30 Kasım 2012 Cuma

...(16. Bölüm)


Gülsen Varol
 
*****                 
Cehennem Deresi .. (Bölüm XVI)

 ./..




24 Kasım 2012 Cumartesi

Öğretmenlerin Günü..


22 yıl, klâsik ve de asortik bir deyimle "yurdun muhtelif yerlerinde" öğretmenlik yaptım!!! :)
Şöyle sayacak olursam, Eskişehir.. Samsun... Ankara.. yeniden Samsun... İzmir... Mersin... Adana... tekrar Ankara.. Bursa... Tekrar Adana.. ve yine Ankara.. Bu tayinlerin bazıları "sürgün" cezalısı olarak.. bazıları eş durumundan... bir kısmı takdirlerin birleşmesinden isteğe bağlı olarak..

Yani benim sicil, çıfıt çarşısı gibi.. :)
Daha önce yazmıştım.. İlk tayin olduğum eski Çifteler Köy enstitüsünden, yani Yunus Emre İlköğretmen okulundan, (bknz. aşağıdaki foto) bisiklete bindiğim, saçlarımı boyattığım ve de pantalon giydiğim için 5 günlük maaş kesimi cezası ve de sürgün cezası alarak tayin edildim.. (Başbakan da Tayyip değildi!)
Nereye mi sürdüler?  Samsun'a !  :))))
Samsun Öğretmen okuluna... Amma.. ve fakat!!! okul müdürü sürgün edilen bir öğretmeni vebalı gibi kabul edip okulunda istemediği için, milli eğitim müdürlüğünce, bu sefer yeni açılan ve de bir barakada öğretime başlayan, adı sonraları değiştirilip  "Yüzüncü yıl Lisesi" olan "Devrim Ortaokulu" na sürdüler beni..
 
Küllerimden doğduğum bir okul oldu orası..

Tebliğler dergisinde yayınlanan bir kanun der ki:"peşpeşe 3 yıl içinde, (Okul müdüründen..İl Milli eğitim müdüründen.. ve Milli eğitim Bakanlığı teftiş kurulundan) üç takdir belgesi alan bir öğretmen, bir üst dereceye terfi eder.. "

Yani bu bir anlamda, bunu yayınladık ama avucunuzu yalayın gerçekleşmesi mümkün değil demektir..
ama sonra..

Bakın ne oldu...
 
29 Ekim bayramı için çocuklarıma kıyafet hazırladım.. Zeybek kıyafetleri.. Bazılarını diktirip bazılarını kapı kapı dolaşıp ödünç alıp, kiminin kendi sandığından çıkartıp verdiklerini tamir edip tamamladım..
Babamın dükkanının olduğu arastada ne kadar tüccar varsa, ki pek çoğu zaten veli idi, yardım için 29 adet flüt aldırdım.. Okulların açıldığı 9 Eylülden 29 Ekime kadar olan kısa süre içinde flütü ilk defa gören çocuklara, bazılarının kafasında flütlerinin kırılması pahasına!!! , "sarı zeybek" çalmayı öğrettim.. Üstüne üstlük çalıp yürümeyi, yürürken de çalarak zeybek oynamayı ..

Valinin önünden geçerken bando sustu.. çocuklarım hem çalıp hem zeybek oynayarak resmi geçiti tamamladı..

Vali beyin ve kimi alkışladığını bilmeyen Milli eğitim müdürünün çılgınca alkışlamalarını hiç unutamam.. Ertesi gün Okul Müdürümden, kayıt numarası verilmiş mühürlü bir resmi takdir ve teşekkür yazısı aldığımda, "Varan biiirrr!.." dedim, gülüştük!!

Okul müdürlerinin Milli eğitim müdürlüğündeki aylık toplantısında, okul müdürümün kendisine verilmek istenen takdir belgesini hak edenin kendisi olmadığını söylemesi üzerine,  vilâyetten de bir takdir ve teşekkür yazısı aldım... varan ikiii dedim.. :)  Ama üçüncüsü ne mümkün?? Okulun teftiş yılı olması, müfettişlerin gelmesi gerekir ki, ya ceza alayım ya da teşekkür!.. :)

Ne enteresandır, her konuda her zaman bu iki zıt uçlarda yaşadım ben.. ya hep! ya hiç!.. ya çok mutlu oldum ya da üzüntümü tarif edecek kelime  yoktu bulamadım .. Ya çok akıllıydım ya da çok aptal :))) 

Ancak, okul müdürümün de unuttuğu bir gerçek yeni kurulan ve açılan bir okulun bir yıl içinde denetimden geçmesi ve de teftişe tabi tutulması idi..   Yani efendiiiimmm yıl sonuna doğru müfettiş amcalar geldiler ve okuluma demir attılar!!..
Ben aynı zamanda okulun başmuavini olduğumdan, odamı ve oda anahtarını müfettişlere vermeden önce, bana verilen iki teşekkür yazısını camlatıp odamın duvarına astım!!..
 
Sonracıııma, okulumun ilk yılının bitişine ve de müfettiş amcaların gidişine yakın, şehir klübünde bir gece tertip ettim.. Muhteşem bir yemek.. Tanınmış ailelerin ve tüm velilerin katıldığı... Davetiye paralarının okul koruma derneği ve de aile birliğine aktarıldığı, okulumun ve öğrencilerimin faaliyetlerinin sunulduğu bir yemek..
Okulun bu bir yıl içinde barakadan, bahçe içinde tek katlı karşılıklı iki  binaya dönüşmesini, o çorak kil topraklı bahçenin nasıl çiçek bahçesi haline geldiğini, voleybol ve basket sahalarının velilerce nasıl amele gibi çalışarak okula armağan edilişini.. slaytlarla mini bir perdeye aksettirdim.. 

Ve  gecenin sonunda, Chopin' le başlayıp nihavent peşrevle biten bir de müzik ziyafeti sundum..

Beş bakanlık müfettişinin ayrı ayrı benden ve okulumdan övgü ile bahsetmeleri neticesinde.... bir ilke imza atılmış oldu bakanlıkça... ve bir yıl içinde üç takdirname alan bir öğretmen olarak ben, hem derece terfii aldım hem de emekliliğime yıl eklenmesi yapıldı.

Bunları kendimi övmek için yazmadım.. Hatırlaması ve de paylaşması güzel anılardı ve sizlerle paylaşınca daha değer kazandı..

Bugün öğretmenlerin günü..
 
Ve ben bugün, kar soğuğuna aldırmadan, balkonumdan öğretmenler gününü kutlayan, marşlar... şarkılar... ve şiirlerle çoşan, her birinin elinde minicik bir çiçekle öğretmenlerinin gönlünü fetheden General Ersin Lisesinin öğrencilerini seyrettim..

Birden kapı zilinin ısrarla çalmasıyla irkildim.. bana sabahın bu saatinde kimse gelmezdi zira.. "kim 0" dedim... "incecik bir ses.."benim örtmenim" dedi.. ve benim son öğrencim... sarışın afetim torunum İMGE'm elinde kendi seçip kendi kumbarasındaki parasıyla satın aldığı çiçekle asansörden çıkıverdi.. BUGÜN BENİM GÜNÜM!
 

TÜM MESLEKDAŞLARIMIN 
ÖĞRETMENLER GÜNÜNÜ
KUTLUYORUM..
  
 
 

23 Kasım 2012 Cuma

18 Kasım 2012 Pazar

M.Ö .. Gençlik eğlenceleri!!

MİLATTAN ÖNCEKİ GENÇLİĞİN
GECE EĞLENCELERİNE HOŞGELDİNİZ!!
 :)


Pek çoğunuzun bilmediği, bazılarınızın da kenarından köşesinden görüp hatırlayacağı bir zaman dilimine götürmek istiyorum sizi bugün..
Şöyle arkanıza yaslanın… ve düşünün..
Ve bu arada mümkün olursa şayet bugünün teknolojik aleminden sıyrılın!! Tabii düşünce olarak!.. yoksa o nimetin has’ı olmasa şu an, ben bunları size nasıl iletebilirim?
 

Yani,Televizyonun evlerde henüz olmadığı… olanların da parmakla gösterildiği günlerde..  Zafer Celâsun her akşam hafif gülüşü ile “iyi akşamlar” dediğinde, “size de efendim” diyen teyzelerin pek çoğunun ekrandakilerin de kendilerini gördüklerini düşündüklerinden, televizyon üstüne çarşaf serip haberleri dinledikleri bir dönem!..
Tabii bizim gibi tıfıl öğretmenlerin televizyon alacak değil aldığını rüyasında bile görecek lüksü olmadığından..cep telefonunun ne olduğundan dünya ülkeleri ile beraber haberdar bile olunmadığı o dönemlerde,

Yazı yazmanın daktilo ile yapıldığı, hesap işlemlerinin facit denen makinelerde el ile kolunu ileri geri  çevirerek yaptıkları günlerde … "bilgisayar" kelimesini bile telâffuz edemediğimiz zira ne olduğundan haberdar olmadığımız o yıllarda… sinemalarda bazen haftada bir  bazen 15 günde bir değişen filmlerin haricinde eğlence olmadığı o MUTLU  yıllarda!!! ..

Yakın veya uzak her yere yürüyerek gidildiği ve verilen randevulara nasıl saatinde hiç aksatmadan yetişildiğini hâlâ çözemediğim  o yıllarda..  

Biz, yani o zamanki biz deli gençlik(!) kendi aramızda bir eğlence/yarışma tertip etmiştik. Herkes, öğretmen arkadaşlar ve ailelerinden isteyenlerin de katılacağı kanı kaynayan gençlik(!) ayda bir, bir gece düzenleyecek.. bir fantezi yaratacak.. ve bunu kendi evinde yapıp.. sunacak!!. İster tek başına, isterse grup kurarak.. ve herkes analı babalı neneli dedeli bu eğlenceyi seyredecek.. Böylece doğal bir jüri oluşacak ve kazanacak grup ya da kişi o ay sinema ve eğlence (!) paralarını  ödemeyecek..
Sıra bize geldiğinde, yani bizim grubun hiç durmadan “ne yapacağız Gülsen???…yaa ne zaman belli olacak" diye beni sıkıştırdıkları günlerde ben, hem biriken yazılıları okumakla meşguldüm, hem de idareci olmanın ekstra işleri ile uğraşıyordum.. Ve aklıma hiç ama hiçbir şey gelmiyordu iyi mi?
 

Yorgun argın okuldan eve dönerken, her Nisan ayının 1 inde, değişik tanınmayacak kılıklara girip, konu komşuya "nisan 1" şakası yapıp kandıran annem geldi aklıma..
Az daha arşimet gibi "buldummm" diye bağıracaktım sokağın ortasında.. Hemen rotamı değiştirip, en uzaktakinden yakındakine doğru grubumdaki 6 öğretmen arkadaşın evine uğrayıp, (ah!!!! bırak cebi, evlerde bile telefon yoktu yaaa!!…) ne yapacağımızı anlattım… Herkes birbirine bile söylemeden ve tanınmayacak hale girerek kıyafet balosuna gider gibi değiştirecek tüm görüntüsünü ve mini bir oyun sunacaktık…Tanınmazsak eğer, bu, jürinin bizi birinci ilân edeceği anlamına gelir diye düşünüyordum...

Yol üstünde önünden geçerken de, ünlü fotoğrafçı Foto Paris’e uğrayıp cumartesi gecesi için saat 8 de benim evde çekim yapmasını istediğimi söyledim.. Hem kızlarının öğretmeni idim hem de babamın çok aziz ahpabı idi.. “tabii hocanım tam sekizde sizde olurum” dedi..

Herkes birbirinden habersiz büründüğü kıyafeti ile geldiğinde, kimse birbirini bile tanıyamadı.. ve hele hele foto Sami bey gelip de kapıyı açtığımda, ve deneme baaabından(!) “ne istediniz?” diye sorduğumda, “ sen hocanıma geldiğimi haber ver! “ deyince anladım ki kimse benim de kim olduğumu tanıyamayacak…

Bakalım sizler tanıyabilecek misiniz???


Senaryomuz şöyle :

Evin çapkın oğlu, (kalpaklı olan)  evin hizmetçisini (omuzundan tuttuğu) hamile bırakır ve evlenmeye kalkar.. çapkın delikanlının üçetekli saraylı anası da Paris'ten bir sokak yosması (elinde şampanya şişesi olan) getirip oğlunun aklını çelmeye çalışır.. Bu arada ailenin arap kalfası da, evin geri zekâlı oğlunun peşinden koşmaktadır..

Fakat
daha çoraplarını bile
doğru düzgün giymeyi beceremeyen
ve pantalonunun düğmelerini bile iliklemeyi unutan
bu geri zekâlı oğlan da hizmetçiye vurulunca
işler karışır..
VE..
Geri zekâlı, ileri zekâlıyı öldürmeye kalkınca da..

 arap dadı devreye girer..
dadıdan çok korkan çocuk
sonunda tehditlere boyun eğer..
 
ve fakat.. kendisini içkiye verir!
 
 
DI end.

mini not: biz kazandık!! :)

ve gecenin en güzel yanı, kasıklarımız çatlayana kadar güldüğümüz olay, Foto Paris'in tüm bu fotoğrafları çektikten sonra, jürideki büyüklere, "hocanım yok mu?" diye sormasıydı..
 
 
 

16 Kasım 2012 Cuma

10 Kasım 2012 Cumartesi

DÜNYANIN ATA'SIZ KALDIĞI GÜN.


                 
 
                    Dünyanın Ata’sız kaldığı yıl
                                        1938
 


Önceleri, masal yerine
Seni dinledik dedelerimizden..
Sonraları sana aşık olduk
çıkmıyorsun yüreklerimizden..
İbadetin çok yönlü olduğunu,
Bayrak için ölündüğünü,
Vatanın bütünlüğünü,
Türk’ün güzelliğini öğrendik
Sen anlattıkça sözlerinden,
Konuşmadığında,
gözlerinden!


Ey güzel Atam!
Sadece seni sevmek yetmiyor..
Sana verdiğimiz sözleri tutamadık
beyinlerinde örümcek olanları
aramızdan atamadık..
Neye yaradı bunca emek,
bunca kan?
Aynı kefeye girdi doğruyla yalan!
Bağışlama sakın bizi;
Kaybediyoruz bak
takip ettiğimiz o aydınlık izi..
Son kez konuş gözlerinle
bak gözlerimize!
Uyusun uyanmamak üzre
milleti uyutanlar,
Uyansın artık seni utandıranlar!




 
 

T.C
BAŞBAKANLIK
ATATÜRK KÜLTÜR DİL ve TARİH YÜKSEK KURUMU
Atatürk Kültür Mekezi Başkanlığı 

Sayın Gülsen VAROL
 
"1938" isimli şiirinizle, Atatürk ülküsünün bayrağı olduğunuzu bir kez daha gösterdiniz.
Hüzün yüklü ve o nispette okuyucuyu sarsan bir üslupla yazdığınız bu şiir için sizi tebrik ediyor, kaleminizin ve yüreğinizin hiç susmamasını diliyoruz. 

 

9 Kasım 2012 Cuma

4 Kasım 2012 Pazar

.. şiir gibi anılar!!


=2006=
     
Dicle üniversitesinde..
"Osmanlı' dan günümüze Şiir" gecesinde.
 
"Önceleri sessiz
 sonraları arsız arsız gelip yerleştiler
 gelin teli gibi aklar
 hiç gelin teli takmadığım başıma.."
 
diye başladığım"gelin telleri" isimli şiirime ödül verildiği ve Sayın Nurettin Özdemir'in alnımdan öperek sahnede beni kutladığı gece..
 
Bilirsiniz, "bir ömre bedel anlar" vardır... gelir geçer!.
Ama bir de, "bir ömre bedel anılar" vardır..
Sen gelip geçersin .. o geçmez!!

Zaman zaman dile getiriyorum anılarımı.. umarım sıkılmıyorsunuz, diye soracağımı zannettiyseniz yanıldınız!!! :))) Sıkılan okumaz!. Benim bile tekrarından sıkıldığım anılarım var.. okuyan ya da dinleyen neden sıkılmasın diye düşünürüm..
 
 
Şair Cemâl Sâfi
Ben ilkokul 1. sınıfta  iken
5. sınıf abisi olmasının,
ayrıca ağabeyimin de arkadaşı olmasının
 rahatlığı içinde!..
 
Uluslararası IV. düzenlenen Hazar Şiir ve Musiki Geceleri şiir yarışmasında,
"her yeni gün,
yarınımla dünümü düğümlüyorum,
 ama her yarın geldiğinde
dünümü özlüyorum" 
 
diye başlıyordu şiirim.. "hoşça kalın dün'lerim" isimli şiirime ödül verildiği gece, dünlerini özleyen ne çok insan varmış diye düşünmüştüm!.
 
 
 
Şair Halil Soyuer
Aziz Nesine benzediği için kaç kere yakalanıp
yaka paça karakola götürüldüğünü
ve onun için seve seve ceza çekeceğini anlatan
                                                bir beyefendi şair..
 
Ancak bazı anılarım, aralarında tanınan, sevilen, gıpta edilen kişilerin de içinde yer aldığı anılar.. Onları paylaşmak, hem o güzellikleri tekrar nefes gibi içime çekmek, hem de belki sizin ilginizi de çekmek için güzel bir sebep olabilir diye düşündüm.
Şair dostlarım geldi aklıma.. onlarla paylaştığım güzel, heyecanı dorukta günleri yâdettim.. Yurt içinde ve dışında, değişik pek çok şehirlerde yaptığımız gezilerde, yarışmalarda paylaştığımız anıların bazılarını paylaştığımı hatırlıyorum.. Tekrarından zarar gelmeyeceğini düşündüklerim de var, şimdi ilk kez paylaşacaklarım da..

Yol boyunca,  gidilecek ilk durak Elazığ Harput' taki "600" altıyüzyıllık "arap baba" türbesinden, mumyalama gibi bir olay olmadan parmak aralarındaki derilere varana kadar yatırın hiç bozulmadan kalışından ve de türbesi başında istenen dilenen ne olursa gerçekleştiğinden bahsetmiştim..

İlk durak arap baba türbesi olmuştu!!!  :)
Şair arkadaşlarla arap baba türbesi önünde
 
Şair Bekir Sıtkı Erdoğan, 
Prof.Sadık Tural ve şair Bülent Bâkiler ile Urfa'da

Bir "şiir geceleri" ne doğru Urfa' ya yaptığımız uçak yolculuğunda ortalarında oturduğum kişilerin, (ki ne kadar kaba bir adam bana cam kenarındaki yerini verebilirdi diye düşündüğüm) solumda oturan Semih Sergen, sağımda oturan ise Bekir Sıtkı Erdoğan idi.. 

Aynı sıranın iki kişilik koltuğunda, "hançer-i aşkınla ey yar gönlüm üzre vurma hiç" diyen Halil Soyuer, yanında, "sensiz cennet bile sürgün sayılır" diyen Vurgun'un şairi Cemâl Sâfi.. Ön koltukta Türk dil tarih kurumu Başkanı Profesör Sadık Tural, Kültür Bakanlığı Müşaviri ve CHP milletvekili "zaman ve Aşk" kitabındaki şiirleri ile okuyanları büyüleyen Nurettin Özdemir.. Onun yanında da tarzını daha o zamandan beğenmediğim Bülent Bâkiler!..

Urfa' nın çok meşhur "Sıra Geceleri" ..
 Herkesin, etkisinden kurtulamadığı bir anısını anlattığı gece..
 Benim anlattığım olayın etkisinden
dinleyenlerin hâlâ kutulamadığına eminim.

Uçaktan biraz ürkmeme rağmen, bana uçakta olduğumuzu unutturan güzel bir sohbete daldık Bekir Sıtkı Erdoğan' la..

Elinde, benim 'Hasret Senfonileri' isimli şiir kitabım vardı.. Bana şiir yazmakla şiir okumanın apayrı tanrı vergisi olduğunu söylemişti ve zannederim biraz da imtihan etmek istediğinden, kitabımı uzatıp,
"bana bir şiirini oku da, kulaklarımda sesin kalsın" diye eklemişti. Okuduğum "faili meçhul bir gölgedir zaman" diye biten "zaman" şiirimi de, sesimi de beğendiğini söylemişti sonra.. İçimden acaba ben de bir şiirini okumasını istesem mi diye geçirdiğim halde vaz geçmiştim..

Bir süre sessiz bekledikten sonra  elindeki sümen tipindeki dosyasının içinden pembe bir kağıt çıkarttı ve oraya dolmakalemiyle bir şiirini yazdı.. "ben şiirlerimi pek okumam.. ama bunu senin okumanı isterim.." diyerek kâğıdı bana uzattı..  şaşırdım.. ve daha çok imtihandaki bir öğrenci gibi heyecanlandım.. konuşmalarımızı dinleyenlerin birbirlerini uyarmaları ile ön ve arka koltuktakiler sustu.. ve ben orada, bana yazıp verdiği pembe kağıttaki  şiiri okudum..
Elimi öptü ve "teşekkür ederim yaşını kaybeden şair" dedi. Güldüm.. şiiri kitabımın arasına yerleştirirken, "Kimbilir kime yazılmıştı" diye yüksek sesle düşünmüş olmalıyım..ki, "şiir ne yazana, ne de yazılmasına sebep olana aittir. Çünki şiir,  hissederek okuduğunda, etkisinde kalana aittir.." dedi..

 
 
 
 
9 Eylül 1926 yılında Karaman’da doğan Bekir Sıtkı Erdoğan, Karaman ilk ve ortaokullarından sonra; Kuleli Askeri Lisesi’ni,ve Harp Okulunu bitirmiş,  daha sonra on yıl kıt’a hizmeti yapmış ve yine asker olarak Dil ve Tarih- Coğrafya fakültesini de bitirip Astsubay ve Heybeli ada Deniz Harp Okulunda uzun süre edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
 
 
 

2 Kasım 2012 Cuma

28 Ekim 2012 Pazar

EN BÜYÜK BAYRAM BUGÜN..

 
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
 
Kanla, irfanla kurduk biz bu CUMHURİYETİ..
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız..
 
 
NE  MUTLU "TÜRKÜM " DİYENE 



29/ekim..

 



21 Ekim 2012 Pazar

Okul ve mahalle anıları..

Yazıp yazmama arasında, daha doğrusu paylaşıp paylaşmama arasında bir hayli bocaladım..
Fazla kişisel olabilir.. en iyisi yazıp bitirdikten sonra, orasından burasından biraz kırpmak!!  :)
 


Mahalle arkadaşlarım... Okul arkadaşlarım... Sınıf arkadaşlarım.. aklıma geldikçe düşünürüm.. meşhur olanları.. göçüp gidenleri.. beni hiç unutmayanları veya hiç hatırlamayanları.. çok aptal geri zekalı düzeyinde olduğu halde bakan olanı.. atom alimi olup açlıktan sürüneni..

Bugün böyle bir yolculuğa çıkartmak istedim sizi.. bazılarını sahneden, bazılarını okuduğunuz kitaplardan, kimisini medyadan tanıyacağınız arkadaşlarımla tanışmanızı istedim.. Hatırlamanıza imkân olmayacak kadar milâd öncesinde kalmışsa o kişiler, google amcaya sorabileceğinizi düşündüm! :)




Meselâ bu yanımdaki çocuk, arkasındaki arap kızın çaktırmadan sarıldığı :).. benim ilkokulda sıra arkadaşım Levent Kırca..
"Örtmenim pos (poz) versene pos versene" derdi, sonra, avucuna dayadığı ters V şeklindeki işaret ve orta parmağını fotoğraf makinesi yapardı aklınca.. öğretmen de hayâlini bozmak istemez ve biraz aşırı artistvari bir poz verirdi.. Levent de, "şak" diye.. el hareketi yapardı öğretmene.. fotoğraf çekmiş gibi!.. müdür elinden zor alırdı Levent'i .. öğretmen öyle döverdi! ... Çünki Levent Kırca'nın annesiydi İlkokul öğretmenim Fahriye hoca.. :))


Benim arkamdaki herkesin abla dediği de,"Ayten İyigüngör" idi.. Samsun'un en ünlü ayakkabıcısı "Cemal" de tezgahtarlık yapardı yaz aylarında.. Sonra evlenip Ayten Zenger oldu ve çok ünlü bir Radyo ses sanatçısı oldu.



Bu da Gönül Akkor... Ritim duygusu olmadan nasıl bir ses sanatçısı olunur'a çok önemli bir kanıttır.. Ona trampette en basit bir ritmi çalmayı öğretememiştim!!.. Ama bugüne kadar dinlediğim en muhteşem sese sahipti. Sonra annesi hasta diye okuldan alıp kendisinden 36 yaş büyük bir doktorla evlendirmişlerdi kızı.. gidiş o gidiş.. Aslında tam bir romana konudur yaşamı.. Hatay'da bir eve kitlenip tecrit hayatı yaşatan kıskanç bir eşten, çarşafları yırtarak ve de pencereden aşağı sarkıtarak kaçıp karakola sığınışı..

Sonra aradan geçen 15 yıldan sonra... bir seyahatte afişlerini görmüştüm İstanbul'da Tepebaşı gazinosunda söylüyordu.. Arkadaşlarla gittik.. ona bir buket çiçek alıp, "Bursa'dan seni unutmayan biri var burada..G." diye bir kâğıt iliştirip sahneye yollamıştım.. Yer olmadığı için salonun en arkasındaydık.. Beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi.. Öyle olduğu halde çiçeği alıp yazımı okuyunca mikrofona uzandı ve kalabalığı tarayan gözlerle süzüp mikrofona "gülsen neredesin??.." diye bağırdı.. Arkalardan el salladım gördü ve sahnenin ortasına oturup ağlamaya başladı.. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü.. Hemen saz heyeti başladı çalmaya Gönül' ü de sahne arkasına aldılar.. Gerisi çok çok hüzünlü ..

Burası, Bursa'nın Atatürk meydanı..
Her cumartesi gezintiye çıktığım sıra arkadaşım.. yatakhane arkadaşım Ergin.. Türkiye'nin ilk bayan atom mühendisi.. bitirdiği okulların sayısını unuttum.. Ama, Türkiye'de iş bulamadı İŞ!... O da Yurt dışına gitti. Gidiş o gidiş.. ne haber ne bir ses..

İzciydim aynı zamanda... Uludağ' da az sabahlamadık çadırlarda imirin iti gibi titreye titreye.. Neymiş efendim?? İzci daima hazır parolasına her yerde uymak zorundaymış..
Mezuniyet gününde de okul bahçesinde yapılan bir törenle Vali beyin elinden diplomalarımızı almadan az önce bu fotoğrafı çektirmiştik..
Ben, Müdiremiz ve idolüm Fatma Varış' a bakıyorum...
Vali de bana!.. sonra bir ses duyuluyor şapkalı hanımdan, .. "öğnüne bak"!!

Girdiğimiz gülme krizini anlatmam mümkün değil..

**
Mahallemizde ise, her mahallede olan ağabeylerimiz vardı.. Hani en asil kabadayı cinsinden.. mahalle kızlarının koruyucusu .. Nereden çıktığı belli olmadan zınk diye her yerde karşımıza çıkan.. Daha çok ablalarımızın ödünün koptuğu.. yedikleri herzeleri ailelerimize anlatacak cinsten!!! İşte onlardan biri İsmet Nedim idi.
Hiç birinizin bu ismi duymadığına eminim.. Ama o Türkiye' de bir ekol oluşturdu.. Müslüm babaların ve Orhan Gencebay' ların peşi sıra gittiği.. Annesi mahallede evlere temizliğe giderdi..ve fırsat buldukça da anneannemden ud dersleri alırdı.. babasının da bir saat tamir kulübesi vardı.. Çok meşhur olduktan ve Samsun'dan ayrıldıkta sonra da, onlar yine bıraktığı yerde kalmışlardı.. kimse sevmedi onu o yüzden.. Zaten, Türkiye'yi neden terk ettiğini de pek merak eden olmadı..
Orhan Gencebay ise, bizim mahallenin en pısırık delikanlısı idi... Babası mı kasaptı yoksa o mu Kasap Abdullah'ın yanında çalışırdı bilemem.. ama babamın işe giderken verdiği siparişleri evimize kanlı kasap gömleği ile getirip midemizi bulandırırdı..

Bizim mahalleden olmayan ama en ünlülerden Yıldıray Çınar vardı saz üstadı türkücü.. . Levent Kırca ise inanın mahallenin baş belâsıydı.. Tüm abilerle başa çıkardı.. hem de sessiz sakin..


Daha bir hayli var aklıma gelenler..Yanlış hatırlamıyorsam ki pek emin değilim, Nebahat Çehre vardı bavul çanta vesair satan bir dükkânda ya da o Hümeyra olabilir.. abla dediğim ablamın arkadaşı olan!!! Geçen gün 1946 doğumlu olduğunu söylediğini okuyup güldüm.. demek ki o nebahat bu Çehre değil!!

Uzar gider bu, dün gibi hatırlananlar.. En güzel yazı, tadında bırakılanlar!! :)



 
 
 

14 Ekim 2012 Pazar

Eşşek sudan gelinceye kadar!!


Annelerin beddualarına sütleri karşı gelirmiş.. Yani ana bedduası tutmazmış!!!
Ben buna çok inanırım.. çünki neredeyse hemen hemen her gün annemin “dilerim aynı senin gibi bir çocuğun olur” diye ettiği bed-dualar gerçek olsa ne yapardım acaba?? Oğlum tam anlamı ile bir beyefendi.. Doğuştan!..  sakin ve de sonsuz inat bir oğlak çocuğu!!.. Benim, delisi dışındaki tabiatımla onun son derece sakin bildiğini okuyuşu, bir anlamda o bedduanın kabulü anlamına da gelebilir ama ben yine de halimden çok memnunum..

Çocukları pek bir şey bilmez anlamaz zanneden ve de kendi çocukluklarından hiçbir şey hatırlamayan ebeveynlere şaşar kalırım.. 

Büyük bir evde ve üstelik üç katlı bir evde yaşamanın zorluklarını bilemezsiniz.. “anneee” dersiniz duymaz!... “ANneeEEE” diye bağırırsınız… yine duymaz, ya da “ayy ne münasebetsiz şey soracak şimdi yukarı kata çıkamam” diye düşünür ve üşenir… Ama son derece yüksek sesle bir çığlık atarsanız…. Koşar gelir!… hatta alt katta üst katta olanlar da bu koşuya iştirak eder.. :)
 
Bunun neticesinde anne tabiriyle, eşşek sudan gelinceye kadar dayak yenince bu huydan vaz geçilir… ama yaratıcılık çocuklara tanrı vergisidir..  Bu sefer kazara olmuş gibi eldeki,  dolap ya da masa üstündeki bardak kırılmaya başlar!! Ne hikmetse hep taşa düşerek kırılır.. ses yankı yapar diğer katlara… koşup gelinir yine..
Yine eşşeğin sudan gelmesi beklenir!!
Sonra evden kaçacak yerler denenir.. nereye?? Bahçedeki odunluğa.. kümesin folluk kısmına.. babanın marangoz aletlerini özenle sakladığı odamsı dolaba.. yine netice acı vericidir… Bu eşşek niye sudan bu kadar geç gelir anlaşılmaz!..
Yani, ya böyle CEZALI olarak hiç konuşmadan hatta bebeğimle bile oynamadan oturup o cezanın bitmesini beklemeliydim, ya da eşşeğin sudan gelmesini!! 

Sizin anlayacağınız ben çok yaramaz bir çocuktum.. tüm aile fertlerine ve hatta mahalleye bile illallah dedirtecek kadar.. Ablalarımın sinsi olaylarını hiç sevmezdim her şeyi yapıp benim üstüme atarlardı.. ben de gece onlar uyuyana kadar bekler yataklarına gizlice su döküp altlarına işediklerini cümle aleme yayardım!! duymayan kalmazdı!! İntikamım acı olurdu anlayacağınız.. :)
 
Zaten eğer birinden bir intikam almayı kafama koymuşsam, aradan geçen süre yılları da devirse, kafama koyduğum şekliyle gerçekleştiririm. Huy canın altında dememişler boşuna atalar!!

Sonra bir gün... tuşlarına dokunmam bile bana yasak olmasına rağmen, sudan gelecek olanı beklemeyi göze alıp piyanonun kapağını açtım.. Ne zaman öğle uykusuna yatırsalar beni,  aşağı kattaki büyük sofada duran piyanonun başına geçen annemin çaldığı melodilerle hayâl kura kura uyurdum.. hayâlimde uçarak bulutların birinden diğerine atlayarak dans ederdim!!..
Bir gün annem başka bir şey çalmıştı.. yanındaki arkadaşları da hep bir ağızdan o çaldığı şarkıyı söylemişlerdi.. Çok şaşırmıştım çünki ben hayâlimde bu söyledikleri şarkı ile de dans edebiliyordum! Ve ben farkında olmadan o şarkının melodisi kendiliğinden kazınıvermişti beynime..
Daha sonraları ne zaman evcilik oynasak, ben bebeklerimi o şarkı ile dans ettirmeye başlamıştım..
 
İşte o gün, piyanonun kapağını büyük bir cesaretle açıp çene hizamdaki tuşlara dokunduğum o gün, orada o melodiyi çalmaya çalışmıştım. "seni cadı seniii..." diye koşturup gelen annem, birden inmekte olduğu merdivenin yarısında zınk diye durmuş ve "ne yapıyorsun sen?" demişti şaşkın, yumuşak, sevecen bir ses tonu ile.. Ben de en masum halimle, o şarkı var ya hani anneee.. hani söyledinizdi ya ben onunla da dans edebiliyorum anne ama o bir şarkı.. nasıl dans yapabiliyorum?" demiştim..

Annemin ağlamasını hiç anlayamadığım için hemen tuşlara bakmıştım, acaba ellerim kirliydi de (her zaman öyleydi zira) tuşlara mı bulaştı da annem ağlıyor diye.. Annem geldi beni kucağına aldı öptü... öptü.. "o şarkının adı "yine bir gül-nihal aldı bu gönlümü" bitanem.. ve dans ritminde.. yani usulü öyle.. yani vals gibi!! sen bunları şimdi anlayamazsın ama bir gün anlayacağından eminim" dedi.

O günden sonra, ayağım pedala yetişmediği için çok üzülsem de annemim minik piyano öğrencisi olmuştum..
Her ne kadar eskisi kadar sık olmasa da, arada yine, sudan gelmesini beklediğim oluyordu o gidenin!.. 
 
Şimdiki ana ve babalar için çok üzülüyorum.. Sabahın köründe çocukları daha uyurken evden çıkıp, gece vakti eve dönüp çocuklarının büyüdüklerini, dişlerinin çıktığını, boyunun uzadığını, elini kestiğini, evin duvarını boyadığını, halıya resim yaptığını, sadece  hafta sonu görünce… haftanın yorgunluğuna eklenen alışveriş yorgunluğu ile tüm bu olanlara kayıtsız kalıyorlar.. Bunlara ve daha yazamadığım nelere nelere!!!
 
Ve belki bu nedenle bu devirdeki çocuklar hiç suya giden eşşeğin dönmesini beklemiyorlar!!.. Gerek de yok zaten… bakıyorlar evde eşşek gibi çalışan bir ana bir de baba var!!  Onların dönmesini beklemek daha işlerine geliyor.   
 

 

 



7 Ekim 2012 Pazar

AĞVA..

BUGÜN AĞVA'YA GİDİYORUZ..
buyurun!!!
 

Bir okul gezisi olduğunu düşündüm bir an.. Sevmekten hiç bıkmadığım bir şeydir seyahat.. Tebdil-i mekânda ferahlık olduğu için değil sadece, yeni şeyler öğrenme, yeni yerler görme, eski bilgilerle kıyaslama, eşime dostuma anlatıp tanıtma, bana anlatıldığı gibi olup olmadığının analizi!!
AĞVA da, bu saydıklarım nedeniyle önemli idi benim için.. Ve oğlum "hafta sonu Ağva'ya gidiyoruz itiraz yok" dediğinde nasıl şaşırarak ve de garipseyen bir ifade ile baktıysam yüzüne, (çünki bilir, seyahat.. hiç itiraz etmeyeceğim tek şeydir -kış hariç-)  "o zaman saat tam 9 da kapıda ol" dedi ve neden itiraz istemediğini anlatmış oldu!! Ama bilmiyordu ki ben sadece sehayate gideceğim zaman o saatte (evdeki en az üç saati kurarak) uyanırım ve hazır olurum.. :)
ve bunlar da yola koyulduğumuzun resmidir..:))
Yemyeşil Karadeniz yöresine doğru yol alıyoruz.. Şile'yi geçtik..  Ağva'ya 60km. var.. Bazı filmlerde ya da dizilerde hatırlıyorum Ağva'yı.. Ama şimdi adını sorsanız bilemem.. yaşlılıktan değil.. valla!!.. özürlü oluşumdan! :) hani dizi seyretmiyorum diye şişinip sabah şekerlerinde bile yataktan kalkanları tanırım.. ama ben gerçekten TV özürlüsü bir insanım.. seyrederken sıkılıyorum ya da dalıp gidiyorum .. bakıyorum filim bitmiş!! Yani şimdi, görmeyi merak ettiğim yerler,  unuttuğum o gördüklerime benziyor mu benzemiyor mu anlayabileceğimi hiç sanmıyorum.. :)
 
Otel... otel...sonra yine otel.. Rezervasyon yapılan oteli bulamayınca otele telefon açıldı.. resepsiyondaki aynen şöyle tarif etti:  "okulun köşeyi dönünce karşına çıkan otelden sağa dön, soldaki ikince otelden yine sola dön sağdaki üçüncü otel "rüya oteli" .. 
..dedi!..
 
 
Çamur deryası bir Göksu bulduk karşımızda..
Ve bunun üzerinde sefa(!) sürenleri..
Annemiz ve kızı, Hande ve İmge şu an teknedeler!!..  Diğer anne ve oğlu kendi dünyalarında meşguller.. Oğlum, balına düşen bir balarısının fotoğrafını çekmekle meşgul.. ben de onun!!
Her ikimiz de arıdan deli gibi korkmamıza rağmen :))
Bir de nehir (deniz) bisikletleri var.. aşıklar onu tercih ediyor anladığım kadarı ile.. Böyle bir çamurun üstünde ve bu koku ile nasıl yaşanır o aşk bilemedim.. hani bilirim ayrıca unutmadım aşkın gözünün kör olduğunu ama burun deliklerinin de tıkalı olduğunu hiç duymamıştım. !!
Kafama düşmese ve ben arı zannedip masadan fırlamasam, afiyetle yediklerimin tepemden sarktığını göremeyecektim.. 
Göksu Nehri çamurlu ama otelin içi bal dök yala misali!!
Çok nefis ve çeşidi bol bir açık büfesi ile..
ve değişik çok enteresan eşyaları ile  
içerisi dışarıdan daha çok ilgimi çekti..
Gezelim mi?

Çok büyük yemek salonunun  arka tarafında
bir istirahat köşesi var..
ve mini bir de kitaplığı.. "şu çılgın Türkler" en üstte!..
ve burada olmasına biraz hayret ettiğim sonra sahibini görünce bu hayretimden dolayı utandığım bir mini kitaplık köşesi.
 
Gemici düğümleri.. nasıl yapılır nerelerde kullanılır... tarifi var. ayrıca bir de gerçek bir gemi dümeni!
 
Su kabağından yapılmış avizeler..
Etamin işlerle süslü kenarı dantel örülmüş avize süsleri..
Lif kabakları...
kurutulmaya bırakılmış..
kabuklar iyice kuruyunca dökülür
ve içindeki lif banyo lifi olarak kullanılır..
Karadenizli olup da bunu bilmeyen pek yoktur..
Bana son derece itici gelen bir olaydır..
ayrıca çocukken yediğim dayakları hatırlatır!!
1900 yılı başlarında yapılmış antika bir dövme bakır mangal.. etrafında mangal ayağında konuşlanmış, yemeği sıcak tutan ama kalitesini bozmayan beş bakır tencere
Ve.. benim için en enteresan olanı..
Altında soğuk damga 1845 tarihini gördüğüm ..
el çevirmesi ile çalışan bir gramofon..

tekne gezisinden dönen güzeller..
acıkmışlar...
Dönme zamanı yaklaşınca etrafı, bahçeyi, doğayı daha detaylı görmek istedik.. Gökyüzünün çok az görünmesine sebep ağaçların artık yavaş yavaş "sararsam mı" diye düşünmeye başladığı yollardan geçtik.. 
kayıkların ve motoru çıkartılmış teknelerin
 mezarlığını gördük..
ve bir de  dört tekerlekli bir motor!!
gençler sıkıldılar!!
sarışınımın da uykusu geldi...
 
Ve AĞVA bitti!!.
Dönüş yolu farklı güzergâhtan...
deniz kenarından..
Karadeniz'in kıyılarını.. rengini..
ve hırçın halini seyrederek..
 ve birden..
Karadeniz'i ne kadar özlediğimi farkederek!..
 arabaya döndüğümde sarışın afetimi böyle buldum.. görüntüyü  kaçırmamam gerekiyordu.. uzaktan önce uyuduğunu zannetmiştim yaklaşınca ne yaptığını sordum. "doğayı dinliyorum" dedi..!!
 
UMARIM BEN DE SİZLERE  AKSETTİREBİLMİŞİMDİR DOĞANIN SESLERİNİ!
:))