31 Temmuz 2016 Pazar

"Tesadüf"..

“bak karışmam.. sonra bir gün”… diye söze başladığında büyüklerimiz, (evde olsun - okulda olsun) devamının “çoook ararsın” diye geleceğini bildiğimizden canımız sıkılırdı..
Sonunu bildiğimiz bir romanın, okurken atlaya atlaya okunması gibi.. sınıftaysak, ya ‘yine başladı’ diye yazardık defterimizin bir kenarına yanımızdaki okusun diye… ya da evdeysek, kendimizi teselli edercesine ‘yaa bu kaçıncı nasihat be’ diye düşünüp dinleme pozunda elimizdeki kalemi çevirmeye başlardık..

Ama o gün böyle olmadı sınıfta..
“Sonra bir gün..” .. diye başladı öğretmenimiz..
ve tam sınıf gardını almaya hazırlanırken, 
'bakmışsınız ben gidivermişim' dedi.

İlk kez, konuşmaya başlayabilmek için kelime bulamayışımdı o an!.


O zamanlar, “bişeysi yoktu midesi ağrıyordu.. gidiverdi” dendiği zaman dilimiydi.. Mikrop nedir, nerelerde bulunur, nasıl bulaşır onu bilirdik.. üşütmemek, terli su içmemek, abur cuburla karın doyurmamaktan ibaretti sağlık bilgimiz.. Eve ayakkabı ile girmeyip, yemeklerden önce eller yıkanıp, yatmadan önce de dişler fırçalanınca tüm hastalıklara meydan okuduğumuzu düşünürdük.


O gün, ilk kez “kanser” kelimesini duymuştuk.. sonra da hep duyduk zaten.


Tarih öğretmenimizdi. En sevdiğim dersin, taptığım öğretmeniydi.  Her derse girdiğinde tahtaya , ünlü kişilere ait bir cümle yazardı.. ve onunla ilgili sınıfla sohbete başlardı.. Bir gün derse girdiğinde tahtaya "İnsanlaɾın çoğu köɾ olaɾak doğaɾ. Biɾ geɾçek gözleɾine batıncaya kadaɾ da bunun faɾkına vaɾamazlaɾ."  diye yazmıştı.. Öyle güzel konulara dalar ve o kadar muhteşem anlatırdı ki biz, arada geçiş yapıp aslında o gün anlatacağı tarih dersini anlattığını ders bittiğinde fark ederdik.. Ama anlattıkları belleğimize kazındığından aklımızdan hiç çıkmazdı..

O gün de tahtaya, "Tesadüf, Tanrının fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir" diye yazmıştı.


Hastalığının yurt dışı gezisinde büyük bir tesadüf eseri bir doktor tarafından teşhis edilip tedaviye başlandığını kısacık bir özetle anlatmış ama Jean Cocteau’ nun bu cümlesi ile ilgili saatlerce yorum yaparak, o “tesadüf” ün sayesinde iyileşeceğine inandığını söylemişti..

Aradan geçen yıllar içinde kimler nerelerde nasıl ne şekilde gelip geçerken şekle bürünen tesadüf le karşılaştı bilemem, ama bir gün, beynime kazınmışken unuttuğum bu cümleyi, inanıyorum ki fark edilmemek için geçip giderken kendisini hatırlamama sebep olsun diye bir roman hediye edildi bana.. çok çok sevdiğim bir dost tarafından.. Romanın kapağını açtım.. önsöz olarak “tesadüf, tanrının fark edilmeden geçip gitmesi için büründüğü şekildir” yazıyordu..

Aklımda yer eden ve beni etkileyen ender cümlelerle beraber her iki bloğumda da profilimin altında yer verdim.. “tesadüf” beni unutmasın diye…


Bak diğer yarısına da ulaşıverdi ömür,
Hayal evimin damında bir at üstündeyim;
İki tarafta da farklı manzara görünür,
Ama düşümden apayrı giyindikleri mevsim.

Gene söyle bana beni sevdiğini,
Her vakit seni düşünmeseydim,
Şiirlerimle kurmasaydım bu hayal evini,
Onu boş sayıp damdan düşüverirdim.

Jean Cocteau







 
 

13 Temmuz 2016 Çarşamba

"Zaman" a madik atabilmek!!

"Ben hiç sarhoş olmam abi " diyenin önünden, çaktırmadan doluları kaldırın.. siz de yavaşça toz olun" .. demişti bir gün coğrafya hocamız Sıdıka Tanyolaç. 

Yatılı okulda, aileye duyulan hasreti kısmen giderebilmek için, ders saatleri bittiğinde, okulun büyük sohbet odasında, o gün nöbetçi olan öğretmenle öğrenci sohbetlerinin yapıldığı, çaldığım piyanoya eşlik edip koro halinde şarkılar söylendiği günlerin birinde söylemişti dertli dertli!! Tecrübesinin konuştuğunu anlayamamıştık o zamanlar..


Eğitimin farklı öğretimin farklı olduğunu bilen eğitimciler ve idareciler tarafından yetiştirildiğimizin de farkında değildik yine.. Doğal geliyordu her şey bize.. olması gereken bu ! diye düşündüğümüz ve belki de gerçekten olması gereken O olduğu için doğal karşıladığımız eğitim sistemi idi uygulanan..  Keşke kıymeti bilinseydi.  

Keşke, henüz erkek çocuklara sarkan akrepler yer altındayken.. yılanlar çöreklenmiş kış uykusundayken ve ölü taklidi yapıyorken ezilebilselerdi....!!!

 Neys-se .. o gün, Sıdıka Tanyolaç hocamızın, derse geç kaldığı o gün, ben sınıf mümessili(!) olarak, “şşşşşt… valla -çaloynat- gelir de sizi ayakta görürse yandınız” dediğimde, sınıf kapısından bu söylediklerimi duyan hocamız bana ne demek istediğimi sormuştu da.. hayretle yüzüne bakıp, soyadının tersten okunuşunu nasıl bilmez bir insan diye düşünmüştüm!!!


Manyaklık parayla mı? (ayrıca pek çoğunuzun şu an adını tersten okuduğunu görebiliyorum.. :)
 
İlginç şeyler bulmaya kurguladığım an beynimi, aman allahım neler keşfederim neler!.
 
Genç kızken bu tip düşüncelerimi evde anlattığımda, babam 'bunlar boş kafa işi' demişti de ne kadar ağlamıştım!
Yanında oturduğum annem de, dizime iki şaplak atıp “hep böyle hayata madik at kızım yoksa başka türlü çekilmez” demişti, kelime dağarcığıma "madik" k-atarak katkıda bulunduğunu bilmeden!!.

O gün bugün ben, onca acıya, haklı haksız terk edilişlere, tamamı acelemden ve aptallığımdan kaynaklanan ama "nazar" denen görünmez güce yüklenen onca kazalara  rağmen hâlâ .. (hatta bugün bile), yazmaktan, sohbetten, piyano çalmaktan bile zevk alabiliyorsam, bu, zamana madik atabildiğim içindir!!.
 
 
Gençlikte,
zaman zaman
beklemediğin söylenenler,
taş gibi otursa da içine,
şuh bir kahkaha ile güler geçersin..
Yaşlandıkça,
beklediğin söylenmeyenler ise,
paslı bir iğne gibi
batar yüreğine..
Buruk bir gülüşle göçer gidersin..


 




 

5 Temmuz 2016 Salı

Kendimle bayram sohbeti..

 

Kim dedi,
zemherinin kol gezdiği gecelerde
ana rahmine düş diye!
Temmuz sıcakları bedenleri dağlarken,
tül gibi bedeninle doğacak ne vardı çocuk?
Bakarlar mı sandın ağlamana?
İster seni zevklerine meyve edenlere kız,
ister seni yok etmeyen
hipokrat yeminlilere!
İstediğin kadar ağla..
Senin hiçbir şeyin yok
seni sardıkları şu bezden başka..
Fikrin alınmadan geldiğin dünyada,
her hatanın sorumlusu seni bilecek herkes,
kes şu ağlamayı kes!
Öyle çok ağlatacak ki seni
şu başını çıkarttığın dünya,
ve ilk öğrenmen gereken şey var ya,
önce ağlamaktan vaz geç
sonra,
her şeye gül ve geç!..
Çünki artık çok geç hatta mümkün değil
geldiğin yere dönmek!..
Bir görevin var artık,
insan gibi yaşamak ve
onurunla ölmek!
Yaa.. işte böyle bebek..
Kıçına yiyince tokadı,
başlarsın soluk almaya,
tekmeyi yiyince de
öbür tarafa yollanmaya..
Varmaya çalış tadına kalan zamanın
ve hiç unutma çocuk
Ömür diyorlar adına
doyamayacağının!..

24 Haziran 2016 Cuma

Geçmiş zaman fısıltıları..


SENE 1998.. takvimler 24 Haziran'ı göstermekte..

Elazığ Üniversite Kampüsünde (Osmanlıdan günümüze şiir) konusunun işlendiği ve biz davet edilerek orada hazır bulunan şairlerin okuyacağı şiirlerle yarışmaların yapılacağı ve 550 üniversite öğrencisinin koca kampüsü doldurduğu gün..
O devre mührünü vuran pek çok devlet adamının ve profesörlerin hazır bulunduğu gün.. Sırası gelen şair adı anons edildiğinde çıkarak istediği bir şiiri veya kendi şiirini okuyacak..


Adım anons edildiğinde, okuyacağım şiiri katlayıp cebime koydum. Ve az önce oturduğum yerde yazıp bitirdiğim .. ve aşağıda sizlere de sunduğum şiirimi okudum.. 

 Başlamadan önce de şöyle dedim:
“ Emekli öğretmenim.. ve az önce beni açık başla gezdiğim için cehennemlik kabul eden öğrencilere ithafen,  şu anda kaleme aldığım şiirimle selâmlıyorum hepinizi..”


Dönüp dönüp baktılar bana
önümde oturan kapalılar!!
Sonra yüksek sesle
akılları sıra fısıldaştılar!
“utanmıyor açık başla cehennemlik koca kadın”..
Ön sıraya eğilip,
görünmeyen kulaklarına fısıldadım:
“senin adın ne, zarfı farklı mazrufu farklı kadın ?”
anlamayınca hemen ekledim:
“ya da varsa soyadın?”
Söylediğimi anlamadıklarını anladığım
bu üniversite öğrencileri,
inançsız kapattıkları bacaklarını
atınca öbür bacakları üstüne,
hayretle ilişti gözüm
çorapsız bacaklarına ve kırmızı ojelerine..
Benim ak saçlı başım gebe aydın fikirlere
bir gün mutlaka inecek/inmeli şamar,
bu at boku gizli enselere..
Bunları söylemeye yürek isterim yürek!
Çıksın karşıma
kadını kızı ya da varsa bir erkek!!
Zannetmesin kimse
bu ülke yağma hasanın böreği,
secde ederek selamlarım
böyle hisseden her yüreği..

G.Varol

Şiirim bittiğinde salonda çık çıkmadı önce.. sonra en ön sırada oturan (sonradan Elazığ valisi ve üniversite rektörü olduğunu öğrendiğim) iki kişi ayağa kalkarak alkışlamaya başladı.. Ve o an salonda alkış koptu..


Çok ve alenen ve sesli ağladığım ender günlerden biri idi. Hem de sahnede!!. :)



Not:
Okuyan herkesin aynı iki şeyi düşüneceğine adım gibi eminim..
Birincisi, sanki bugünün ortamını dile getiriyor gibi tam 18 yıl önceki bu olay..
İkincisi, aynı yerde aynı şiiri okusam  şimdi!!, ben nerede olurum sizce? 



 


16 Haziran 2016 Perşembe

Konuşan fotoğraf..



 
Kim bilir kimler çaldı bu kapıyı .. kimler dönüp geldi gurbetten?.. Hâlâ sağlam duran paslı merdiveninden koşarak çıkıp hasreti bitirdi, kaç kişi??.. diye düşünerek çekerken fotoğrafını kırık kapının,  bir ses duydum sanki!..
 
“Şu yaslanıp düşmekten kurtulduğum ağaç var ya, beraber dikmişlerdi küçük sahiplerim beni .. Şu kırık kapımın arkasından görünen, sağlam kalan tek pencereden seyretmişti anne ve babası endişe içinde bir yerlerine bir şey olmasın diye..
Kaç kişi çıktı merdivenimden söylesem korkarsın. Bir ev değil, bir aşk yuvasıydım ben.. Kimi eşinin elinden tutup uçarak indi gitti merdivenlerimden.. Kimi, tahta bir kutu içinde ağıtlar yakılarak uğurlandı. 
Kiminin gönlü müjde dolu koşar adım çıktı merdivenlerimden, kiminin elinde kara haber!..

"Tarihi eser"  yazdılar duvarıma, tarihimi bilmeyenler..”




4 Haziran 2016 Cumartesi

KAPASİTE ..??

Çok yönlü kullanılabilen kelimeler hoşuma gider. İnsana
ifade özgürlüğü verir.. Anlatımda güçlük çekmezsin.. ayrıca anlatımın bir sanat olduğu konusunda, bunu anlayabilecek insanların akıllarına fikirlerine duygularına serin rüzgârlar estirirsin..
Kapasite, "bir şeyi içine alma sınırı... veya, anlama, kavrama yeteneği.." diye tanımlanıyor lügatlerde.. Bence eksik! Bu kelimenin, sadece anlama kavrama yeteneği ile sınırlı olması mümkün mü? İnsanın sevme kapasitesi gibi duyguların kapasitesi neden girmemiş acaba lügatlerdeki tanımlara?.. Düşündüm de, sınırı belli olmayan hatta sınırsız olan ne çok şey, tek kelime ile tanıtılabiliyor..

“Kapasite” de bunların içinde.. hatta başında. 

Acil serviste, parmağına iğne battığı için ortalığı birbirine katarak bağıran bir insan için, bedenindeki 6 kırığa dayanma gücü bulamadığı için  bağıran bir insana, onun acıya dayanma kapasitesi olmadığı için böyle bağırdığı söylense de, benim anlatmaya çalıştığım bu değil !.. Çünki bu yaşıma kadar, edepsizliğin neredeyse her yerde geçer akçe olduğu günümüzde "acı eşiğim düşük" diyen düşük insanlara inanmıyorum.  
   
Meselâ, herhangi bir yazıyı okuyan bir insanın, anlama kapasitesi yoksa o yazıyı beğenmez.. anlamaz çünki! Ya da işine gelmediği için anlamaza yatar!!.. Bu da aslında değişik bir kapasite türüdür.. Yani işine geldiğini anlamak diğerinde anlamaza yatmak!! Yatmak dendiğinde aklına gelen ilk şey kendi KAPASİTESİ içinde seks olunca, mutlaka kendince bir bit yeniği bulmuştur veya geçmişini hatırlamıştır!! O zaman da, çeneleri kapatmak uğruna din kisvesine bürünür düşük!!

Aslında kelime oyunu denen şey de kapasitesi geniş ve derin olan insanlar için geçerli.. Anlatmaya çalıştığımın, bilinen oynanan kelime oyunu olmadığını söylememe gerek yok.
İnsan beyninin oyunu çok farklı.. Bir kere doğruyu bulmanda katkısı sonsuz, sonra ikna olmanda. Zaman zaman sapıtmanda, yolunu şaşırmanda.. muhteşem olduğunu düşündüğün manzaraların(!) aslında balçık çamur olduğunu anladığın anlarda, doğruluğu konusunda tenakuza düşsen de yine doğru yolu bulmanda yardımcı olan da, o muhteşem beynindeki yol gösteren ışıktır.. ki adına bazen mantık dendiği olur!!. İşte
o zaman,  yüreğinin ve beyninin arasında denge sağlayabilmen için mahir bir cambaz olman gerekebilir.

Sözü fazla uzatmak istemiyorum . anlatmak istediğim bazı kelimelerin gerçeği yansıtmadığı .. belki de beynimizin oyunu bu!.. da biz farkında değiliz..

Mesela.. SEVMEK kelimesini ne çok kullanır insan.. öylesine.. lâf gelişi.. bol keseden.. Oysa insanın en cimri olması gereken duygusudur bu.. bitti mi.. gitti mi.. boş bir fıçıya döner insan çünki..

Ama.. yanlış yorumlanır bence SEVMEK fiilinin anlamı!! Ve yine bence (belki sence de) basamakları olmalı sevmek fiilinin..

Hayran olmak.. Takdir etmek.. Etkisinde kalmak..  gibi.


Bunlar da yüce duygulardır ama hiç birisi sevmek fiiline tek başına sebep olmaz.. Hayran olduğun insanı sevmen şart değil.. ya da takdir ettiğin (hangi konuda olursa olsun) bir insanın sevmediğin diğer yönleri gözüne batabilir.. etkisinde kaldığın kişi, sevdiğin kişi olamaz tek başına.. Hangi kabiliyeti ile veya hangi seçkin karakteri ile.. ya da hangi yeteneği ile seni etkisinde bıraktığı önemli.. Yoksa sadece fiziki görüntüsü ile mi, yoksa yüzünü hiç görmediğin halde yazdığı yazılardan mı?
Yoksa herkesin hayran olduğu kişi olduğu için mi?

Duyguları tahlil etmek, bence  tıbbı aşan bir konu!

Gelelim SEVMEYE.. Düşünün, bu muhteşem duygunun oluşması için hiçbir meziyeti olmayan bir kişiyi de sevebilir insan.. Yalnız, ÇOK önemli sorun, sevmek ile aşkı ASLA karıştırmamaktır.. Sevmek ne kadar yüce bir duygu ise, aşk da o kadar pespaye bir duygu bence.. Çünki, “Sevmek” insanı yüceltir .. “Aşk” rezil eder..
 

EĞER.. hayran olduğun meziyetleri olan.. etkilendiğin becerileri ve zekâsı olan kişi, (her kim olursa olsun) seni anlayabiliyor ve en önemlisi takdir edebiliyorsa.. hani ölmeyen aşk denen masal var ya, işte o masalın kahramanını bulduğunu bilmelisin..  

EĞER.. bırak takdir etmeyi,  seni anlayamıyor ise.. (gerek biyolojik olarak gerekse tıbben) !! o hissettiklerinin zerresine lâyık değildir..

O zaman..  bırak gitsin!







12 Mayıs 2016 Perşembe

KEŞKE..















Ahh..“keşke” lerim..
Kararlarımın duygularımın yolunu şaşırdığımda, veya yalanla doğru olanı karıştırdığımda, çıkış yollarını ararken o yolların en çıkmazında kaybolduğum "KEŞKE" lerim..

Günlerdir bedenimin doğuştan düşük olan tansiyonunu fırlatıp, beni de duvardan duvara fırlatan "keşke" lerim. Sabahlara kadar beynime dayadığım buz torbası ile yatmama ve dayanmakta güçlük çektiğim beynimin sancısına sebep olan "keşke" lerim..

Acaba, bu kaçıncı kabullenişimdir ki, “Keşke” ruha eziyettir!.. Çünki "O" bir beyin oyunudur.
“mış” gibi yaptırır insana pek çok şeyi. Ve ne yazık ki O,  hem vicdanın kankasıdır, hem de, oluk oluk ak/may/an gözyaşlarının ıslanmayan mendilidir..

Düşünce olarak yerleştiği bedenin, veya girip harap edeceği yüreğin yaşı HİÇ önemli değildir onun için.. Gece ile gündüzün  farkını da bilmez.. Bazen en derin uykundan dürterek uyandırır seni.. Başlarsın keşke ile başlayan çıkmaz sokaklara girip girip çıkmaya.. Çok mendebur bir duygudur.. bazen yaptığın iyiliğe pişman eder seni.. bazen kırıp onaramadığın kalp için tam uykuya dalma zamanını bekler..


Ben her keşke nöbetine tutulup oradan oraya savrulduğumda, hep aynı klişe kararlar alırım.. “bu son…” ile başlayan!!. Aklıma konu veya kişi ile ilgili uyarmak istediğim dostlar geldiğinde de, pişmanlığımın ya da aldığım kararların sadece bana ait olduğunu, bir anlamda özel olduğunu dikte ettirip beynime, vaz geçerim.. 


 Ama.. bu sefer de, ne zaman iyi niyetimin ve salak yüreğimin sebep olduğu vazgeçişleri uygulasam, çok kısa bir süre sonra, daha derin, daha çıkmaz, daha dik bir keşke yokuşunda bulurum kendimi.. 



Belki de hâlâ akıl yaşta değil baştadır diyenlerin ne kadar haklı olduklarını anlayamamış olduğumdan, veya diğer tüm doğru çıkan ATASÖZlerinin ne kadar gerçeği yansıttığını ezberleyemediğimden, ”KEŞKE” lerden oluşan kalabalık mahallemde binlerce tanıdık gölgeler arasında dolaşmaktayım..



 

 

 

 

 

7 Mayıs 2016 Cumartesi

ANMA günleri..

 
TÜM ANNELERİN KAPISINA,
BİR GÜN ÖNCEDEN
GÜZEL DİLEKLERİMİ  BIRAKTIM ..


365 günün neredeyse 360 günü anma günü!! Benim bilmediğim daha niceleri vardır kim bilir..
MESELA yarın anneler günü !!.. Sonra, babalar günü.. yaş günü.. sevgililer günü.. vs… vs…  "anma günleri" dendiğinde, "ANMA !" kelimesinin bir emir kipi olup olmadığını düşünürüm zaman zaman :))

Dünya gümrük günü var mesela .. dünya kadınlar günü bile var!!.. Sonra, dünya şiir günü varmış bir de yeni fark ettim.. Dünya su günü diye bir anma günü de var hay allah!..  bu başlık ile su koyverip neler neler yazmak geldi aklıma bir bilseniz  J)..
 
Sonraaa… avukatlar günü.. doktorlar günü… öğretmenler günü de varmış a-aaa hayret!!.. astımlılar günü (allahallah).. emek ve dayanışma  günü.. dünya çevre günü.. Dünya barış günü!!!! Şehitler ve gaziler günü.. dünya yaşlılar günü ???.. dünya kanser günü.. dünya AIDS günü.. dünya özürlüler günü.. İnsan hakları günü..  gibi uzayıp giden insanların hiçbir işine yaramayan ve ne işe yaradığı niçin kullanıldığı da belli olmayan göstermelik günler..  

Ama neden bir "kardeşler günü" yok?

Bunların içine ASLA dini ve milli bayramlarımızı katmıyorum.. Diğerlerini,  omuzuna (!) vuran uydurmuş !!.. İşe yarayanı vardır belki içlerinde ticari anlamda.. enayilerin camekanlar önünde dizilmelerine sebep olan..
Ben onu bunu bilmem ama doğum günleri ile ölüm günlerinin haricinde, benim için hatırlanması değil belki ama anılması gereken GÜN yok!   

Ama… lâkin… ve fakat J))) beklediğim bir GÜN var!!!!
“İki şehrin hikâyesi” romanındaki  SON gibi..

İnandığım yüce gücün, bir  belâdan ülkemi ve cümlemizi kurtaracağına inandığım  gün,  o gün!  

 
 

30 Nisan 2016 Cumartesi

MAHABHARATA DESTANI..

Angkorwat tapınağı ve
Mahabharata destanı..

Sanskritçe´de "maha" büyük ve herşeyin toplamı anlamına gelir; "bharata" ise komünyel bir isimdir veya bir bilgeliğin tanımıdır. Daha öte metafizik yorumlarda sözcüğün "insan" anlamında olduğu da söylenir; bu bağlamda "İnsanlığın Öyküsü" yazılmıştır.

Yüzlerce metre uzunluğunda duvara resmedilerek yazılan
Dünyanın en eski destanı;
Onbin Yıl önceki Nükleer Savaş

Hindistan´ın ulusal destanı Mahabharata, aslında bir şiirdir ama çok büyük ve karmaşık bir şiir külliyatı olarak düşünülebilir. Sözcük sayısı "Mesnevi"den çok daha ötededir ama büyük olasılıkla tek bir kişi tarafından yazılmamıştır. Sankritçe yazılmış olan Mahabharata şimdiye kadar yazılan en uzun şiirdir, "stanza" denen yüzbin kıtadan oluşur yani İncil´in 16 misli, Ansiklopedi Britannica´nın tamamı kadardır.. Hintliler´e göre Mahabharata´da olmayan bir şey hiçbir yerde yoktur. Batı dünyası bu inanılmaz dev destanı ancak, 18. Yüzyıl´dan sonra tanımıştır .


Kamboçya

Günümüzdeki en ilginç ve inanılmaz Mahabharata olayı; Jean Claude Carriere, Marie H. Estienne, Peter Brook ve arkadaşlarının 16 yıl çabaladıktan sonra 1985´de ilk kez Avignon´da sahneye koydukları "Mahabharata" adlı oyundur, oyun 9 saat sürüyor, bazen üç gecede, bazen bütün bir gün veya bütün bir gecede oynanıp bitiriliyor. Aynı ekip, yorulmaksızın çalışarak, inanılmaz bir performans sonucunda oyunu, bir film ve bir de tv dizisi haline getirmeyi başardı. Ama biz Türkiye´de bunları göremedik; aklı evvel film ithalatcılarımızla, tv yöneticilerimiz hayatlarında duymadıkları evrensel bir kültürü elbette ki algılayamadılar.

Dünyalılarla uzaylılar mı savaştı?


Kısacası atomik bir patlamanın tüm etkileri ve özellikle de insanları öldüren radyoaktif etki Mahabharata´da çok belirgindir; Mohenjo-Daro´daki Rishi kentini geçen yaz kazan arkeologlar, caddelerde yatan iskeletler buldular, bazılarının yumrukları sıkılıydı sanki bir anda ölmüşlerdi, en azından bir kıyametin yaşandığı kesindi. Ve iskeletlerde tesbit edilen radyoaktivite, en azından Hiroshima ve Nagasaki düzeyindeydi.


 "Birkaç on yıl evvel batılılar tarafından Güney Hindistan´daki bir tapınakta bulunan antik Sanskrit metinlere göre, Vimanalar uçan tüm araçların en üst noktasıydılar. İtalyan bilimci Dr. Roberto Pinotti 12 Ekim 1988´de Bangalore´da yapılan Dünya Uzay Konferansı´nda yaptığı konuşmada, Hindu antik metinlerinde tanrılarla, kahramanlar arasında yapılan bir savaşın anlatıldığını belirtti.



Bir köpük gibi tüm binayı ve etrafında bulunan her şeyi kökleriyle örten bu ağaçlar orman haline gelerek bu medeniyetin ve şehrin örtülmesine ve gözlerden uzak kalmasına sebep olmuştur. Arkeologlar tarafından orman civarında bulunan bir taşın insan eli ile taşınabileceği tesbit edilmiş ancak yapılan araştırmalardan yine bir sonuç alınamayınca "nasa" yetkililerinden o mıntıkanın uzaydan taranması istenmiştir.. Böylece orada asırlardır gizli kalan medeniyete  ve destanına ulaşmak mümkün olmuştur.






 
çok ilginç bir geçmişi gözlerinizin önüne sermeye çalıştım.. İnanıyorum ki bilemediklerimi merak edenler, "google" dan eksiklerimi tamamlayacaklardır.




 

23 Nisan 2016 Cumartesi

may/hoş görüntüler!!..

Sayfamı açtığımda, aklımdan geçen, bugünün önemini, değerini, unutulmaya yüz tutması mümkün olmayan ama unutulması için var güçleri ile çalışanlara her saat bela okuduğum özel bir gün olan 23 Nisan  çocuk bayramını anlatmaktı.. Çocukluğumda aklımda kalış şekli ile.. 

Ama bugün, etkisinden hâlâ kurtulamadığım çok enteresan bir olay yaşadım. Gerçekten beni tedirgin edecek kadar duygulandıran bir olay. Ve.. sizlere onu anlatmaya karar verdim.
Bundan 6 yıl kadar önce sizlerle paylaştığım bir yazımda bahsi geçen o akordeon sesini duydum sanki yine uzaklardan bu  sabah. 
Önce kendimi payladım içimden "saçmalama" diye..  Ama, yine Strauss  vals çalıyordu biri.. sanki iki akordeon beraber çalıyor gibiydi... Birden irkilip dimdik oldum oturduğum yerde!.. sonra gevşettim bedenimi "yok artık.. daha neler" diyerek ve az bir şey kendime hürmetler sunarak!! Ama o müziğin, hafızamı geçmişe götürmesine de engel olamadım.. 
Altta tekrar yayınladığım 6 yıl önceki yazımı hatırlamıştım.. Aynı kişi olması mümkün değildi.. olsa bile taşınalı yıllar olan bu evimi bilmesi bulması da mümkün değildi.. Kendimi rahatlatmama rağmen akordeon apartmanın bahçesinde çalmasına devam edince, kalkıp, saksıları uçuran rüzgâra aldırmadan balkona çıktım. 

Biraz şişmanca bir genç adam  ve yanında sıska bir erkek çocuk yukarılara bakarak akordeonlarını beraberce çalmaya devam ediyordu.. Acaba bozuk param var mı diye düşünürken... birden!... BİRDEN adamın üzerindeki monta takıldı gözüm... Evet oydu!.. 6 yıl önce verdiğim oğlumun sarı/lacivert montu hâlâ sırtındaydı. Oydu evet! ve bu defa çocuğu ile gelmişti ve beni bulmuştu yine. 
Görmenizi isterdim, gerçekten görmenizi isterdim beni, baba oğul beni balkonda görünce ellerini birbirine "çak!" yapıp yeniden çalmaya başladıklarında..
Demek ki geçenlerde bir alış veriş merkezinde tesadüfen karşılaştığım eski taşındığım evdeki komşumun "seni yana yakıla efendice bir çingene sorup duruyor" dediği buydu.!!.

Bendeki bu çarpıcı etkiyi hoş görebilmeniz için, bu efendi çingene(!) ile tanışmamı hatırlamanızı istedim bu yüzden.. 
Huzurlu bir bayram dileklerimle..  

****
Her akşam aynı saatte gelirdi.. Hava, insanın ancak bastığı yeri seçebileceği kadar aydınlık, kimsenin seni seçemeyeceği kadar karanlık olduğunda..

Başındaki fötr şapkası dikkatimi çekmişti.. Kazablanka filmindeki ricky (humprey bogard) gibi yana eğik, yüzünün neredeyse tamamını örten.. Uzun kalın paltosunun iç cebinden çıkarttığı bir torbadaki eldivenlerini takıp çöp konteynerinin kapağını açtığında, önce araştırma yapan, istatistikçi ya da görevi bu tip işler olan bir yetkili zannetmiştim. Hatta mikropları incelemekle görevli bir sağlık personeli olabileceğini bile düşünmüş “allahım ne beter meslekler var seve seve yapılan”.. diye aklımca ahkâm kesmiştim..

O gün,  yine hiç durmadan havlayan köpeğin sesinden hem rahatsız olup hem de meraklanınca, balkona çıktığımda yine onu gördüm.. Koltuğunun altındaki, açılınca pazar çantası olan çantasını açtı, eldivenlerini giydi ve… çöplerin arasında bulup beğendiklerini o çantaya itina ile yerleştirmeye başladı!!.. Birden saklanma ihtiyacı hissettim beni görmemesi gerektiğini düşünüp.. Sonra fark ettim ki beni görmesi zaten mümkün değil…
O, etrafını yok kabul eden, kendi dışında bir dünyanın olabileceğini bile düşünmeyen bir insandı .. Hangisi daha temiz… hangisi yenebilir.. kullanılabilir.. götürmeye değer?? o anki  aklının onu ve düşüncelerini yönlendirdiği tek şey bu olmalıydı..


Ertesi gün evdeki her bedene uyabilecek bir yelek ve 2 süveteri iç içe iki naylon torbaya koyup ağzını da sıkıca düğümleyip onun geleceği saate yakın sokağa çıkıp çöp konteynerine bıraktım. Ve.. sonra adını ricky koyduğum adamı beklemeye başladım.. Geldi! Evet geldi..  O, kendisinden başka hiç kimse yokmuş gibi yürüyüşü ile .. kapağı açtı bazı torbaları parçalayıp içine bakıp attı bazılarından seçmeler yapıp çantasına koydu.. sonra benim torbayı buldu.. açtı ve eldiveninin tekini çıkartıp içindekini elledi.. ve çantamsı torbasına koyup hızlı adımlarla uzaklaştı.. A-aa.. daha 2 bu tarafta 2 de karşı tarafta olan çöpleri eşelemedi bu akşam.. hızlı hızlı kafası daha bir öne eğik uzaklaştı..
O günden sonra kitabımı alıp o saatlerde kapalı balkonumda okumaya başladım.. Tül perde kapalı, demli çayım yanımda!! Ertesi akşam yine geldi. Kapağı açtı karıştırdı karıştırdı.. sonra hiçbir şey almadan yanındaki çöpe yöneldi.. arıyordu!.. evet.. fark ettim.. taa diplerine kadar eşeledi, bulacağını umduğunu bulamayınca,  yolun karşı tarafındaki konteynerlere yöneldiğinde, gözümden akana engel olamadım. Bir koşu gidip, kolundan tutup  balkona getirip sıcacık çay veresim geldi.. hava nasıl soğuk.. nasıl keskin bir kırbaç gibi rüzgâr.. Ve o, o akşam küs çocuklar gibi hiç bir şey toplamadan gitti..


Hem ağlayarak, hem kafamı çalıştırıp nasıl yapılması gerektiğini düşünerek minik torbalar hazırlamaya başladım.. çorap torbaları.. atkılar.. kalın yün bereler.. kazaklar.. modası geçtiği için değil, çok şişmanladığından içine sığamadığı için oğlumun kullanamadığı şahane montlar…(allahım nasıl kirli çıkıyım bennnnnn!! her yengeç gibi çöpçü ruhu taşıdığım ve 'belki' lâzım olur diye her şeyi sakladığım için mi yakın hissettim ricky'iyi kendime acaba?? ) 

Ertesi günden itibaren, sırayla her akşam birer birer, tam hava kararmaya başlarken gidip çöp kutusunun en üstüne bırakmaya başladım torbaları.. Üçüncü gün,  sıra kazak /mont torbasını bulmasına gelene kadar, sadece çenesini görebildiğim ricky o gün kazakları bulunca durdu ve aniden başını kaldırıp evlere doğru baktı.. kazakları sıkı sıkı göğsüne bastırmıştı. Boş bulundum ve birden geri çekildim.. o hamlem beni ele verdi.. bir selam verdi izci gibi, iki parmağını fötrünün yanına koyup sonra selamını benim balkonuma doğru gönderdi..

**

Bir Pazar, ki her Pazar olduğu gibi (nedense) erken kalkmanın yasak olduğu düşünülen bir zihniyetle, uykumu almış olduğum halde göz kapaklarımı nazlarken,  sokaktan gelen bir akordeon sesi duydum.. nefis bir strauss vals çalıyordu biri!.. kim olabilir???  Düğün var herhalde komşu bahçelerde diye düşünüp çalınan valsleri daha net duyabilmek için buz gibi soğuğa aldırmadan camı açtım.. Baktım gençten bir çocuk… başı havada… tam benim balkonumun altında ve tam benim pencerelerime doğru bakarak çalıyor.. “hiç yanlış basmadı notaları hayret” diye düşünürken, birden sırtındaki montu gördüm!!! Dün akşam koyduğum poşetteki monttu!.. Aman allahım adam satıyor muydu yoksa topladıklarını diye düşünürken müzik sustu baktım delikanlı kapıyı açmamı işaret edip elindeki zarf gibi bir şeyi gösteriyor.. Açtım! (ne cesaret diye düşünmeyin, böyle durumlarda tehlikede olan, daima karşımdakidir ! :)) .. Yukarı çıktı ve tipik bir muhacir şivesi ile “anam selâm eder.. dua eder.. “ deyip elindeki gazeteye sarılı yassı bir şeyi uzattı..  "bu ne?" dedim almadan.. “anam yapar her Pazar baççede.. bu senin al” dedi.. alıp açtım! Sacda pişmiş küçük iki yufka idi..
Henüz soğumamıştı!.. Avuçlarıma, bir "insanın", bir annenin yüreğindeki sevginin sıcaklığını  yayıyordu!.. 


Bu Pazar böyle limon sıkasım geldi pazarınıza!.. az sonra benim akordeon konserim başlamadan, kibrit kutusuna koyup balkondan attığım, harçlığı hazırlamam lâzım..








15 Nisan 2016 Cuma

SUSMAK.. ya da.. DUYMAMAK

Büyük bir erdemdir SUSMAK!..
Ne demiş atalarımız?.. “söz gümüş ise sükût altındır”.. demiş!!
Yani o zaman, kapatıp çenesini mıh gibi oturanlar altın babası desenize!! Yani o zaman ben erdemsiz bir insan oluyorum susmayı bilemediğimden, öğrenemediğimden, ve de SEVMEDİĞİMDEN…

Üstelik ben susan insanı da sevmiyorum.. İnsan, hareket eden, düşünen, fikir üreten, duyguları ile aklı birleştirip davranış sergileyen bir canlı.. Hiç konuşmamak (yerine göre susmanın dışında), ya karşısındakini adam yerine koymamaktır, ya kendisinin adam yerine konmasına şaşmaktadır, ya da düşünce ve duygularını ifade edebilme yeteneğinden mahrumdur!..

Yoksa başka türlü niye susar bir insan? Tarz mıdır, tavır mıdır, ahlâk mıdır, koç, boğa ya da oğlak olduğundan mıdır ??? (çünki sadece bu üç tip burç insanı ve özellikle erkekleri bu tarife cuk oturmaktadır) Karşısındakini kırmamak adına bilinmeyen bir erdeme mi sahiptirler? Korkak mıdırlar?  Yoksa, üzüntülerini (var ise eğer) sineye çekip, canı yanmıyor pozunu verecek kadar mı ulaşılmazlardır ?

Yazık ama.. ben üzülüyorum bu tip insanlar için.. ya fazla duyarlı olamadıklarından rahatsız olmuyorlar.. ya da her şeyi aynı açıdan görüyorlar! Konuşmaya veya cevaplamaya kendilerince tenezzül etmedikleri konularla ilgilenmeyen ya da ilgilenmiyormuş zırhına bürünen, kendilerince duygusal olan bu insanların, duyarsızlıklarına tahammül edemiyorum.
Yapılan bir haksızlık  ya da hata var ise, kendisini korumak adına olmasa da , konunun insanî boyutlarındaki hatalarını gözler önüne sermek adına konuşmalı insan!..Yok eğer kişinin kendisi  bir hata yapmış ise, en azından bu hata yüzüne vurulup, varakaya dönüşmeden konuşmalı!..

Bakın isterseniz,..  nasıl susulacağını, susmanın ne kadar acı verdiğini ve o sessizliğin,  kulakların sesi duymayı reddetmesinden kaynaklandığı durumlarda, bir insanın neler yapabildiğine tanık olun..

Beethoven kulakları artık neredeyse hiç duyamaz hale geldiğinde çok uzun saatler süren doğa yürüyüşlerine çıkarmış.. doğada sesler duyduğuna inanır hatta duyduğunu iddia edermiş..
Beethoven'in 'sessizliği duyuş' ya da "silent" adlı bir eserini sundum sizlere dinlemek isterseniz.. Başından geçen bir olayı anlatıyor..




Bir gün, ormanda gezintiden dönerken yolunu kaybeder Beethoven.. Hava kararınca bir de fırtına ile yağmur başlayınca da panikler.. ve oldukça uzaktan seçebildiği bir dağ evine doğru koşmaya başlar.. saatler sonra perişan bir halde kapıya vardığında evin uşağı onu içeri almak istemez .. ona kendisinin Beethoven olduğunu ve kaybolduğunu söyler.. Uşak kapıyı aralık bırakarak içeri geçer.. Ortalık karanlıktır ve kulaklarındaki sessizlikle yarışan yağmur altında beklerken, aralık kapıdan ışık yanan salondaki kalabalık gözüne ilişir.. bu sırada evin uşağı, efendisine olayı anlatmaktadır ama bundan haberi olmayan Beethoven içeri girer ve salondaki kalabalığı ve piyano çalmakta olan kızı görür.. Ona doğru yürüdüğünde salondakiler, yerleri süpüren kabarık eteklerini telaşla toplayıp kaçışmaya başlarlar.. Ama o bunu da duymaz.. arkası dönük olduğu için görmez de.. ve kızın çaldığı etüddeki notaya baktığında kendisinin bir sonatını çalmakta olduğunu görür.. Yavaşça ilişir yanına ve tek elle eşlik etmeye başlar .. Bu arada uşak efendisine adamın kendisini Beethoven olarak tanıttığını söylemektedir..

Malikânenin sahibi olan Avurturya’lı Prens Carl Lichnowski kızının yanında oturup piyano çalan Beethoven’in yanına gider ona büyük bir samimiyet ve hayranlıkla “hoş geldiniz” diyerek kendisini tanıtır.. Ve uzun yıllar sarayında misafir ederek bestelerinin doğuşuna yardımcı olur.. 
Kapısının “tak-tak-tak” vuruluşunu duyduğu için, yeniden duyacağı ümidi ile bir senfoni besteler.. adı “5.senfoni-kaderin kapıya vuruşu”dur.. Alman şair Shillerin “neş’eye övgü” adındaki şiirine hayran olduğu için de 9. Senfonisini besteler ve ilk defa bir senfoniye koro ekler.. Yer yerinden oynar.. Eserinin çalındığı ilk gece, hiç duymamasına rağmen o muhteşem orkestrayı ve koroyu kendisi idare eder.. Duyamadığı alkışları gördüğünde sahneden ağlayarak ayrılır..


Yaaa… bakın neredeeen nereye …. Duymamaktan kaynaklanan susmak ile, duygusuzluktan kaynaklanan susmanın arasındaki uçurumu anlatmaya çalıştım sizlere.. acizane..





2 Nisan 2016 Cumartesi

RÜYALAR..





Rüyalarımı severim.. Zaman zaman kâbusa dönüşseler bile beni uyaran, beni korkutan ama beni mest eden görüntülerdir..


Kendi sesimden irkilerek uyandığım, uyandığım halde kahkahalarımın devamına engel olamadığım rüyalarım.. 
 
Ya da bir saniyelik bir görüntüden uyandıktan sonra saatler süren ağlamama sebep olan kâbuslarım.. 
 
Bana oyunlar oynayan, beni savaş alanlarının ortasında yalnız bırakan, benim ruhumda gizlediğim cephaneliği keşfedip pimini çeken rüyalarım..

Benimle alay eden, beni benden iyi tanıyan bir büyücüyü yastıklarımın altına yerleştirip, bana olmazı mümkün kılan rüyalarım..

Yanımda olmayanı, hemen her gece yaşamımda varmış gibi karşıma diken, ikinci bir ben gibi benimle inatlaşan rüyalarım..

İçimdeki gizin kutusunu açan, infilak eden sırlarımla beni paramparça eden rüyalarım..

Hayatımda olmayan birini sinsice hayatıma sokan, görmediğin birini özlemenin ölmeyi aratmayacağını ispatlayan rüyalarım..   

Zaman zaman gerçek olmasından korktuğum, çoğu zaman niye biri olsun gerçek değil dediğim rüyalarım..

Beni “kök” lerimle buluşturan, zamansız gidenlere yeniden beni kavuşturup hasretimi sonlandıran, onlarla sohbetlerimin duaya dönüştüğü rüyalarım..

Belki, .. “hayır olsun" dendiği için ‘evet’ olamayacağını düşündüğümden, artık hiç kimselere anlatmadığım rüyalarım.. 
 

 

27 Mart 2016 Pazar

BEDEN' in intikamı !



40’ lı yaşların ortalarında, çanlar çalmaya başlar. Dikkate al!.  Zira bunlar bedeninin ikaz çanlarıdır. Ama sen, adım gibi eminim, “yaşlanıyoruz yaa..” diyerek hafif şaka ve alay harmanı esprilerinle, yıllarla cilveleşirsin ve yine bildiğini okursun.

50’ li  yaşlara geldiğinde, ikazdan anlamayanlara tokmaklar indirmeye başlar “zaman” !.. Zor toparlanırsın.. Ve yiğitliğe hiçbir şey sürdürmeden, hep genç kalmaya mahkûm ruhunun peşine takılıp, ailenin sana göre genç sana göre yaşlı ne kadar bireyi varsa onlar için koşturur durursun.. Veya,  vitrinlerdeki yeni gençlik modalarını sindirmeye çalışırsın!.

60’ lı yaşlarda ise, eğer yediğine içtiğine sözün özü bedenine dikkat etmemişsen, yumruğu yer oturur feleğini şaşırırsın.  Oysa, geçen yıl aynı paçavra hastalığını, aynı ayak burkulmasını, aynı diş ağrılarını, veya değişik organların isyanlarını bir-iki hapla iyi ettiğini düşünürken… ve birden o geçen yıl diye düşündüğün sürecin  10 yıl öncesine ait olduğunu hatırlarsın.. 

70’ li  yaşlara geldiğinde ise  (eğer ömrünün kıymetini bilememişsen),  çanlar çalmaz.. çalsa da zaten duymazsın! Tokmaklar da teğet geçer hafif eğik olduğu için beden!.. yumruk mumruk da yemezsin.

Çünki Daktır artık ne yersen ye demiştir!.




 

18 Mart 2016 Cuma

Unutamıyorum.. .

Unutamıyorum! 
18/Mart.. 

             Beste  : Avni Anıl  .. Güfte  : Tekin Gönenç 
              Makamı  : Sûzidil makamı  Usûlü  : Semaî usûlü 

Hiç durmadan anlatıp duruyorum bugüne kadar hiç kimseye anlatmadıklarımı.. anlata anlata boşaltmak istiyorum içimde kabuk bağlayan ne varsa..

Sonra, yöremde hiç dinleyen olmadığını, tek bir kişinin bile beni duymadığını fark edince .. yani yöremde beni duyabilecek kimse olmadığı bir kere daha kafama dank edince, yerlerde sürünen kelimelerimi dertlerimi duygularımı toplayıp yerlerine yerleştiriyorum tekrar..

Sonra, ilk defa, tek başına olduğumu değil,  İLK DEFA yalnız olduğumu fark ediyorum.. Hafızamın katmerlerinde yer eden satırlarıyla Edebiyat hocamı hatırlıyorum..
 
Bu sabah gökyüzü daha bir yorgun,
daha bir dumanlı,
daha bir derin!...

Şu anda, omzumdan tanıdık bir el,
tutup silkelese şöyle bir güzel,
kurtulsam yükünden düşüncelerin!..