12 Haziran 2015 Cuma

Röportaj

Evimde ya da okullarda, zaman zaman  benimle röportaj yapanlar oldu.
Bunun   İLK değil ama SON olduğu kesin..  :)
Okulunun en başarılı öğrencisi Tuğçe Çubukçu, Vize ödevinin sorularını bana yönlendirdi geçen hafta.
Merak edenler ve İlgilenenler.. için.


T.C. MALTEPE ÜNİVERSİTESİ
İLETİŞİM FAKÜLTESİ
RADYO, SİNEMA VE TELEVİZYON  BÖLÜMÜ
3. SINIF
SEÇMELİ HABER MERKEZİ UYGULAMALARI DERSİ
VİZE ÖDEVİ

GÜLSEN VAROL  İLE RÖPORTAJ

Röportaj: Tuğçe ÇUBUKÇU

Gülsen VAROL hem yazar, hem şair, hem emekli müzik ve İngilizce öğretmeni, hem de blogger… Yetenekleri ve ilgi alanları saymakla bitmez. Ben de bu konularla ilgili, kendisiyle keyifli bir röportaj gerçekleştirdim. Merak edenler buyursun…

Tuğçe ÇUBUKÇU

SORULAR ve CEVAPLARI: 

1)  Siz, hem müzik hem de İngilizce öğreteni hem de çok yönlü bir sanatçısınız. Yazarlık süreciniz nasıl başladı, genel olarak anlatabilir misiniz?

-  Bir yazar olarak kabul etmedim kendimi hiçbir zaman. O nedenle soruya adapte olmam zor oldu biraz. Ama sorunun içeriğine verebileceğim cevabı,  “kalem”le dost oluşum olarak, diye verebilirim. Ayrıca hiç yalnız olmadığım halde tek başıma yaşamamın verdiği özgürlük içinde “zaman”la da dost geçinişim diye ekleyebilirim.

 2) "Albümdekiler"  ve "Cehennem Deresi" adlı kitaplarınız nasıl ortaya çıktı?  Bu kitapları yazmaya sizi iten nedenler nelerdi?

- Aileme olan tutkum diye kısa ve pek fazla duygu içermeyen bir cevap vermek istemem. Evet aileme her çocuk kadar düşkünüm ancak 13 yaşımda iken o muhteşem huzurdan leyli meccani okumak için ayrılışım en büyük etken. İnsanlar ellerindeki nimetlerin, zenginliğin, aşkın, ve hatta gençliğin kıymetini yanlarında ellerinde ceplerinde olduğu süre içinde pek TAM olarak bilemezler.. Onlardan yoksun ve ayrı kalmak o değerlerin gerçek ağırlığını yüreğinde hissetmesine sebep olur insanın. Albümdekiler o nedenle üç göbek geçmişten günümüze ailemin hayatı, romanı..

İnsanı hiçbir sebep itmez roman yazmaya daha doğrusu itemez. Eğer bir insan kalemle barışık değilse ve ifade gücünden de yoksunsa bu mümkün olabilir mi sizce? 
 
 3) Şiire merakınız nasıl, ne zaman başladı? Kısa ve öz ama duygu yüklü şiirler yazıyorsunuz, şiir yazmak nasıl bir süreç sizin için?

-Bakın şiir yazmak çok çok farklı.. özellikle benim için.. Bilmelisiniz ki herkes bilâistisna herkes yaşamında şiir yazmıştır.. En azından denemiştir.  Ben şiirlerimi yazarım ve bir daha hiç dokunmam.. hiç bir satırını düzeltmem. O saf hali ile kalsınlar isterim. Çünki şiir, şaire ait zannedilir ama o şiir, onu okuyanlara aittir.   Kitaplarıma önsöz yazan müstesna insanların yazdıklarını okurken bile o şiirleri yazan bir başka kişi imiş gibi okumuştum.

İsteyenler, Prof. Dr. Talât Sait Halman’ın Prof. Dr.Yüksel Ersoy’un ve Prof. Sadık Kemal Tural’ın, şiirlerim hakkındaki düşüncelerini ve şiirlerimi  http://metvecezir.blogspot.com   adresinden okuyup hakkımda fikir edinebilirler.
 
 4) Şiir yazmak kadar şiir okumayı da seviyor musunuz?

- Evet.. hem de fazlası ile. Youtube da izlenme/dinleme  rekoru  kıran, hem piyano ile seslendirdiğim hem de şiirimi okuduğum ilk ve son videom var. :)

5) Kültür Bakanlığı ve TDK tarafından ödül verilen 
    şiirleriniz var. Bu ödül sürecini paylaşabilir misiniz?

- Yukarıdaki şiirlerime önsöz yazan profesör Sadık Tural, Türk Dil Tarih Kurumu başkanı iken yazmıştı önsözünü. Aynı yıl Atatürk Kültür Merkezi Başkanlığı tarafından da “ATATÜRK için yazdığım şiirime ödül verilmişti.

6) Piyano eğitiminizi nerede aldınız ve bu enstrümana olan ilginizi ne zaman fark ettiniz? Piyano çalmanın  hayatınıza nasıl etkisi oldu?

- Piyano eğitimim 5-6 yaşlarımda piyano çalan annemi dinleyerek başladı.. Onun eğitimi ile başladım, daha sonraları da Eduard Zchuckmayer in öğrencisi olarak devam etti..
Hayatıma etkisi, tuşlarla dertleşe dertleşe .. zaman zaman onlara aktararak hüznümü, kendimi hiç yalnız hissetmememe sebeptir evimdeki piyano.

7) Hem müzik hem de İngilizce öğretmeni olmak nasıl bir duygu? İkisi de birbirlerinden oldukça farklı ve önemli alanlar, siz bu konuda ne düşünüyorsunuz? 

- Türkiye’deki öğretmen okullarında lisan dersi yoktur. Milli Eğitim Bakanlığı, bir ilk olarak Bursa Kız öğretmen okulunda İngilizce eğitimini mecburi ders olarak koydu. Çünki  okulun ilk açılış yılı idi. Böylece haftada 9 saat olarak İngilizce lisan eğitimi aldık..
Gazi Eğitim Enstitüsüne gireceğim yıl Okul idaresi Bursa öğretmen okulundan gelen öğrencilerin İngilizce bölümü için imtihana girmesine izin vermedi. Çünki okulumuzdan mezun olan 16 öğrencinin İngilizce dil seviyesi Gazi Eğitimin İngilizce bölümünden mezun olanlarla aynı idi. O nedenle ben de Müzik bölümünü seçtim ve konserler vererek muhteşem müzisyenlerle  3 yıl okudum..
Mezun olduktan sonra da İngilizce bölümünün imtihanlarına dışarıdan girip diploma aldım. Yani tayin olduğum okullarda hangi branşın öğretmenine ihtiyaç varsa bir dama taşı misali o görevi üstlendim.

8)  Emekli olduktan  sonra öğretmenlik sürecinizi özlediniz mi? Yoksa yazarlığa daha fazla yoğunlaşmanız açısından faydalı  mı oldu?

 - Emekli olduktan sonra, Ankara’da başlayan Ankaray – Metro konsorsiyumunda İngilizlerin yanında yazılımcı olarak görev aldım.. Yazma isteği çok daha sonraları dürtmeye başladı duygularımı.. Sonra bir defter alıp aklıma geldikçe yazmaya başladım. O defteri görmenizi isterim.. Çünki ben tüm şiirlerimi ve yazdığım romanları el yazısı ile yazarım..

 9) Blog yazmaya ne zaman başladınız? Teknoloji ile aranız   iyi  mi?.

- Çalışma hayatımda, yani emekli olduktan sonra, 1993 yılında bilgisayar ile tanıştım Bahsettiğim İngilizlerin yanında çalışırken.. Word olarak yazılım yapıyordum.. 1994 yılında Windowsa geçtim.. 1996/97 de de zaten Türkiye internetle tanıştı.

Blog yazmaya, oğlum evlendikten sonra ve ben gerçek anlamı ile kendimi emekli olarak kabul ettikten sonra, 2007 de blogcu’da başladım ufak tefek şiirlerimi ve düşüncelerimi paylaşmaya.. Zaten orası,  roman yazmam konusunda bende dürtü oluşturan yer olmuştur.

10) Blogunuzda özellikle değinmek ve takipçilerinizle  
        paylaşmak istediğiniz konular var mı? Varsa bunlar         neler?


Eğer merak eden olursa yazdıklarımı, romanlarım için yapılan eleştirileri ve yorumları okumak isteyen olursa, bu adreslere girerek takipçim olup olmamakta önce karar versinler, sonra da kararlarını benimle paylaşsınlar isterim.

 11) Yazarlık ve öğretmenlik arasında seçim yapmanız
       gerekseydi, ilk olarak hangisini tercih ederdiniz?

- Bu devirde en zor mesleğin Öğretmenlik olduğunun farkındayım. Hele de benim karakterimdeki bir öğretmen için. Ama durum, zaman, ve iktidar ne olursa olsun ben daima tercihimi Öğretmenlikten yana yaparım.. Hani derler ya “dünyaya bir daha gelsem”.. diye İşte öyle!.. İnanıp inanmamakta serbestsiniz ama bana hâlâ anneler gününde “annem” diye kart yollayan hatta bana şiir yazan yarım asrı devirmiş öğrencilerim var.
TEŞEKKÜRLERİMLE.

Gülsen Varol

 

9 Haziran 2015 Salı

B.M.T 'nin açılımı..


İngiliz’den dostun olacağına Rus’tan düşmanın olsun derdi babam.. Belki Rusların zulmünü yaşadığı için diye düşünürken, İngilizlerin kalleşliğini, insanı sırttan vurmanın ve ülkemizi bölmenin en başında onların geldiğini, dost maskesi altında bunları yıllar sonra anlayabileceğimizi söyler dururdu kendi kendine konuşur gibi..
Aslında gibisi fazla.. zira bahçedeki asma altında oturduğunda da böyle konuşurdu babam hem de yüksek sesle.. Onun ağzından bir tek kere küfür duymadım. Kötü söz sahibine yakışır dediği için belki. Ama konu Atatürk’ ten ve ona taş atanlardan açılınca, hele konu ülke sınırları ile ilgili olunca, "deyyuslar" diye kükreyerek başlardı konuşmaya..

Annem ve anneannem ise, neredeyse duvar büyüklüğünde bir keten panoya el işi ile soy ağacımızı aplike olarak işlemişlerdi. İsimler iğne ardı iş ile yazılmıştı.. Bildiğiniz duvar büyüklüğünde bir çınar ağacının dallarında, ağacın tepesinden eteklerine kadar soyumuzun isimleri yazıyordu. Sol taraf annemin sağ taraf ise babamın soyundan olanlara ayrılmıştı. Babama soyumuzla ilgili ne sorduysa annem, “insan gibi insanlardı soyum.. ne ihanet bildi ne de intikam.. ne hırsızlık yaptı ne de birini iğfal etti”.. derdi.

Kürt mert olur cümlesini kurardı sık sık.. ya da ermeni'den dostun olabilir ama asla sırrını vermemen gerekir derdi..
Ya da ingiliz'den dostun olacağına rus'dan düşmanın olsun derdi sık sık. Rus acımasızdır ama kaypaklık bilmez diye eklerdi. Sonra,  İngilizler ise koynundaki karına beşikteki kızına sarkar ruhun duymaz diye diş gıcırdatırdı..

Onun için Laz olmak, Gürcü olmak, Çerkes olmak HİÇ önemli değildi çünki.. "İnsan olmak zor zenaattir" der ve insan olmanın yürek işi olduğunu anlatır.. anlatırdı..

Geçen gün aklıma takıldı Google amcada herkes aradığı her şeyi tık diye buluyor acaba ben de yazsam... diye düşünüp babamın adını yazdım.

“Günümüze Kadar Meclis Başkanlığı Yapan Kişiler” başlığı altında Ticaret odasında ve Belediye başkanlığındaki listelerde ( o yıllarda çok ciddiye alınan görevler olduğunu sonradan öğrendiğim) aradığım adı buldum..

BAŞKANIN ADI   : AZMİ VAROL
BŞL.TARİHİ         : 16.12.1959
BİTİŞ TARİHİ      : 28.12. 1966

Sonra yaptırdığı okulun ve caminin tarihçesini araştırdım.. “adının alenen yazılmasını istemeyen bir hayırsever tarafından” dendiğini gördüm.
 

İstanbul' a taşınmamın yorgunluğunu  ve de ülkenin yaşadığı o korkunç depremin sarsıntısını, hâtıralarımı yazarak geçiştirmeye çalıştığım 1999 yılı sonunda yazmaya başladığım  'albümdekiler' romanımdaki eksikler takıldı sonra aklıma. Keşke o zamanlarda da internetle şimdiki kadar haşır neşir olabilseydim.. eklenecek ne çok şey bulurdum diye düşündüm.

Siyasetin içinde olduğu halde, çocukluğumdan beri siyasetçilerin ve de devlet büyüklerinin yaşadığımız şehre her gelişlerinde, bahçemizdeki asma altında muhabbeti koyulaştırdıkları halde evin içinde siyaset konuşmak yasaktı..
Siyasi düşüncelerin ve o düşünceleri yayan insanların yaptığı tahribatı anlayamayan halkın büyüyerek çoğunluğa yaklaştığı süreçte babamızı kaybettiğimiz zaman, aslında devrin gittikçe tahammül edilemeyecek bir karanlığa sürüklendiğini kast ederek,  "zamanında gittin baba" diye başladığım şiirim için,  babamın yakın dostu olan bir bakan, şiirime farklı bir pencereden bakarak "zamanından önce gidenin acısını bilenin haykırışı bu" demişti..

Şimdi.. asır gibi gelen o geçmiş yılları düşünürken, ve ülkemin, Birleşmiş Milletler Türkiye konumuna adım attığını düşündüğüm bu seçim sonrası, tüm giden yiten güzellikler için  silmeyi bile unuttuğum tuzlu suyun akışına izin verdim.



Seviyorum gözlerimi..
Hüzünlerime
su döküp
harını söndürüyor.







3 Haziran 2015 Çarşamba

Doğru bilinen yalanlar "TECRÜBE" midir?

Doğru bildiğimiz yalanlar.. mı desem, inandığımız yalanlar mı?  Yoksa, gerçek kabul edilen yalanları bile bile doğru zannetmenin,  tecrübe olup olmayacağı mı?

Doğru bilinen yalanların en başında “seni seviyorum” gelir.. İnandığımız yalanların başını da yine o çeker!!  Ama benim anlatmak istediğim ve anlatabileceğimden pek de emin olmadığım yalan bu değil.. en azından bu kadar basit değil!
Ve affı da bu kadar kolay ve mümkün değil!.
 
Çocukken okunan hikâye kitaplarındaki Pinokyo'nun burnunun yalan söyledikçe uzadığına inanmayan kaç çocuk vardır bir düşünün..

İzmir’deki çalıştığım lisenin girişinde bronz heykeller vardı. Kapı yanında da ufak bir çocuk heykeli dururdu elleri dua eder gibi uzanmış.. Oğlum da o zaman 4-5 yaşlarında son derece akıllı ve uslu bir yaramazdı!. :) Okula beni almaya geldikleri bir gün bu çocuğun heykelini görüp çok etkilenmiş ve  neden çocuğun taş olduğunu sormuştu.. Ben de “annesine yalan söylemiş ondan.. şimdi allaha dua ediyor affetmesi için” demiştim. O günden sonra, okul dönüşümde,  “bugün yaramazlık yaptın mı? Ya da  “yemeğini yedin mi?” gibi sorular sorduğumda, eğer soruya göre “evet” veya "hayır" dedikten sonra kol ve bacaklarını elleyerek taşlaşıp taşlaşmadığını kontrol ederse,  anlardım ki yemeğini yememiş veya yaramazlık yapmış.. :))

Her çocuğun veya ana/babanın anısında böyle çocuksu anılar vardır mutlaka ama benim anlatmayı düşünerek başladığım yazımın içeriği bu da değil !!.
 
İnandığımız yalanların mutlaka bir sebebi olmalı diye düşünmekteyim.. İnsanları doğru yola sokmak, inançları kuvvetli olan insanın hata yapmayacağına veya ailesini mahcup duruma sokmayacağına inandırmak gibi..
Aslında hataların en büyüğü bu olsa da..
 
Beni,  dinimi sorgular hale getiren 15 yılı aşkın bir süre izlediğim çarpıklıkları, inanmam istenen yalanları ve en acısı bunlara körü körüne inananları gördükçe.. artık masalların da bir hükmünün kalmadığına karar verdim.

Yalanları bile bile doğru kabul etmenin, cehalete vurulan damga olduğunu kabul edebiliriz, ancak, menfaat denen boynuzlu canavarın esiri olan boynuzluları gördükçe ve onların inan/mış gibi yaptıklarını izledikçe.. ve aklıma hücum eden “neden” lere de bir yanıt bulamayınca .. bu çok acı tecrübenin sadece bana değil; sana, ona, herkese ve doğaya ve netice olarak  ülkeme vereceği ve hatta verdiği zararları da gördükçe.. her şeyi Allah’a havale edip arkasına yaslanıp bildiğini okuyan ve kıç büyüten bu insanlar ve işlerine gelen her konuda dini alet eden bu gayri müslümler yüzünden artık , “DİN” denen masala İNANMIYORUM!.
                           
Pinokyo'nun burnunun uzadığına inanmayışım gibi.
         Tek tesellim:      Son virajı dönmüş olmam.   
  



 

29 Mayıs 2015 Cuma

Nostalji..


Duygusallık çağrıştıran bir kelimedir nostalji..

Ama ille de aşk - meşk için söylenmiş olması gerekmez.. Ya da eski evler, çocukluk ve sair için..

Bana göre,  hey gidi günler’ in Fransızcasıdır nostalji..
 
Pek çoğunuzun , neredeyse hiç birinizin bilmediği, hatta kulaktan dolma bile duymadığı bu “hey gidi günler” de yani nostaljilerde takılı kalıyorum bu aralar..

Şimdiki gözümle kendi çocukluğumu izlediğimde, öyle pek de normal (o günün şartlarına göre) bir çocuk izleyemiyorum. Çünki öğrendiklerinin doğru olup olmadığını sorgulayan, etrafında hatta okulunda bile sorularına yanıt ver/e/meyenler tarafından biraz itici bulunan bir çocuk bu seyrettiğim.. :))


Bu, beni itici bulanlardan intikam almayı seçerek lügatteki (dilimize henüz yerleşmemiş) yabancı kökenli kelimeleri bulup anlamlarını da ezberleyip, bunları aile içindekilere, konu komşuya ve okulda arkadaşlara hatta öğretmenlere soruşum, bu nedenle pek de sevilmeyişim takıldı bugünlerde aklıma..

 
'Hijyen' kelimesine takılmıştım 9-10 yaşlarında. Anlamını ve yunanca olduğunu lügatten öğrenmiş önüme gelene sanki bilmiyormuş gibi sorarak o insanların aklıllı olup olmadıklarını öğrenmeye çalışmıştım aklımca.

Kısa bir süre sonra da okullar tatil olunca İstanbul’daki büyük ablamın evine misafir olmuştuk..

O büyük bahçede ağaçlar altında yeğenlerimle oynarken birden sokaktan çok güçlü bir çıngırak sesi gelmeye başladı ve aynı anda sevinç çığlıklarına benzeyen sesler yükseldi tüm evlerden ve birden Göztepedeki evin o uzun sokağı, ellerinde torba kap kacak tepsi ve sair olan insanlarla doldu.. Ablam da aralarındaydı bizler de çıkıp baktık hemen.
O duyulan ses KOCCAMAN ev gibi bir kamyonumsu otobüsten geliyordu.

 
Otobüs geldi geldi tam bizim evin önünde durdu.. ablalar teyzeler hatta amcalar bile hemen sıra oldular. Hiç itiş kakış olmadan .. hatta birbirlerine buyurun efendim.. diyerek.. Rica ederim buyurun sesleri arasında bizler de analarımızın önünde kuyruğa girdik.. Allahım.. bir an cennet bu demek ki.. diye düşündüğümü hatırlıyorum.. Çünki bu koccaman otobüsün yan tarafından bir kapak kalktı havaya,  ve raf raf sepet sepet dolu meyveler sebzeler ve  gıda ürünleri gözler önüne serildi.  
Otobüsün önünde ve arkasında MİGROS TÜRK yazıyordu.. Ne ararsan vardı.. aman allahım rüya gibiydi.. Bizim bakkal mustafa amcanın dükkanına hiç benzemiyordu.. hele hele manav İsmail amcanın yerlere saçılmış tezgahına hiç!..
 
Birden gözüme bir şey takıldı.. ürünlerin üst tarafında asılı duran bir şeritte, “ürünlerimiz hijyenik ambalajlıdır” yazıyordu..  “sen ne istedin bakiim küçük hanım?” sorusu ile irkilince, en masum halimle bilemeyeceğinden emin olarak “hijyenik nedir” diye sorduğumda, "mikroplardan temizlenmiş" demektir cevabını duyunca, “bildiniz” diye bağırıp bir de alkışladığım için, kahkaha ile gülen satıcıdan, hediye olarak hijyenik jelâtin ambalajlı bir elma almıştım.

Hey gidi günler.. dediğiniz ne kadar geçmiş görüntüleriniz varsa,  yani adımlarınız nostaljilerinize ne zaman takılırsa, bir kenarından da beni hatırlayın istedim..  
 

23 Mayıs 2015 Cumartesi

Mersiye..

 

Eskiden üç katlı devasâ evlerde  de oturulsa, kışlık ve yazlık bölüm diye ayrılırdı odalar.. ya da benim yaşadığım ev öyle idi..
O nedenle kış mevsiminde evin en büyük salonuna kurulurdu genelde kuzine.. Evin büyükleri, çocukları, ve hatta misafirliğe gelenler hep bu büyük oturma odasına buyur edilirdi.. Bu nedenle ister istemez büyüklerin konuştuğu yarısından çoğunu anlayamasak da tüm konuşmalarını duyardık.. O devrin terbiyesi, annenin tek kaş kaldırması veya gözlerini faltaşı gibi açması şeklinde olduğundan, bu tip veya buna benzer ikazlar görünce susar lâfa karışmaz ama konuşulanların tek kelimesini kaçırmadan dinlerdik..

Hele de kış geceleri.. kuzinenin gürül gürül yandığı, herkesin kendi alemine daldığı kış geceleri.. Zaman zaman kulak kabartmasak da duyardık konuşulanları..  “Bugün nerene düzeceksin mersiyeni” diye sorardı mesela  annem anneanneme gülerek.. Anlamazdık tabii ne sorulduğunu.. Annemin kahkahasına acı bir tebessümle yanıt verse de anneannem, anlamak için de gayret göstermezdik..

O gecelerden birinde de, işte annem anneanneme bu soruyu sorduğunda, anneannemin o acı tebessüm sonrası verdiği cevabı hatırlıyorum acı acı bugünlerde!  '
Çaprazlama terk ediyorlar bedenimi organlar' demişti.. sonra da anneme öğüt vermek ister gibi “bu nedenle mersiye değil de methiye düzmek gerekir hepsine..” diye eklemişti.(ve ben ne çok uğraşmıştım bu iki kelimenin anlamını bilen insanı bulana kadar.)

Şu günlerde ben de, ne methiye, ne de mersiye (bu daha ileride olabilir belki) düzmek içimden gelmese de, çaprazlama terk etmeye başlayan her bir organıma, sağ kulak- sol göz.. sağ omuz - sol diz.. sağ el -sol ayak şeklinde terki diyar ettikçe organlarım, ben onlara sadece sınırsız hürmetlerimi iletiyorum yüksek sesle!!..

Nasıl olsa etrafımda ne kaş/göz ile ikaz edecek biri var ne de kulak kabartıp dinleyecek afacanlar..



20 Mayıs 2015 Çarşamba

Makbule ABALI .. diyor ki..


BİR KİTAP TANITIMI -  ALBÜMDEKİLER...
Albümdekiler uzun zamandır başucumdaydı. Okumak için uygun bir zaman bekledim. Olmadı, çeşitli nedenlerle okuyamadım. Üzüldüm, canım sıkıldı. Ve bir gün Albümdekiler'in kapağını araladım. O günlerdir okuyamadığım kitapta hiç duraksamadan 80. sayfaya kadar gelmişim. Okumaya başladığınızda kitap insanı sarıp sarmalıyor, sürüklüyor...
 
Albümdekiler, büyük bir ailenin birkaç kuşaklık hikayesi. Aile büyüklerinin, eşlerin, çocukların, torunların aile içi ilişkileri, hayat mücadeleleri konu ediliyor. Varlıklı  günleri de yokluk günlerini de yaşayan, her iki duruma da uyum sağlayan bir aile. Karakterler öyle güzel ve sağlam betimlenmiş ki kitabı okurken sanki bir albümün yaprakları arasından çıkıp, birer ikişer ete kemiğe bürünerek can kazanıyorlar. 
 
Romanda kadın kahramanlar çoğunlukta. Ailedeki kadınlar genellikle sağlam karakterde, ayakları üzerinde sağlam durabilen, kendini ezdirmeyen, yeri geldiğinde kuralları aşabilen, ama eşlerine sadık, dürüst  kadınlar. Eminim herkes her kahramanda kendinden bir şeyler bulacaktır. Elbette tıpatıp benzerlik değil ama yakınlık, yatkınlık, sempati duyma, benimseme... Ben en çok romanın başında konu edilen kızların annesi Mihriban Hanım'ı sevdim. Ve bir başka güçlü kahraman, Gülse. Roman kahramanlarının sevinciyle mutlu oluyor, acılarıyla üzülüyorsunuz.
 
Gülsen Varol her zamanki ustalığıyla kalemini çok iyi kullanmış. Çok düzgün ve duru bir Türkçe ile romanını tamamlamış. Her bir karakter ince ince işlenmiş, kişilik özellikleri çok özenle belirlenmiş. Herkes okurken farklı yorumlayabilir belki ama ben daha çok "anaerkil" bir ailenin bireylerini düşündüm. Babaların da ailede saygın bir yeri var, babalar da etkin ama annelerin daha çok sözü geçiyor, düşündüklerini gerçekleştiriyorlar. 
 
Ailedeki müzik tutkusu kuşaktan kuşağa ud, piyano gibi farklı enstrümanlarla sürüyor. "Albümdekiler" ; aile kavramını, kadın-erkek ilişkilerini, anne- baba- çocuk birlikteliğini, insana yeniden düşündüren, sorgulayan, her konuda ders alınacak bir roman. Kitabın kapağını kapattığınızda çok renkli bir "hayat" albümündeki değişik karakterler de tekrar eski yerlerine yerleşiyorlar sanki...
Elinize, yüreğinize sağlık Sevgili Gülsen Varol...

Kitaptan bazı alıntılar:
 
"Sanem gittikçe şişmeye başlayan ayaklarıyla artık zor yürümeye ve yürürken sık sık düşmeye başlamıştı. Bir an bile aklından çıkmayan sıkıntısını hep içine ata ata delirme raddelerine gelmişti. Birikiyordu... Ağlayamadığı için gözyaşları, konuşup dertleşemediği için üzüntüleri, yanında yöresinde kimse olmadığı için yalnızlığı...Ne zaman ve nerede patlayacağını bilmediği bir yanardağ gibiydi." (sayfa 146)

"Çok sonraları, her biri ayrı ayrı "Ne iyi etmişiz gitmekle" diye düşündüler. Çünkü böyle bir beraberlik bir daha hiç yaşanmadı... Ancak, sıralı ya da sırasız , "Ölüm" denen yokluk kapılarını çalıp, bir bir kalanları götürmeye başladıkça; neşeyi gönüllerinden atıp, yerine hüznü doldurarak bir araya geldiler. Ve her bir araya gelişlerinde , yoklama hep, 'bir' eksik çıktı!.. (sayfa 161)
 
"Ömür yapraklarına benzettiği albümlerde ne kadar resim varsa, yaşayan veya göçüp gitmiş bütün yakınlarının , sevdiklerinin, özlediklerinin resimlerini hepsini çıkartmıştı hapsoldukları yerden. Albümde yıllardır kapalı kalıp, sayfalar açıldığı zaman hava aldıklarını düşündüklerinin , panoya çıktıkça yüzlerine renk, gözlerine fer gelmeye başladığını düşündü. Nefes almışlardı sanki!.
Resimdekilerle göz göze gelmeye çalıştı, beceremedi. Neden sonra ağladığını fark etti..." (sayfa 183 )
 
*****
 
Hiç tanımadığım, ama asgaride değil de nasıl olduğunu fark etmeden azamide buluştuğum sevgili dostum Makbule Abalı.. Beni yine savurdun dağların tepelerine.. Alışkın olmadığımdan mı nedir, beğenilmek isteği insanın doğasında olsa bile beni mahcup eder. Hep üçüncü bir göz olarak izler dinlerim ve hep bir başka kişiden bahsedildiğini zannederim. Ama, özellikle hayranı olduğum takdire lâyık insanların övgüleri bana güç olur moral olur..
 
Makbule'm, "Albümdekiler" adını verdiğim Romanımı (ki bu bir soy ağacıdır) beğenmiş olmanın gururu ve hazzı ile sana teşekkür ediyorum.
gülsenvarol
 
 

15 Mayıs 2015 Cuma

SAKİL .. SAKAL..

Ailemden ve yetişme şeklimizden zaman zaman bahsettiğim masalımsı yazılarımı okudunuz ise, özellikle soyumu anlatmaya
çalıştığım “albümdekiler” romanımı okuyan olduysa, beni az-çok tanıyor demektir. (Beni şahıs olarak tanıyanları bağrıma bastıklarımı ayrı tutuyorum) .. Şimdi temcit pilavı gibi düşünülse de ailemle ilgili bir girizgâh yapmam gerekiyor ki, yazacaklarımın şiddeti azalabilsin!!

Babam bazı geceler bize masal gibi okurdu İslâm ansiklopedisini. Hatta zaman zaman o kelimelerle ilgili masallar uydurduğunu çok sonraları fark edebildiğim DOĞRU bir din dersi verme çabaları İçindeydi hep. Haca gittiği halde sokak kapısını yeşile boyatmamıştı. Yaşadığımız şehirde yaptırdığı camiye kesinlikle adını vermemişti.. Hemen onun arkasındaki boş arsanın sahibi olduğu için eşitlik bozulmasın diye orayı da ilkokul yapılması için milli eğitime bağışlamıştı.  Namaz kılmayı öğretmişti bize ama kılınması için ısrarcı olmamıştı.. Çünki, günahın ne OLMADIĞINI öğretmişti evlatlarına sevabın ne olduğundan önce. Büyüğe saygıyı küçüğe sevgiyi ve doğayı korumayı öğrendik babamızdan böylece..

Böyle olduğu halde bir tek karede bile babamı sakallı görmemiz mümkün olmadı. Şalvara benzer giysiler giymedi. Fötr şapkası ve takım elbisesi içinde bir beyefendi hacı olarak her Cuma, namaz için camiye gitti.

Şimdi bakıyorum etrafta neredeyse sakalsız ERKEK kalmadı.. Genci yaşlısı hatta yeni bitme delikanlısı ile hepsi, insanda ter kokusunu çağrıştıran, temizlikten nasibini almamış kusma duygusunu tetikleyen bir SAKAL bırakma modası içinde. Hürmetlerimi sunduğum bu moda için, tembelliğin, yediği her türlü herzenin iktidar yanlısı olduğu hakkında beyanat gibi kabul edenlerin sakalına değil tepkim.. Bunu sanki şartmış gibi görevmiş gibi algılayan gençlerin zevkine!.. Televizyonlardaki pogram sunucularından tutun da sanatın her dalı ile uğraşanlara kadar.. VE.. sporculara kadar!!

Oysa, eskiden değil, yani kısa bir zaman dilimi öncesi, sakalı zevkli bir tasarım şeklinde bırakırdı erkekler. Zarif bir bıyık olurdu çenede sakalla birleşen .. ya da kirli sakal denen genç erkeğe karizmatik bir hava veren sakal bırakırlardı.. Ama günümüzde, insanda kusma hissi uyandıran, ve inanılmayacak  ölçüde SAKİL bir görüntü yaratan SAKAL lıları  gördükçe, artık genç olmadığıma şükrediyorum.   
 
GV.
 
 
 

12 Mayıs 2015 Salı

çıkmak!



“Çıkmak”  kelimesi kadar söylenişi kulağa çirkin gelen, içinde en ufak bir duygu ifadesi olmayan ve beni çok rahatsız eden başka bir kelime yok..
Çıkmak denince, bence çıkıp gitmek gelebilir insanın aklına belki.. hani kafası bozulunca!
Ya da;

Çıkmak denince akla inmek gelebilir.
“inip çıkmak” gibi .. asansör misali..

Çıkmak denince akla düşmek gelebilir.

Yükseğe çıkanın düşme ihtimali şeklinde..

Çıkmak denince akla ek mek gelebilir..

ektiğin tohumun bir gün çıkacağı gibi..

Ama, Lâkin, ve fakat!!... Çıkmak denince akla asla .. asla.. (Allahaşkına bi daha) ASLA flört etmek- sevgili olmak gelmez!

Daha başından kaybediyor başlamadan insanlar farkında değiller mi? “Biz çıkıyoruz” denince “nereye?” diye sorabilir karşısındaki insan.. Ya da “çıktığım” diye tanıtılınca, yokuş veya tepe zannedilebilir o tanıtılan!

İfade özürlü gençlerin aynı zamanda duygu özürlü hale geldiklerini görmek içimi acıtıyor.. mrb veya slm gibi kendini ifadeye çalışan yeni nesilin yazdığı “tşk” küfür müdür teşekkür mü? Ve bu insanlarla “çıkmak” aslında “inmek” ya da “düşmek” demek değil de nedir??


Modern olmakla dejenere olmayı ayırt edemeyenler, kontöre kontür diyerek kibar konuştuklarını zannedebilirler. Ama yüreklerde bir zerre tozunun bile tonlarca ağırlığa bedel olduğu, sevgi denen o ilâhi duyguyu “çıkmak” la tanımlayanların, değil sevgiyi aşkı, dosluğu hatta arkadaşlığı bile anlayabileceklerini sanmıyorum.
Sosyetik olmaya özenenler bu yüzden daha “çıkar”ken taşa takılıp düşüyorlar!

Ben sevmeye, aşık olmaya, beraber olmaya karşı değilim. Karşı olduğum o sakil (kelime)!! ve bu kelimenin genç beyinlerde yok ettiği güzel anlamlar.

Şanslı mıydım seçici mi bilemem ama zamanında aşık olunmayı hak eden insanlar çıktı karşıma.. aşkı doruklarda yaşadım.. Göğsümü gere gere, ya “henüz flört ediyoruz” dedim, ya da “erkek arkadaşım” veya “sevdiğim” diye tanıştırdım.. Ama çok şükür hiç birisiyle ÇIKMADIM!  









 


 

4 Mayıs 2015 Pazartesi

Klişe "Anma günleri" ni sevmiyorum..



Herkesin aklında kalması gereken günlerin hatırlanması için bir düzen tutturulmuş ve adına da "Anma günü" denmiş.. Neye ve kime göre bilinmez.. Kimin aklına göre benim aklımda kalması gerektiğine inanılarak düzenlenmiş? Meçhul!
Normal mi, yani olması gerektiği için mi, yoksa ticari bir gayeye uşak olanların tezgâhı mı?

Bayramları muaf tutmak isterim bu seremoniden. Çünki ister dinî, ister millî  olsun  bayramlarımızın  
unutulmaması   ve   hep  hatırda kalmalarının sağlanması için gereklidir bence o anılan bayramlar..  

Bir de , Ölüm denen o meçhule gidenlerin hatırlanması ve gidenlerin unutulmadığını ispat etmek için yapılan törenler, eğer göstermelik değilse ve eğer seçilmiş özel kişilerin unutulmadığının ve unutulmayacağının ispatı adına düzenleniyorsa gereklidir, yapılmalıdır!..

Ama, bir bakıyoruz bir yaygara.. Yaş günleri, ilk göz göze gelme günleri.. ilk öpüşme günleri.. nişan nikâh ve evlilik günlerinin devriyesi..

Sonra.. Anneler, babalar, öğretmenler, doktorlar, şairler sevgililer vs.. vs.. ler için yapılan anma ve kutlama günleri.. Kişisel olması gerekirken topluma mal edilmek istenen ve bir şekilde insanı mecbur hissettiren yığınla anma günü..

Mesela bugün de, benim için çok çok özel bir gün. Kimsenin haberi yok! Tam On altı yıl olmuş mesela bu şiiri yazalı.. Trende.. Ankara'dan ve orayı yaşanası yapan insanlardan ayrıldığımda.. Geride bıraktığım anılarım için fasılasız ağlarken..

 

 
Hasreti götürüyorum İstanbul’a.
Hüznü Ankara’da bıraktım..
Bir ev buldum Acıbadem’de,
“hoş geldin” diyerek
içimdeki mahcup sevince,
acıyı bademde bıraktım.

Biliyorum
yine hasretinle yaşanacak geceler
yeni evimde..
Çaresizliğime derman bulamayınca,
çalsın kapımı diye
umudu dışarda bıraktım!

 /.. 1999 
g.v
 
 
 

 

 

1 Mayıs 2015 Cuma

"GERİYE KALAN" diye başlamış Makbule Abalı..



Okunması gereken muhteşem bir kitap. Muhteşem bir gaye uğruna saklı acıların/anıların paylaşıldığı gerçek bir yaşam öyküsü..
Acı ve tahammülü güç bir hastalıkla barışık olarak mücadele eden bir evlâdın kaleminden hiç abartıya kaçmadan yazılan ama her bir satırında sakladığı hıçkırığını duyacağınız bir yaşamın öyküsü..

****


Günaydın mı demeliyim iyi geceler mi bilemedim Sevgili Makbule Abalı?
Günümü geceme katmışım “geride kalanlar”ı okurken.. Ne yazacağımı, ne yazmam gerektiğini bilemeden başladım görmemi engelleyen yaşlara aldırmadan..

Seni kutlamak geldi önce içimden?? Sonra, sanki saçma ve gereksiz gibi geldi  bu cümle.. ters tepti iyi niyetler.. öylesine birebir yaşadım ki yaşadıklarını. Sanki o anları anıları yaşadığın için kutlamak gibi görüntü verebilir mi diye düşünüp vaz geçecektim ama başka nasıl ifade edebilirim takdirimi bilemedim.. Belki de ilk kez aradığım kelimeleri bulamadım. Eminim hepsi yerli yerindeydi ama ‘yazma beni’ der gibi yok oldular birden..

Ama ben yine de inatla seni kutlamak istedim.. böyle mükemmel bir evlat olduğun için önce.. sonra hiç abartıya kaçmadan, sanki sesini hiç yükseltmeden masal anlatır gibi anlattığın için o acılarını.. ve yazarsam ifade edememekten korktuğum pek çok duygum için seni kutlamak istedim. Her bir satırında kendimden ufak alıntılar buldum.. kırık bir camın ardındaki odadan kendimi seyreder gibi hissettim pek çok yerinde.. sanki ben yazmışım gibi, benim yerime yazılmış gibi hissettiğim pek çok satırın altlarını kırmızı kalemle çizdim..

Sonra baktım zor duyan kulağıma bir cızırtı gelmekte.. dikkat kesildim.. baktım sabah ezanı okunmakta.. AH... dedim.. zamanıdır ruhları huzurlu kılmanın.. sonra okudum okudum.. sonra sanki yanı başımda gibi duran meslektaşımla konuştum!.. yüce bir gücün ona rahmetiyle huzur verdiğine inanana kadar sürdürdüm kendimce dualarımı.. sonra baktım yeni bir gün doğuyor.. uyumuşum!

"Vah gidene" denir genelde. Ben zamansız ölüm için geçerli kabul ederim bu sözü.
Çünki “gitmek”.. herkes için kaçınılmaz son.

gülsenvarol