarı ve lacivert renkteki birbiri içine girmiş kalpler gittikçe büyüyerek gökyüzünü kaplıyor ve patlıyordu.. Muazzam bir kalabalığın hep bir ağızdan aynı anda coşkulu bağırtısı duyuluyordu.. Ardı arkası kesilmeyen bir kutlamaydı günlerdir süren.. Mabed dedikleri stadyum, evinin karşısındaydı.       

 ...hatırlamıştı..  Yine böyle bir geceydi..  Ne olduğunu duyabilmek ve seyredebilmek için buz gibi havada 11. kattaki evin balkonuna çıkmışlardı.. "üşürsün" diye ceketini koymuştu omuzuna. Tütün kokusunu ciğerlerine çekince, ya yeniden başlarsa sigaraya diye..  hemen ceketini alıp sırtından, onun mantosunu getirmişti.. Omuzlarına koyup sarıldığında, bu defa tenindeki tütün kokusunu çekmişti içine .. bu sefer.. kendisini çekip alamamıştı içinden!.
        ...   Bunları düşünürken, sırtındaki manto balkona düştü.. yerler yağmurdan göl olmuş ıslak manto umurunda değil.
      ...     Bir koşu öbür balkona gidip fenerbahçenin galibiyet kutlamasını seyretmişlerdi .. havai fişekler… ortalık yine gündüz gibiydi…



"Hatırlıyor musun?" diye başladı yeniden yazmaya..


      ...     Salona döndüklerinde baktılar dizi bitmiş… öbürü başlamış.. Zaten öbürünü, öbürlerini birlikte hiç seyretmediklerini hatırladı.. Ona, onu nasıl sevdiğini bir türlü anlatamadığını söyledi. O zaman, o anlatmaya başladı.. kendisini nasıl sevdiğini anlattı uzun uzun.. “nasıl anladın” diye sordu gözleri şaşkınlıktan kocaman kocaman.. “neyi?” dedi... “seni sevdiğimi nasıl bu kadar güzel anlatabildin” diye sordu. “Ben sana, benim seni ne kadar ve nasıl sevdiğimi anlatmıştım” diye cevap verdi..


  ... Başını omzuna dayayıp ağladı.. “karnım acıktı hadi ağlamanın sırası değil diye iki parmağının arasında burnunu sıkıştırınca, güle oynaya mutfağa gittiler.. Baktılar dolap bomboş!.. "şimdi gelirim" dedikten sonra çıkıp gitti.. Tam, "ya dönmezse" diye düşünürken, saniyesinde kapı çaldı.. bu kadar çabuk??! Gecenin bu vakti nereye gitmiş ve dönmüş olabilir? Kapıyı açtı.. Elinde bir kesekâğıdı var.. anladı kokusundan içinde ne olduğunu!.. Hiç yemediği .. bugüne kadar tadını hiç bilmediği.. kendisine nasıl pişirdiğini tarif ettiği!!.
     ... Geçip ocağın başına kırk yıllık aşçı gibi, kırk yıldır yaşar gibi bu evde, ona balık pişirdi… tadına doyamadı!!... 

 
      ...   “rüya olmalı bu” dedi..  kaybolup kaybolmayacağını kontrol etmek için de hafifçe parmak ucu ile omuzuna dokundu!.. 
“ evet .. rüya tabii.. yoksa sen gerçek mi zannettin?” diye cevapladı ! ve ... içleri gülen gözleriyle, gülerek, gittikçe uzaklaşıp.. minicik bir nokta kalıncaya kadar gülmeye devam etti..


   **          
Kanepeden kalktığında titriyordu.. ev buz gibiydi. eli ayağı buz kesmişti.. donmuş gibiydi.. açık kalan balkon kapısını gördü.. “ne zaman açtım nasıl açık bıraktım?” diye düşündü.. Uyku sersemiydi.. beyni henüz kusmamıştı kayıtlarını!..

Kucağında duran defterde  tek bir satır yazılıydı.. “ben televizyonu hep seninle seyrederim biliyor musun?” .. okadar!  ve balkonda yerde sırılsıklam olmuş mantosu duruyordu. İki eliyle şakaklarını tutup olanca kuvvetiyle bastırdı ve koşar gibi mutfağa yöneldi.. tertemiz tezgâha hayretle baktı .. buzdolabını açtı.. boş!



          Yeminini bozmasının intikamını alıyordu sanki ondan rüyaları… Keşke o,  ne zaman omuzuna alıp balkona çıktığını hatırlamadığı o ıslak mantonun içinde aşağılarda yerin dibinde olsaydım diye düşündü...


          Neredeyse şafak sökecekti... ve hâlâ havai fişekler patlıyordu tepesinde!
          Ve bitip bitip yeniden başlıyordu Chopin!..
bitenlere.. ve başlamayanlara inat!

                                          


Aşk bir belâdır, ama Tanrı'dan gelme;
İnsan neden karşı kor Tanrı emrine?
Bize herşeyi yaptıran kendi madem,
Kulu sorguya çekmenin alemi ne?


11 Aralık 2011 Pazar

Faydası OL/may/AN aile terbiyesi...

Nicedir pazarlarınıza limon sıkmayı unuttuğumu farkettim!! :))



Hani zaman zaman anlatıyorum ya, evimizde çocukluğumda başımdan geçenleri… Hani o taş rum kilisesinden bozma evde yaşadıklarımı… kedilerimi, köpekleri, tavukları, komşuları.. babamı.. annemi. Anneannemi..
Bıkmadığınızın umusudur devam edişime sebep..  
“albümdekileri” okuyanlar zaten tüm soyumu ve geçmişimdeki hüzünleri ve mutlulukları öğrendiler..
            
Bugün aklına ve tecrübesine güvenip saygı duyduğum bir aile dostumuzla az daha telâfisi güç kırıcı bir ortama giriyorduk bu yüzden.. Onun ısrarla üzerinde durduğu ve de benim kabul etmediğim konu, “Ailelerin hatalı eğitimleri ve davranış bozukluklarının, çocuklarının gelecekleri üzerindeki etkileri..”  Cümle, böyle okunduğunda ya da söylendiğinde, bir eğitim kitabına başlık olacak kadar doğru.. Ama konuya düz mantıkla bakan bir insanın fikrini değiştirmesi ne mümkün?? Diyor ki, daha doğrusu düşünüyor ki; çocuklar,  kavga eden aileler içinde büyüdüklerinde mutsuz bir evlilik yaşarlar ama son derece mutlu olan bir aile ortamında büyürlerse evliliklerinde mutlu olurlar!!! Bazılarınızın içinden, “doğru” diye geçirdiğini duyuyorum… ama Bence değil!..
          Zaten bugün kırıcı olmadan yatıştırılan münakaşa da buradan çıktı.. Ben tersini savundum… yani dedim ki, bu dediğin doğru olabilir ama bu iki şık, her zaman ve her aile için geçerli olmayabilir.. Yani çok mutlu bir ailede büyüyen çocukların evlilikleri korkunç denecek bir mutsuzlukla bitebilir.. Hatta tıpkı alkolik bir babanın çocuğunun ağzına içki koymaması gibi tamamen ters orantılı da olabilir.. ve anlattım..
***
          Çocukluğumuzda ev işleri ağabeyimi saymazsam, dört kızkardeşe haftalık dönüşümlü olarak yaptırılırdı..  Yani bulaşık yıkama / kurulama / yatak toplama / sofra kurup kaldırma / evcil hayvanlarımızın bakımı gibi…
Biz anne ve babamızın birbirleri ile kavga ettiklerini hiç HİÇ duymadık.. çünki etmezlerdi.. Yatakları toplama düzenleme sırası bana geldiğinde, annemin yastığının altında veya babamın yastık kılıfı arasında bir kapalı zarf gördüğümde, anlardım ki annem babama küsmüş!! Ya da babam anneme kızmış!!! Tabii sayemde olaydan herkesin anında haberi olurdu.. ve hepimiz pür dikkat, "kavga etmeyen" ama sitemlerini ve kızgınlıklarını birbirlerine yazarak anlatan babamızın gelmesini beklerdik..

Kendisinin haksız olduğunu farkeden taraf eğer babamsa, elleri kolları biraz ifrat derecede ve daha çok annemin sevdiği meyvelerle ve kuru yemişlerle dolu olarak gelirdi!!.. mutfağa girer yıkar kayık tabağa koyar hazırlanmış masaya annemin tabağının önüne bırakırdı!!.. Yok eğer akşama kadar arpacık kumrusu gibi düşünen annem kendisinin haksız olduğunu anlamışsa, çiy börek / mantı gibi babamın en sevdiği yemeklerden birini yapar/pişirir ve babamın tabağına yakın koyardı.. Her durumda da biz mutlu olur karınlarımızı ve barışan anne ve babamız nedeniyle ruhlarımızı doyururduk…



Bu kadar sınırsız ve az bulunacak güzellikte bir aile ortamında bir çocukluk yaşamama rağmen,  kurduğumu zannettiğim aile ortamında ne saygı oldu ne de düzeyli bir davranış.. Yüksek sesle ve küfürle yapılan ikazı ilk duyduğumda, evde bir başkası var da ona söylendi zannetmiştim!.. 



Şimdi bu mudur doğru orantılı olduğu varsayılan o eğitimin, düz mantıkla aynen gen gibi aileden çocuğa geçeceğini zannetmek ve bunun üzerinde ısrarla durmak???


Bir açık kürsü gibi buraya,  yorum adı altında, bu konuda,  TÜM OKUYANLARIN fikirlerini yazmasını isterim..

Güzel... bir PAZAR günü diliyorum.


4 Aralık 2011 Pazar

Bitmeyen aşk..

Schubert
ve.. bitmemiş senfoni..

            Müzik bölümünde okuduğum yıllarda kulak eğitimi derslerimize giren Fuat Koray, bize bir müzik dinletir ve bu melodinin bize neler hatırlattığını yazdırırdı.. Sonra da kompozitörün o müziği hangi duygularla bestelemiş olduğunu anlatıp, hangimizin gerçeğine en yaklaşık bir yorum yaptığımıza  bakıp not verirdi. Böylece müziğin ruhuna vakıf olabilip olamayacağımızı ve buna kulaklarımızın duyum olarak yeterli olup olmadığını öğrenmeye çalışırdı..
              Meselâ Rus kompozitör Rimsky Korsakov’un "arıların dansı" adlı bestesini  sınıfa dinlettiği gün, ben o müziğin, sivrisineklerin hücumuna uğrayıp kaçışan insanların pat pat onları öldürme savaşı içine girdiklerine benzettiğimi yazmıştım .. ve bu benzetişim epeyce alay konusu olmuştu ama iyi bir derece almamı sağlamıştı..

         Bir süre sonra sene sonlarına doğru haftada iki gün devamlı dinlediğimiz ve hakkında olur olmaz şeyler yazıp tahminler yürüttüğümüz dersin sonlarında hocamız bu defa “en çok etkilendiğiniz müzik hangisi oldu” diye sormuştu.. Bu soruya herkes kendi yorumunda en yaklaştığı müziği seçmişti haklı olarak. Doğrusu da buydu zaten. Ama ben “schubert’in bitmeyen senfonisi” diye cevap vermiştim.. Üstelik besteyi şimdi bile dinlesem tek bir mezürünü hatırlamam mümkün değil.. Tabii hepimiz “neden?” sorusunun sorulacağını da bildiğimizden, verdiğimiz cevabın bir de “neden”ine cevap hazırlamıştık!!


        Hocam verdiğim cevabı okuyunca çok şaşırmıştı çünki iki defa neredeyse tam isabet tutturduğum beste yorumlarım olmuştu.. “Neden ?...” dedi hafif kızgın bir sesle gözlüklerinin üstünden bakıp… "Çünki içlerinde en akıllısı schubert’miş hocam" dedim.. "Bunca yıl geçmiş beste hâlâ bitmemiş!!!" Nasıl bir kahkaha tufanı koptuysa sınıfta, sınıf kapısı açılıp kapandı .. açılıp kapandı .. açılıp…. Zuckmayer içeri girdi ! yüzünde sahte bir gülümseme ile elleri arkasında birleşmiş olarak.. “şan tekniklerine mi çalıştırıyorsunuz sınıfı Fuat bey” diye sordu.

      Hocamız olayı kısaca özetleyince, gözler bana döndü.. “neden bitmeyen senfoni” diye tekrarlanan soruyu soran Zuckmayer’e,  "Schubert, bana bitmeyen bir aşkı bestelemiş gibi geldi hocam.. belki bunu kendisi bile bilmiyordu.. öldüğü için beste yarım kalıp adı "bitmemiş senfoni" olmuş ama aşk da bu nedenle  bitmemiş.. Bitmeyen aşkların olabileceğine inanan bir kız olarak da bu besteyi seçtim." dedim.. hafif ... çe .. kırıtarak!!!  :))

       Hocamın bunca yıl kendime bile veremediğim cevapsız kalan sorusu ise hâlâ kulaklarımda yankılanmakta..  

"Sence tercih ettiğin bu beste,  bitmemesi için şart olan gerekçesine mi, yoksa şartsız bitmeyeceğine inandığın için mi ? "