4 Kasım 2012 Pazar

.. şiir gibi anılar!!


=2006=
     
Dicle üniversitesinde..
"Osmanlı' dan günümüze Şiir" gecesinde.
 
"Önceleri sessiz
 sonraları arsız arsız gelip yerleştiler
 gelin teli gibi aklar
 hiç gelin teli takmadığım başıma.."
 
diye başladığım"gelin telleri" isimli şiirime ödül verildiği ve Sayın Nurettin Özdemir'in alnımdan öperek sahnede beni kutladığı gece..
 
Bilirsiniz, "bir ömre bedel anlar" vardır... gelir geçer!.
Ama bir de, "bir ömre bedel anılar" vardır..
Sen gelip geçersin .. o geçmez!!

Zaman zaman dile getiriyorum anılarımı.. umarım sıkılmıyorsunuz, diye soracağımı zannettiyseniz yanıldınız!!! :))) Sıkılan okumaz!. Benim bile tekrarından sıkıldığım anılarım var.. okuyan ya da dinleyen neden sıkılmasın diye düşünürüm..
 
 
Şair Cemâl Sâfi
Ben ilkokul 1. sınıfta  iken
5. sınıf abisi olmasının,
ayrıca ağabeyimin de arkadaşı olmasının
 rahatlığı içinde!..
 
Uluslararası IV. düzenlenen Hazar Şiir ve Musiki Geceleri şiir yarışmasında,
"her yeni gün,
yarınımla dünümü düğümlüyorum,
 ama her yarın geldiğinde
dünümü özlüyorum" 
 
diye başlıyordu şiirim.. "hoşça kalın dün'lerim" isimli şiirime ödül verildiği gece, dünlerini özleyen ne çok insan varmış diye düşünmüştüm!.
 
 
 
Şair Halil Soyuer
Aziz Nesine benzediği için kaç kere yakalanıp
yaka paça karakola götürüldüğünü
ve onun için seve seve ceza çekeceğini anlatan
                                                bir beyefendi şair..
 
Ancak bazı anılarım, aralarında tanınan, sevilen, gıpta edilen kişilerin de içinde yer aldığı anılar.. Onları paylaşmak, hem o güzellikleri tekrar nefes gibi içime çekmek, hem de belki sizin ilginizi de çekmek için güzel bir sebep olabilir diye düşündüm.
Şair dostlarım geldi aklıma.. onlarla paylaştığım güzel, heyecanı dorukta günleri yâdettim.. Yurt içinde ve dışında, değişik pek çok şehirlerde yaptığımız gezilerde, yarışmalarda paylaştığımız anıların bazılarını paylaştığımı hatırlıyorum.. Tekrarından zarar gelmeyeceğini düşündüklerim de var, şimdi ilk kez paylaşacaklarım da..

Yol boyunca,  gidilecek ilk durak Elazığ Harput' taki "600" altıyüzyıllık "arap baba" türbesinden, mumyalama gibi bir olay olmadan parmak aralarındaki derilere varana kadar yatırın hiç bozulmadan kalışından ve de türbesi başında istenen dilenen ne olursa gerçekleştiğinden bahsetmiştim..

İlk durak arap baba türbesi olmuştu!!!  :)
Şair arkadaşlarla arap baba türbesi önünde
 
Şair Bekir Sıtkı Erdoğan, 
Prof.Sadık Tural ve şair Bülent Bâkiler ile Urfa'da

Bir "şiir geceleri" ne doğru Urfa' ya yaptığımız uçak yolculuğunda ortalarında oturduğum kişilerin, (ki ne kadar kaba bir adam bana cam kenarındaki yerini verebilirdi diye düşündüğüm) solumda oturan Semih Sergen, sağımda oturan ise Bekir Sıtkı Erdoğan idi.. 

Aynı sıranın iki kişilik koltuğunda, "hançer-i aşkınla ey yar gönlüm üzre vurma hiç" diyen Halil Soyuer, yanında, "sensiz cennet bile sürgün sayılır" diyen Vurgun'un şairi Cemâl Sâfi.. Ön koltukta Türk dil tarih kurumu Başkanı Profesör Sadık Tural, Kültür Bakanlığı Müşaviri ve CHP milletvekili "zaman ve Aşk" kitabındaki şiirleri ile okuyanları büyüleyen Nurettin Özdemir.. Onun yanında da tarzını daha o zamandan beğenmediğim Bülent Bâkiler!..

Urfa' nın çok meşhur "Sıra Geceleri" ..
 Herkesin, etkisinden kurtulamadığı bir anısını anlattığı gece..
 Benim anlattığım olayın etkisinden
dinleyenlerin hâlâ kutulamadığına eminim.

Uçaktan biraz ürkmeme rağmen, bana uçakta olduğumuzu unutturan güzel bir sohbete daldık Bekir Sıtkı Erdoğan' la..

Elinde, benim 'Hasret Senfonileri' isimli şiir kitabım vardı.. Bana şiir yazmakla şiir okumanın apayrı tanrı vergisi olduğunu söylemişti ve zannederim biraz da imtihan etmek istediğinden, kitabımı uzatıp,
"bana bir şiirini oku da, kulaklarımda sesin kalsın" diye eklemişti. Okuduğum "faili meçhul bir gölgedir zaman" diye biten "zaman" şiirimi de, sesimi de beğendiğini söylemişti sonra.. İçimden acaba ben de bir şiirini okumasını istesem mi diye geçirdiğim halde vaz geçmiştim..

Bir süre sessiz bekledikten sonra  elindeki sümen tipindeki dosyasının içinden pembe bir kağıt çıkarttı ve oraya dolmakalemiyle bir şiirini yazdı.. "ben şiirlerimi pek okumam.. ama bunu senin okumanı isterim.." diyerek kâğıdı bana uzattı..  şaşırdım.. ve daha çok imtihandaki bir öğrenci gibi heyecanlandım.. konuşmalarımızı dinleyenlerin birbirlerini uyarmaları ile ön ve arka koltuktakiler sustu.. ve ben orada, bana yazıp verdiği pembe kağıttaki  şiiri okudum..
Elimi öptü ve "teşekkür ederim yaşını kaybeden şair" dedi. Güldüm.. şiiri kitabımın arasına yerleştirirken, "Kimbilir kime yazılmıştı" diye yüksek sesle düşünmüş olmalıyım..ki, "şiir ne yazana, ne de yazılmasına sebep olana aittir. Çünki şiir,  hissederek okuduğunda, etkisinde kalana aittir.." dedi..

 
 
 
 
9 Eylül 1926 yılında Karaman’da doğan Bekir Sıtkı Erdoğan, Karaman ilk ve ortaokullarından sonra; Kuleli Askeri Lisesi’ni,ve Harp Okulunu bitirmiş,  daha sonra on yıl kıt’a hizmeti yapmış ve yine asker olarak Dil ve Tarih- Coğrafya fakültesini de bitirip Astsubay ve Heybeli ada Deniz Harp Okulunda uzun süre edebiyat öğretmenliği yapmıştır.
 
 
 

2 Kasım 2012 Cuma

28 Ekim 2012 Pazar

EN BÜYÜK BAYRAM BUGÜN..

 
BAYRAMIMIZ KUTLU OLSUN
 
Kanla, irfanla kurduk biz bu CUMHURİYETİ..
Cehennemler kudursa, ölmez nigâhbanıyız..
 
 
NE  MUTLU "TÜRKÜM " DİYENE 



29/ekim..

 



21 Ekim 2012 Pazar

Okul ve mahalle anıları..

Yazıp yazmama arasında, daha doğrusu paylaşıp paylaşmama arasında bir hayli bocaladım..
Fazla kişisel olabilir.. en iyisi yazıp bitirdikten sonra, orasından burasından biraz kırpmak!!  :)
 


Mahalle arkadaşlarım... Okul arkadaşlarım... Sınıf arkadaşlarım.. aklıma geldikçe düşünürüm.. meşhur olanları.. göçüp gidenleri.. beni hiç unutmayanları veya hiç hatırlamayanları.. çok aptal geri zekalı düzeyinde olduğu halde bakan olanı.. atom alimi olup açlıktan sürüneni..

Bugün böyle bir yolculuğa çıkartmak istedim sizi.. bazılarını sahneden, bazılarını okuduğunuz kitaplardan, kimisini medyadan tanıyacağınız arkadaşlarımla tanışmanızı istedim.. Hatırlamanıza imkân olmayacak kadar milâd öncesinde kalmışsa o kişiler, google amcaya sorabileceğinizi düşündüm! :)




Meselâ bu yanımdaki çocuk, arkasındaki arap kızın çaktırmadan sarıldığı :).. benim ilkokulda sıra arkadaşım Levent Kırca..
"Örtmenim pos (poz) versene pos versene" derdi, sonra, avucuna dayadığı ters V şeklindeki işaret ve orta parmağını fotoğraf makinesi yapardı aklınca.. öğretmen de hayâlini bozmak istemez ve biraz aşırı artistvari bir poz verirdi.. Levent de, "şak" diye.. el hareketi yapardı öğretmene.. fotoğraf çekmiş gibi!.. müdür elinden zor alırdı Levent'i .. öğretmen öyle döverdi! ... Çünki Levent Kırca'nın annesiydi İlkokul öğretmenim Fahriye hoca.. :))


Benim arkamdaki herkesin abla dediği de,"Ayten İyigüngör" idi.. Samsun'un en ünlü ayakkabıcısı "Cemal" de tezgahtarlık yapardı yaz aylarında.. Sonra evlenip Ayten Zenger oldu ve çok ünlü bir Radyo ses sanatçısı oldu.



Bu da Gönül Akkor... Ritim duygusu olmadan nasıl bir ses sanatçısı olunur'a çok önemli bir kanıttır.. Ona trampette en basit bir ritmi çalmayı öğretememiştim!!.. Ama bugüne kadar dinlediğim en muhteşem sese sahipti. Sonra annesi hasta diye okuldan alıp kendisinden 36 yaş büyük bir doktorla evlendirmişlerdi kızı.. gidiş o gidiş.. Aslında tam bir romana konudur yaşamı.. Hatay'da bir eve kitlenip tecrit hayatı yaşatan kıskanç bir eşten, çarşafları yırtarak ve de pencereden aşağı sarkıtarak kaçıp karakola sığınışı..

Sonra aradan geçen 15 yıldan sonra... bir seyahatte afişlerini görmüştüm İstanbul'da Tepebaşı gazinosunda söylüyordu.. Arkadaşlarla gittik.. ona bir buket çiçek alıp, "Bursa'dan seni unutmayan biri var burada..G." diye bir kâğıt iliştirip sahneye yollamıştım.. Yer olmadığı için salonun en arkasındaydık.. Beni görmesi, görse bile tanıması mümkün değildi.. Öyle olduğu halde çiçeği alıp yazımı okuyunca mikrofona uzandı ve kalabalığı tarayan gözlerle süzüp mikrofona "gülsen neredesin??.." diye bağırdı.. Arkalardan el salladım gördü ve sahnenin ortasına oturup ağlamaya başladı.. Ortalık bir anda ana baba gününe döndü.. Hemen saz heyeti başladı çalmaya Gönül' ü de sahne arkasına aldılar.. Gerisi çok çok hüzünlü ..

Burası, Bursa'nın Atatürk meydanı..
Her cumartesi gezintiye çıktığım sıra arkadaşım.. yatakhane arkadaşım Ergin.. Türkiye'nin ilk bayan atom mühendisi.. bitirdiği okulların sayısını unuttum.. Ama, Türkiye'de iş bulamadı İŞ!... O da Yurt dışına gitti. Gidiş o gidiş.. ne haber ne bir ses..

İzciydim aynı zamanda... Uludağ' da az sabahlamadık çadırlarda imirin iti gibi titreye titreye.. Neymiş efendim?? İzci daima hazır parolasına her yerde uymak zorundaymış..
Mezuniyet gününde de okul bahçesinde yapılan bir törenle Vali beyin elinden diplomalarımızı almadan az önce bu fotoğrafı çektirmiştik..
Ben, Müdiremiz ve idolüm Fatma Varış' a bakıyorum...
Vali de bana!.. sonra bir ses duyuluyor şapkalı hanımdan, .. "öğnüne bak"!!

Girdiğimiz gülme krizini anlatmam mümkün değil..

**
Mahallemizde ise, her mahallede olan ağabeylerimiz vardı.. Hani en asil kabadayı cinsinden.. mahalle kızlarının koruyucusu .. Nereden çıktığı belli olmadan zınk diye her yerde karşımıza çıkan.. Daha çok ablalarımızın ödünün koptuğu.. yedikleri herzeleri ailelerimize anlatacak cinsten!!! İşte onlardan biri İsmet Nedim idi.
Hiç birinizin bu ismi duymadığına eminim.. Ama o Türkiye' de bir ekol oluşturdu.. Müslüm babaların ve Orhan Gencebay' ların peşi sıra gittiği.. Annesi mahallede evlere temizliğe giderdi..ve fırsat buldukça da anneannemden ud dersleri alırdı.. babasının da bir saat tamir kulübesi vardı.. Çok meşhur olduktan ve Samsun'dan ayrıldıkta sonra da, onlar yine bıraktığı yerde kalmışlardı.. kimse sevmedi onu o yüzden.. Zaten, Türkiye'yi neden terk ettiğini de pek merak eden olmadı..
Orhan Gencebay ise, bizim mahallenin en pısırık delikanlısı idi... Babası mı kasaptı yoksa o mu Kasap Abdullah'ın yanında çalışırdı bilemem.. ama babamın işe giderken verdiği siparişleri evimize kanlı kasap gömleği ile getirip midemizi bulandırırdı..

Bizim mahalleden olmayan ama en ünlülerden Yıldıray Çınar vardı saz üstadı türkücü.. . Levent Kırca ise inanın mahallenin baş belâsıydı.. Tüm abilerle başa çıkardı.. hem de sessiz sakin..


Daha bir hayli var aklıma gelenler..Yanlış hatırlamıyorsam ki pek emin değilim, Nebahat Çehre vardı bavul çanta vesair satan bir dükkânda ya da o Hümeyra olabilir.. abla dediğim ablamın arkadaşı olan!!! Geçen gün 1946 doğumlu olduğunu söylediğini okuyup güldüm.. demek ki o nebahat bu Çehre değil!!

Uzar gider bu, dün gibi hatırlananlar.. En güzel yazı, tadında bırakılanlar!! :)



 
 
 

14 Ekim 2012 Pazar

Eşşek sudan gelinceye kadar!!


Annelerin beddualarına sütleri karşı gelirmiş.. Yani ana bedduası tutmazmış!!!
Ben buna çok inanırım.. çünki neredeyse hemen hemen her gün annemin “dilerim aynı senin gibi bir çocuğun olur” diye ettiği bed-dualar gerçek olsa ne yapardım acaba?? Oğlum tam anlamı ile bir beyefendi.. Doğuştan!..  sakin ve de sonsuz inat bir oğlak çocuğu!!.. Benim, delisi dışındaki tabiatımla onun son derece sakin bildiğini okuyuşu, bir anlamda o bedduanın kabulü anlamına da gelebilir ama ben yine de halimden çok memnunum..

Çocukları pek bir şey bilmez anlamaz zanneden ve de kendi çocukluklarından hiçbir şey hatırlamayan ebeveynlere şaşar kalırım.. 

Büyük bir evde ve üstelik üç katlı bir evde yaşamanın zorluklarını bilemezsiniz.. “anneee” dersiniz duymaz!... “ANneeEEE” diye bağırırsınız… yine duymaz, ya da “ayy ne münasebetsiz şey soracak şimdi yukarı kata çıkamam” diye düşünür ve üşenir… Ama son derece yüksek sesle bir çığlık atarsanız…. Koşar gelir!… hatta alt katta üst katta olanlar da bu koşuya iştirak eder.. :)
 
Bunun neticesinde anne tabiriyle, eşşek sudan gelinceye kadar dayak yenince bu huydan vaz geçilir… ama yaratıcılık çocuklara tanrı vergisidir..  Bu sefer kazara olmuş gibi eldeki,  dolap ya da masa üstündeki bardak kırılmaya başlar!! Ne hikmetse hep taşa düşerek kırılır.. ses yankı yapar diğer katlara… koşup gelinir yine..
Yine eşşeğin sudan gelmesi beklenir!!
Sonra evden kaçacak yerler denenir.. nereye?? Bahçedeki odunluğa.. kümesin folluk kısmına.. babanın marangoz aletlerini özenle sakladığı odamsı dolaba.. yine netice acı vericidir… Bu eşşek niye sudan bu kadar geç gelir anlaşılmaz!..
Yani, ya böyle CEZALI olarak hiç konuşmadan hatta bebeğimle bile oynamadan oturup o cezanın bitmesini beklemeliydim, ya da eşşeğin sudan gelmesini!! 

Sizin anlayacağınız ben çok yaramaz bir çocuktum.. tüm aile fertlerine ve hatta mahalleye bile illallah dedirtecek kadar.. Ablalarımın sinsi olaylarını hiç sevmezdim her şeyi yapıp benim üstüme atarlardı.. ben de gece onlar uyuyana kadar bekler yataklarına gizlice su döküp altlarına işediklerini cümle aleme yayardım!! duymayan kalmazdı!! İntikamım acı olurdu anlayacağınız.. :)
 
Zaten eğer birinden bir intikam almayı kafama koymuşsam, aradan geçen süre yılları da devirse, kafama koyduğum şekliyle gerçekleştiririm. Huy canın altında dememişler boşuna atalar!!

Sonra bir gün... tuşlarına dokunmam bile bana yasak olmasına rağmen, sudan gelecek olanı beklemeyi göze alıp piyanonun kapağını açtım.. Ne zaman öğle uykusuna yatırsalar beni,  aşağı kattaki büyük sofada duran piyanonun başına geçen annemin çaldığı melodilerle hayâl kura kura uyurdum.. hayâlimde uçarak bulutların birinden diğerine atlayarak dans ederdim!!..
Bir gün annem başka bir şey çalmıştı.. yanındaki arkadaşları da hep bir ağızdan o çaldığı şarkıyı söylemişlerdi.. Çok şaşırmıştım çünki ben hayâlimde bu söyledikleri şarkı ile de dans edebiliyordum! Ve ben farkında olmadan o şarkının melodisi kendiliğinden kazınıvermişti beynime..
Daha sonraları ne zaman evcilik oynasak, ben bebeklerimi o şarkı ile dans ettirmeye başlamıştım..
 
İşte o gün, piyanonun kapağını büyük bir cesaretle açıp çene hizamdaki tuşlara dokunduğum o gün, orada o melodiyi çalmaya çalışmıştım. "seni cadı seniii..." diye koşturup gelen annem, birden inmekte olduğu merdivenin yarısında zınk diye durmuş ve "ne yapıyorsun sen?" demişti şaşkın, yumuşak, sevecen bir ses tonu ile.. Ben de en masum halimle, o şarkı var ya hani anneee.. hani söyledinizdi ya ben onunla da dans edebiliyorum anne ama o bir şarkı.. nasıl dans yapabiliyorum?" demiştim..

Annemin ağlamasını hiç anlayamadığım için hemen tuşlara bakmıştım, acaba ellerim kirliydi de (her zaman öyleydi zira) tuşlara mı bulaştı da annem ağlıyor diye.. Annem geldi beni kucağına aldı öptü... öptü.. "o şarkının adı "yine bir gül-nihal aldı bu gönlümü" bitanem.. ve dans ritminde.. yani usulü öyle.. yani vals gibi!! sen bunları şimdi anlayamazsın ama bir gün anlayacağından eminim" dedi.

O günden sonra, ayağım pedala yetişmediği için çok üzülsem de annemim minik piyano öğrencisi olmuştum..
Her ne kadar eskisi kadar sık olmasa da, arada yine, sudan gelmesini beklediğim oluyordu o gidenin!.. 
 
Şimdiki ana ve babalar için çok üzülüyorum.. Sabahın köründe çocukları daha uyurken evden çıkıp, gece vakti eve dönüp çocuklarının büyüdüklerini, dişlerinin çıktığını, boyunun uzadığını, elini kestiğini, evin duvarını boyadığını, halıya resim yaptığını, sadece  hafta sonu görünce… haftanın yorgunluğuna eklenen alışveriş yorgunluğu ile tüm bu olanlara kayıtsız kalıyorlar.. Bunlara ve daha yazamadığım nelere nelere!!!
 
Ve belki bu nedenle bu devirdeki çocuklar hiç suya giden eşşeğin dönmesini beklemiyorlar!!.. Gerek de yok zaten… bakıyorlar evde eşşek gibi çalışan bir ana bir de baba var!!  Onların dönmesini beklemek daha işlerine geliyor.   
 

 

 



7 Ekim 2012 Pazar

AĞVA..

BUGÜN AĞVA'YA GİDİYORUZ..
buyurun!!!
 

Bir okul gezisi olduğunu düşündüm bir an.. Sevmekten hiç bıkmadığım bir şeydir seyahat.. Tebdil-i mekânda ferahlık olduğu için değil sadece, yeni şeyler öğrenme, yeni yerler görme, eski bilgilerle kıyaslama, eşime dostuma anlatıp tanıtma, bana anlatıldığı gibi olup olmadığının analizi!!
AĞVA da, bu saydıklarım nedeniyle önemli idi benim için.. Ve oğlum "hafta sonu Ağva'ya gidiyoruz itiraz yok" dediğinde nasıl şaşırarak ve de garipseyen bir ifade ile baktıysam yüzüne, (çünki bilir, seyahat.. hiç itiraz etmeyeceğim tek şeydir -kış hariç-)  "o zaman saat tam 9 da kapıda ol" dedi ve neden itiraz istemediğini anlatmış oldu!! Ama bilmiyordu ki ben sadece sehayate gideceğim zaman o saatte (evdeki en az üç saati kurarak) uyanırım ve hazır olurum.. :)
ve bunlar da yola koyulduğumuzun resmidir..:))
Yemyeşil Karadeniz yöresine doğru yol alıyoruz.. Şile'yi geçtik..  Ağva'ya 60km. var.. Bazı filmlerde ya da dizilerde hatırlıyorum Ağva'yı.. Ama şimdi adını sorsanız bilemem.. yaşlılıktan değil.. valla!!.. özürlü oluşumdan! :) hani dizi seyretmiyorum diye şişinip sabah şekerlerinde bile yataktan kalkanları tanırım.. ama ben gerçekten TV özürlüsü bir insanım.. seyrederken sıkılıyorum ya da dalıp gidiyorum .. bakıyorum filim bitmiş!! Yani şimdi, görmeyi merak ettiğim yerler,  unuttuğum o gördüklerime benziyor mu benzemiyor mu anlayabileceğimi hiç sanmıyorum.. :)
 
Otel... otel...sonra yine otel.. Rezervasyon yapılan oteli bulamayınca otele telefon açıldı.. resepsiyondaki aynen şöyle tarif etti:  "okulun köşeyi dönünce karşına çıkan otelden sağa dön, soldaki ikince otelden yine sola dön sağdaki üçüncü otel "rüya oteli" .. 
..dedi!..
 
 
Çamur deryası bir Göksu bulduk karşımızda..
Ve bunun üzerinde sefa(!) sürenleri..
Annemiz ve kızı, Hande ve İmge şu an teknedeler!!..  Diğer anne ve oğlu kendi dünyalarında meşguller.. Oğlum, balına düşen bir balarısının fotoğrafını çekmekle meşgul.. ben de onun!!
Her ikimiz de arıdan deli gibi korkmamıza rağmen :))
Bir de nehir (deniz) bisikletleri var.. aşıklar onu tercih ediyor anladığım kadarı ile.. Böyle bir çamurun üstünde ve bu koku ile nasıl yaşanır o aşk bilemedim.. hani bilirim ayrıca unutmadım aşkın gözünün kör olduğunu ama burun deliklerinin de tıkalı olduğunu hiç duymamıştım. !!
Kafama düşmese ve ben arı zannedip masadan fırlamasam, afiyetle yediklerimin tepemden sarktığını göremeyecektim.. 
Göksu Nehri çamurlu ama otelin içi bal dök yala misali!!
Çok nefis ve çeşidi bol bir açık büfesi ile..
ve değişik çok enteresan eşyaları ile  
içerisi dışarıdan daha çok ilgimi çekti..
Gezelim mi?

Çok büyük yemek salonunun  arka tarafında
bir istirahat köşesi var..
ve mini bir de kitaplığı.. "şu çılgın Türkler" en üstte!..
ve burada olmasına biraz hayret ettiğim sonra sahibini görünce bu hayretimden dolayı utandığım bir mini kitaplık köşesi.
 
Gemici düğümleri.. nasıl yapılır nerelerde kullanılır... tarifi var. ayrıca bir de gerçek bir gemi dümeni!
 
Su kabağından yapılmış avizeler..
Etamin işlerle süslü kenarı dantel örülmüş avize süsleri..
Lif kabakları...
kurutulmaya bırakılmış..
kabuklar iyice kuruyunca dökülür
ve içindeki lif banyo lifi olarak kullanılır..
Karadenizli olup da bunu bilmeyen pek yoktur..
Bana son derece itici gelen bir olaydır..
ayrıca çocukken yediğim dayakları hatırlatır!!
1900 yılı başlarında yapılmış antika bir dövme bakır mangal.. etrafında mangal ayağında konuşlanmış, yemeği sıcak tutan ama kalitesini bozmayan beş bakır tencere
Ve.. benim için en enteresan olanı..
Altında soğuk damga 1845 tarihini gördüğüm ..
el çevirmesi ile çalışan bir gramofon..

tekne gezisinden dönen güzeller..
acıkmışlar...
Dönme zamanı yaklaşınca etrafı, bahçeyi, doğayı daha detaylı görmek istedik.. Gökyüzünün çok az görünmesine sebep ağaçların artık yavaş yavaş "sararsam mı" diye düşünmeye başladığı yollardan geçtik.. 
kayıkların ve motoru çıkartılmış teknelerin
 mezarlığını gördük..
ve bir de  dört tekerlekli bir motor!!
gençler sıkıldılar!!
sarışınımın da uykusu geldi...
 
Ve AĞVA bitti!!.
Dönüş yolu farklı güzergâhtan...
deniz kenarından..
Karadeniz'in kıyılarını.. rengini..
ve hırçın halini seyrederek..
 ve birden..
Karadeniz'i ne kadar özlediğimi farkederek!..
 arabaya döndüğümde sarışın afetimi böyle buldum.. görüntüyü  kaçırmamam gerekiyordu.. uzaktan önce uyuduğunu zannetmiştim yaklaşınca ne yaptığını sordum. "doğayı dinliyorum" dedi..!!
 
UMARIM BEN DE SİZLERE  AKSETTİREBİLMİŞİMDİR DOĞANIN SESLERİNİ!
:))
 
 
 


 
 
 
 
 

5 Ekim 2012 Cuma

29 Eylül 2012 Cumartesi

Ağaçların dili...

                       Bir adam düşünün.. Bir gün olsun, bir kere olsun karısına “seni seviyorum” dememiş. Bırakın bunu söylemeyi, sevdiğini belli edecek bir tavır da sergilememiş.. Ama, bu adam tutmuş karısının yediği ve çok beğendiği bir şeftalinin çekirdeğini ekip demiş ki “hele biraz bekle”.. !!

                      Çekirdek çatlayıp yeşermiş, büyüyüp fidan olmuş. Adam, daha bir karışken fide, etrafını çitle çevirmiş ve her ay muntazam olarak bağ makası ile dal ve yapraklarını budayıp şekillendirerek ağacın kalp şeklinde büyümesini sağlamış. İki yıl sonra, şeftali bir adam boyuna ulaşınca ve yapraklarının arasında saklı duran verdiği tek meyvesi de kızarınca, karısını kolundan tutup “gel” demiş, “yürek ilk meyvesini verdi hadi kopart”..
Ben, babamın annemi romanlara konu olacak kadar sevdiğini bilirdim.. Hiç söylememiş olsa da..
 ***

Bahçeye her çocuğu için değişik meyve ağaçlarının fidanlarını dikmiş ve o fidanlara çocuklarının adını vermişti.
Herkes kendi ağacının bakımından sorumluydu..
Meyvesine ne olacağına da kendisi karar veriyordu..
 
               Ablam, kiraz ağacının meyvesini toplayıp, her akşam komşu oğlunun tam evine geliş saatinde komşuya kiraz götürmeye başlayınca, annem müdahale etmek zorunda kalmıştı!!..
           Ağabeyime de, “armudun iyisini sen yemezsin oolum biz yiyek” diyerek ağacının meyvesine el koyan mahalle delikanlılarına karşı da babam tedbir almıştı.
          Henüz bahçe ile yeni tanışan küçük kardeşimize verdiği karaca erik ağacı hiç meyve vermeyince, ağabeyimle beraber manavdan aldıkları erikleri gizlice dallara tutturup, aile içi sevincin eksik kalmasını önlemişti. 
        Her ne kadar kaderimin belirlenmesine daha o zamanlar yardımcı olmuş gibi, bana düşen ağaç ayva olsa da, hiç şikayetçi olmamıştım o zamanlar. Sadece babamın ağacıma bakıp ayva bol oldu bu kış sert olacak demesinden hiç hoşlanmazdım soğuğu sevmediğim için.
 
 
                 Başka ağaçları da hane halkının kendi zevkine göre seçip adını vermesine izin vermişti. Mesela ben  leylak ağaçlarını, ablam mor akasyayı, kardeşim yedi veren gülü, ağabeyim manolyayı büyük ablam hanımelini seçip bakımlarını üstlenmiştik..  “Anneee seninki hangisi?” diye sorduğumda,   “sizler.. ” demişti...
 
Ben, annemin çocuklarını sevişinin de romanlara konu olacağını bilirdim..
 

28 Eylül 2012 Cuma

26 Eylül 2012 Çarşamba

KAPILAR'ın dili olsa!!..



Ne zaman otursam bilgisayarın başına.. ne zaman aklıma yazmak düşse, hep kapılarla ilgili bir yazı yazmak isterim.. hatta aklımda mecaz olarak kurgularım.. başlarım yazmaya.. ama gerisi gelmez bir türlü.. daha yazmadan ilk satırı silerim!! "Böyle olmaz" der içimdeki ukalâ!! .. “resimler nerde?? Sen olması öyle güç hatta mümkün olmayan şeyler anlatıyorsun ki inanılması mümkün değil.. kanıt gerekli!!"  der!..  Yani daha açamadan açmayı düşündüğüm kapıyı yüzüme kapayıverir..

Güzel insanlar.. benim sevgili Dostlarım.. 7 eylül 2003 de  oğlumu bir güzelin kolunda yolcu ettiğimde evimizden, yüreğimin damarı gidenin ayağına takılmış da, yerinden  kopacakmış gibi hissettiğim.. .. kulaklarımın içinde gittikçe büyüyen bir balonun sesleri duymamı engellediği.. dik duruşumu bozmamak için gözümdeki tuzlu suyun akmasını engellediğim ama yakmasını engelleyemediğim o gün, o hani "yalnızlık" ve "tek başınalık" farklı diye akılları sıra edebiyat parçalayan ne kadar insan varsa hepsini öldürebilirdim.
 
Amma uzun oldu cümle.. mutlaka bir hata vardır bir yerinde.. edebiyat hocam hep ikaz ederdi beni.. “uzun cümle konuyu dağıtır hataya davetiye çıkartır” diye.. Bugün böyle daldan dala atlayıp o kapı senin bu kapı benim dolaşmak istiyorum..

Birer birer kapılar yüzüme kapanalı.. ve ben, Ohh be tek başıma artık kimseye hesap vermeden veya hiç kimsenin kıçını toplamam gerekmeden HÜR ve de ÖZGÜR yaşayabilirim diye düşündüğümde baktım ki, açık zannettiğim yerde zaten kapı yokmuş! Ve açılacak zannettiğim başka kapıların kilidi paslanalı ne çok olmuş da haberim yokmuş!! 

Yine uzun oldu cümle  ama siz hatalı da olsa benim yazdığımı değil şu an sizlere ne yazmak istediğimi biliyorsunuz..  sohbet ettiğimi biliyorsunuz o nedenle varsa eğer, düşük cümleler hoş görülür umarım.. kelimelerimin anlattıkları “düşük” olmasın yeter ki..

Daha anlatmaya başlayamadığımın da farkındayım!:) 
O gün, yani benim tek başıma kalıp aynalardaki aksimin kafasını (!) kırdığım gün evdeki bilgisayar ilişti gözüme.. Oğlumun bir blogda sitesinin olduğunu ve yazılar yazdığını biliyordum.. Ne blogcudan haberim vardı ne de blog spottan!! Bir arkadaşının kurduğu ve yine gençlerin anlatmaya değer buldukları anılarını fikirlerini yazdığı bir siteydi..  inanın adını bile unuttum.. orada bir sayfa açtım kendime.. açana kadar canım çıktı ama becerdim.. önce okuduklarıma “mami” rumuzu ile yorumlar yaptım.. sonra kısacık “kapımı hiç çalan yok” diye yazdım..  ve çıktım..  
O zamanki e.mail adresim olan hotmaile gelen maillere forwardlara daldım.. ve unuttum gitti.. Aradan geçen uzunca bir zaman sonra hatırlayıp açtığımda, attığım çığlıktan kendim ürktüm.. çünki tam 11 tane  yorum vardı… Yani... aman allahım.. hiç tanımadığım, gerçek adlarını bile bilmediğim insanlar... “tık..tık..”  “heyyysss.. kimse yok mu”  "hu-huu mamiii”  “ kapı açık yahu!!” “aha da girdim!”   ve hatırlayamadığım daha pek çok yorumlar yazmışlardı..
Ve benim Burağın annesi olduğumu keşfedince de hepsinin mamisi olmuştum..

Bir süre sonra, kendimle barışmaya, tek başına yaşamak başka yalnızlık başka diyenleri artık öldürmeyi düşünmediğim kıvama geldiğimde; o bloğun sahibi askere gitti ve bloğu kapatıverdi. Uzunca bir süre tekbaşıma olduğumu bile farketmeden "Albümdekiler"i bitirdim.. Sonra “selen” yani bana ilk mami diyen varlık, blogcuyu tanıttı .. ve ben orada “hasretsenfonileri” adıyla bir kapı açtım yaşamıma..


Dün gibi hatırlıyorum   yok yok pardon bugün gibi hatırlıyorum çünki 26 eylül' idi tarih!.. :)
 
Üç yıl boyunca tanıdığıma hiç pişman olmadığım insanlarla sanalda dost olmanın farklı ve garip heyecanını yaşadım.. Her yeni kapı açılışında ufkumda yüzlerce kapının açıldığını farkettim.. Sonra.. her güzel giden düzenin bozulması şartmış gibi blogcu basit yaklaşımlara prim vermeye başlayınca oradan ayrılıp, daha önce blogcuda olup blogspota geçen dostların çağrısına uyarak buraya taşındım.
Yani o kapıyı isteyerek kapattım ve tedirgin bir duygu ile tanımadığım bir boşluğa adım attım.. Yurt dışına çıkanlarınız bilir.. hani bir türk gördüğünüzde boynuna atlayasınız gelir ya, (benim Stockholm’de,  henüz Türkiye'de bilinmeyen MC Donalds denen ve ilk defa görüp tattığım ürünü getirenin Türk olduğunu anlayınca  boynuna sarılışım gibi) blogspotta da beni karşılayanların, ben aramadan beni bulanların samimi sevinçleri, unutalı çok uzun yıllar olan duyguları yeniden hatırlattı bana..

Bu nedenle bazılarınızı gerçekten mamisiymişim gibi... bazılarınızı sanki ben okutmuşum gibi.. bazılarına kırgın, bazılarına kızgın olsam da; pek çoğunuza hiç tanımadan hayran olup saygı duyduğum, tanıdıklarımı özlediğim.. sanki bir ailenin bireyleri gibi.. sanki bir öğretmenler odasında oturan öğretmenler ve öğrencilerim gibi düşündüm hepinizi.


Bazen bir tesadüf olur.. ömre bedeldir..
bazen bir tesadüf, ölümden beterdir.

Yani güzeldi demek istiyorum.. her şeye rağmen.. sizleri tanımak.. 6 yıldır..

 
 

21 Eylül 2012 Cuma

14 Eylül 2012 Cuma

... (6. Bölüm)

Gülsen Varol
***

Cehennem Deresi  (bölümVI)



 

***                                                                ./..


7 Eylül 2012 Cuma

... (5. Bölüm)

Gülsen Varol
***

Cehennem deresi..   (bölüm V)



****

                                                                 ./..