Hiç ayrılmamışlar birbirlerinden 55 yıl.. Küsmüşler zaman zaman ama hep yan yana hep el ele paylaşmışlar yaşamlarını. Kırık eski bir kanepenin sağlam tarafında oturup manzara seyrediyorlar. Başka kanepeniz yok mu diye soranlara "sağlam tarafına sığıyoruz biz" diye cevap veriyorlar..
Dede anlatıyor.. 60 yıl önce, aşık oldum.. "Evlenelim mi" dedim.. "Ne iş yaparsın sen" dedi: "Hamalım ben dedim". "Nasıl yani" dedi. "Elimden tutmasını bilenin yüreğini taşırım" dedim... "60 yıldır bırakmadı bu eli".
Dertlerimizi.. mutluluğumuzu.. paramızı pulumuzu.. acılarımızı paylaştık 60 yıl. Hiç saklımız gizlimiz olmadı. Bölüşmeyi bildikten sonra hiç bir yük ağır gelmez insana..
İkimiz de hastayız.. İkimiz de ekmek paramızı hâlâ elimizin emeği ile kazanıyoruz. Bazen lokmalarımızı bazen suyumuzu bile paylaşırız 70 yıl hiç ayrı düşmeden hiç kalplerimizi kırmadan yaşadık şimdi artık birbirimizin gölgesi gibiyiz.
80 yıl önce dilediğim tek şey, düğünümüzün fotoğrafını çektirebilmekti. Mümkün olmadı. İstedim ki gelmiş geçmiş en güzel gelinin evvel zamanda bir yeri olsun. bunu 80 yıl sonra gerçekleştirmenin mutluluğunu paylaşıyoruz şimdi. seyrederek.. şaşırarak.. dokunarak.. inanmayarak!!
Dede 97.. nene 89 .. Dede beline sarıldığı asırlık çınarına diyor ki, "başımı omuzuna dayamadığım zaman bil ki ben ölmüşüm."
***
Ozanlar..
şairler.. eli kalem tutan okumuşlar.. gözü görmese de gönül gözü ile saz çalan
aşıklar.. gençler.. yaşlılar!..
Kainattaki her bir canlı AŞK'ı bilir de, aşkın ne olduğunu bilmez.
Bundan yıllar önce, çok saygı
duyduğum bir yaşlı bilge, bir hafta sonu toplu olarak gittiğimiz kırda, gençlerin aralarında yaptığı "aşk geçicidir" ile ilgilidoğaçlama sohbeti uzun uzun dinlemiş ve
"bu saçma tanımlamalara itibar etmeyiniz.. "AŞK yürekte eskimeyendir".
demişti.. Etraftan kıs kıs gülenler de olmuştu, filozofça başlarını sallayıp
kabullenenler de.. Ben
o konuşmaların hiç bir yerinde değildim hatta orada bile değildim diyebilirim.
Eskiyen.. paçavraya dönen ve aşk zannettiğim bir hastalığın tedavisi ile
meşguldüm ve hiç ummadığım bir yerde bulmuştum "deva" sını.
Ne çok şey yazılmıştır yalnızlık üstüne.. Şiirden tutun da fıkraya kadar.. düz yazıdan felsefeye kadar!!! Şimdi felsefe düz yazı değil mi diye aklınızdan geçen soruya kısa bir cevap vereyim .. Benim için felsefe eğri bir yazıdır.. Çünki, herkesin kendi yorumuna göre uydurup ahkâm kesmesinden belini doğrultamaz zavallı!!.. Neyse konu bu değil.. :))
Defalarca okuduğum bir yazıdan aklımda kalmış.. Diyordu ki,
"İki türlü yalnızlık vardır.. - Seçilmiş yalnızlık - İtilmiş yalnızlık." (Bu kategorilere herkesin kendi tabiri ile ekleyebileceği kafiyeli-kafiyesiz yalnızlık tanımlamaları vardır şüphesiz..)
Yalnızlık, her insanın kendi yalnızlığına göre tarif ettiği bir tanımlamadır ve genelde, kendisini yalnız hissetmekle, yalnız yaşamanın arasındaki korkunç farkı bilmeyenlerin yaptığı tariftir.
Yalnız insan, ya, kendisiyle dosttur.. Ya kendisine düşman!…
Ya, zaten O, o kadar çoktur ki, başkasına ihtiyacı yoktur. Ya da o kadar az, o kadar sığdır ki başkalarının ona ihtiyacı yoktur!..
"hata" nın tarifinde, "Bir şeyi yanlış yere koyarsan, hâlâ koyduğun yerde durduğu halde sonsuza kadar kaybolabilir" deniyor.
Bana göre ise "Hata", doğru zannedilen insanı, yanlış yere koymaktan kaynaklanmakta!..
O nedenle bulamıyor insan aradığını, aradığında!
Keşke herkesin, kendisini hiç şaşırtmamış, hiç yanıltmamış dostları olsa dosttan öte! Kendisi ile beraber, anılarını, sırlarını, hatalarını, suçlarını, sevaplarını sonsuzluğa uğurlayabilecek.. Yani demem o ki, aslında "Hata", insanın kendisinde.. Yalnızlık, ister seçilmiş, ister başka.. miş’ li geçmişle anlatılır olsun, insanın yanlış yere koyduklarını arayıp bulamadığı süreyi tek başına yaşamasıdır.
Eğer, “Ağlaya ağlaya sonunda unuttum seni.. şimdi hepsini gülerek hatırlıyorum..” diye bir yazı okursanız, bilin ki onu yazan, o yazıyı yazarken ağlıyordur..
Çünki acı çekmeyi bilmek bir sanattır.. Kişi, acısını moleküllerine ayırıp, her birini, bedenindeki her bir hücreye tek tek zerk ederse sindirebilir o acının özünü.. Önce tanışır, sonra inkâr eder; ama sonucunda kabullenip saygı duyar… ve, saklar o acısını, yüreği mantarlaşmış olanlardan.. Küçümsenmemesi için, yanlış yorumlara kapı açmaması için.. her dinleyenin kendi acısıyla kıyaslama oranındaki “düşük”lüğü görmemek için!!..
Çünki, acıya yapılabilecek en büyük saygısızlık, o acının derinliğinin, satıh olmasına sebep olacak kişilere anlatılmasıdır.. Hislerle köprüsü olmayan yürek taşıyanlara anlatılan her bir acı, sadece meraklı kulaklara “haber” olduğundan, sahibine dargın durur derinlerde!
Bu nedenle, “anlat ferahlarsın” diyenlerle, acıların paylaştıkça azalacağını söyleyenlere hiç inanmadım. Siz de inanmayın!.
Bu yüzden artık acılarımla dargın değilim.. İster kavuşmasız ayrılıkların sebep olduğu onulması mümkün olmayan acılar olsun, isterse -aşk- denen daima tek tarafın çekmeye mahkum olduğu acı olsun, her biri yüreğimle barışık, ilk günki gibi canlı yaşıyor derinlerimde.. Zaman zaman taşan tek damla, bir şiire dönüşebiliyor.. hepsi o kadar!..
Çünki, acıya en yakışan elbisedir şiir!..
Çünki şiir, acıyı en saygın en derin en gerçek haliyle anlatır .. ve şiir gibi sunulduğunda o iki satırlık acı, o iki satırla romanları anlatır..
Çünki o duygulardaki acı, şekil renk derinlik zaman mekân değiştire değiştire herkesin duygularını anlatır!
Ben uçlarda yaşamayı sevdim hep.. Bu, sıradışı olmayı, sıradan olmaya tercih edişimden kaynaklanmış olabilir. Öyle olduğu halde “aşırı” olmadım hiç..
- Yani, hürriyeti sevdim hür olmayı destekledim ama hiç çiçek çocukları
(benim gençliğimin modası) gibi yaşamayı seçmedim. Hatta bana itici
geldi..
- Aşkı savundum, deli gibi aşık olup delirdim ama, evimi terk edip bir kişi
ile “çıkmadım”!!..
- Nazım Hikmet’in hep şair olarak başımın üstünde yeri oldu, hatta evlerin
basılıp kitaplarının arandığı yıllarda, yakalanıp hapse girme pahasına
kitaplarını sakladım okuya okuya ezberledim ama kominizme de hiç
yakın hissetmedim kendimi.
- Kızsam da küfretsem de hep CHP ye yakın durdum ama solcu da
olmadım.
- Evimizde annem hariç tüm aile büyüklerim namaz kılarlardı..
Ramazanların heyecanını, kuran okuyan hocanın yüreğime işleyen sesini
ve sahurun mis kokusunu duya duya büyüdüm. Babamın hacdan gelişini
ömrümün en büyük bayramı kabul ettiğim halde dinci de olmadım.
Dindar olmakla dinci olmanın farkını, cahilliklerinde veya kasıtlı olarak ayırt etmeyen kesimi, kendime hiç yakın hissetmedim. Çünki, saçımızın bir teline kurban olacaklarından emin olduğum anam /babam, saçımızın tellerine hiç karışmadı!..
Yani demem o ki, sıradışı yaşamakla uçlarda aşırıya kaçarak yaşamak farklı geliyor bana.. Biri heyecan veriyor diğeri aykırı geliyor.. Ben, bir felsefeci değilim.. bir pedagok da değilim .. Hataları çok olan ve her birini “tecrübe” ye dönüştürmeyi bilen bir eğitimciyim sadece..
Genelde aşırı uçlar, bir isyan bayrağının direği gibi gelir insana gençlikte.. Hele başlarında tecrübesi, eğitimi olmadan veya hiç aile büyükleri olmadan büyümüşse bir kişi, o bayrak direğini mesken tutabilir.
Hepimiz, zamanında azılı veya mülayim solcuların /sağcıların yaşı kemale erince ayaklarının da suya erdiğini görmüşüzdür.
Bir kibritin aleviyle tutuşabilecek bir ortamın gün be gün büyümekte olduğu şu günlerde, her ne sebeple olursa olsun, hangi yönde duruyorsanız durun; aşırı olmaktan kaçının lütfen. Bu, asla asla, susun ne olursa olsun eyvallah deyin anlamı taşımıyor. Sizin, zaten böyle demek istemediğimi anladığınızı biliyorum. İzaha kalkışmam zekanızı ölçememiş olmam anlamına gelir.
Şimdi... Bunları neden mi yazdım?
Bir uğultunun yükselmekte olduğunu hissediyorum. Faydalı olmak, zararlı olan ortamı silmek için, en doğru olan zamanı bilerek ve tüm kişisel hınçlardan kinlerden arınarak oluşacak tepkilere iştirak etmek gerektiğine inanıyorum..
Unutmayın ki, daima .. daima.. dengelerin bozulması, aşırı uçlarda gezinmek yüzündendir..
Beğenmediğiniz dengeyi bozarken, kendi dengenizi de kaybedip tepetakla olabileceğinizi aklınızdan hiç çıkartmamanız gerekir bu yüzden..
Sevap/günah kavramını unutalı çok uzun yıllar oldu. Çünki, sevap "işlemek" ile günah "çıkartmak" gibi sahte fiillerin, sahtekar ruhları rahatlatması için uydurulduğunu düşündüm daima. Bu sebeple, o gün bugün, artık ne yaptığım bir iyilik için mükâfatlandırılacağımı ne de bir günah (kime göredir bu günah bilemem) işlediğimde cezalandırılacağımı düşünürüm. Neden mi?
Çünki, yıllar önce bir gün, hiç işlemediğim bir suçla cezalandırıp beni, affedilmez bir hata yaptı tanrı. Benden daha günahsız bir bedeni alıp, beni böyle.. kimine göre asi, kimine göre günahkâr kıldı.. bıraktı gitti.. O günleri tekrarlamakta fayda yok.. fayda olduğunu bilsem bile tekrarına niyetim yok. O gün bugün aradan geçen onlarca yıla rağmen ve o tanrının bana “tesadüf” kimliğine bürünerek yardım etmesine, hatta yenilikler icat edip yaşamam için sebepler sunmasına rağmen ben, o “tesadüf” ü hiç affetmedim!..
Her kadının kırk yaşlarında bedensel değişime uğradığı.. elli yaşlarında hormonal bitişin sancılarını çektiği yıllarda, ben genç bir kadın olarak, her şeyi ile tükenmiş bir bedeni kabul ettim kendime ait değilmiş gibi.. ve her an ne zaman isterse beni terk edebilirmiş gibi kayıtsız kaldım o bedene.. Şarkılar, acıları dile getirdiği için kulaklarımdan, gördüğüm her güzellik o güzelliği göremeyeni anımsattığı için gözlerimden nefret ederek yaşadım.. Başkalarının, hatta en yakınımda yanımda olanların bile gözlerinde bir hilkat garibesine bürünmüş olmam beni hiç rahatsız etmedi. Fikirlere değer vermeyi unuttum.. insanlara hoşgörü göstermenin fuzuli olduğuna inandım..
Çevremdeki kadınların bana göre çok satıhta olan hatta hiç olmayan acılarına saygı duymadım ve onları etrafımda görmeye tahammül edemedim. Kırıcı olmaya başladım.. ve buna engel olmadım.. Sanki yüreğim sadistçe bir zevkle, çok önemsiz sıkıntıları büyük acılar gibi yaşayan şımarık ve doyumsuz insanlardan intikam almayı seçti. Kendimi tecrit ettim.. hiç kimseye duygularımı ve isyanlarımı dile getirmedim. Yalnızlığım tek koruganım oldu.. ağladığımı kimse görmedi hatta hissetmedi.. Onların beni duygusuz bir kadın olarak gördüklerini hissedip hepsiyle içimden alay ettim. Elime geçen ilk fırsatta kalplerini kırmak bana zevk verdi.
Üzüntünün meydanı boş bulup yerleştiği bedenimde teker teker organlar eğrilip bükülmeye başlayınca, önceleri,.. “oh.. nihayet” dedim.. sonra.. bedenimin başkalarına yük olabileceğini, yalnız dünyamın yok olabileceğini, hiç kimseye eyvallahı olmayan isyankâr ruhumun böyle bir zindanı kabul edemeyeceğini anlayıp doktora gittim.. Önemli bir rahatsızlığınız yok diyen doktoru dövmek hırpalamak istedim.. Reçeteyi muayenehaneden çıkarken yırttım, tavsiyelerini kulak arkası ettim.
Ve tam bu sıralarda, yaşamamın .. hem de insan gibi yaşamamın şart olduğunu fark ettim birden, ağaca dönüşmesine az kalan fidanıma bakıp.. Ve bir anlaşma yaptım yüreğimle ve beynimle ..
Bana ihtiyaç duyulduğu süre! .. -?-
Her ikisi de onayladı anlaşmamı.. Sonra… yeniden başladım yaşamaya.
Şimdi, baharın gelişini hâlâ nasıl fark edebiliyor gönlüm bir türlü anlayamasam da, çok uzaklardan leylâkların kokusunu aldığımda, anlıyorum ki mevsim bahardır ve yüreğimle aklımın kavgası başlamıştır.
Bilinen bir gerçektir hiçbir şeyin ve de hiç kimsenin, zamanın yaptığı tahribatı yapamadığı.. Sadece eşyalara bedenlere hatta doğaya da değil, en başta ve maalesef en acımasızca duygulara!!
Bunu anlayabilmek için filozof olmaya da gerek yok.. ya da ne işe yaradığını hiç bilemediğim kuantum gibi (bana göre) fasaryalara inanmaya da gerek yok.. yaşamak yeterli.. tabii insan gibi!
Heykellere bakıyorum… taştan oyulanlar zamanın kamçısı ile yer yer kırılmış.. hatta bazı kısımları un ufak olmuş yer yer yosun tutmuş.. Ve bana göre daha da güzel olmuş. Verdiği, vermesi istenen ve düşünülen mesajın çok çok ötesinde mesajlar iletmekte insanlara.. tabii anlayanlara! Yoksa, bu sanatın içine tüküren, tükrüğümü bile kıyamadıklarım için geçerli değil bu düşüncem.
Uzun zamandır boş zamanlarımda, (bu demektir ki bir bütün gün) dolap çekmece gardrop boşaltmakla meşgulüm.. rutin bir yaşama şeklidir benim için bu.. Ancak bu sefer dikkat ettiğim şey, artık lâzım olursa parantezi açmadan boşaltmak oldu hepsini.. 24 yıl önce yurt dışından alınan ne varsa .. onlar da dahil.. baktım, zamanında muhteşem güzel giysilermiş ama zaman geçince.. hepsinin modası da geçmiş!..
Evimde, artık kendime rakip olmasını istemediğimden, ne kadar antika eşya varsa.. bazılarını meraklılarına verdim, bazılarını hâlâ para edişlerine şaşarak sattım!.. Bazılarını ise, zamanın hükmünü icra ederek yeniyi eskimiş yapışına örnek teşkil edenleri, üstüne para vererek taşıttırıp attım evden.
Böylece, heykelden eşyaya, insandan doğaya.. Yani, demem o ki, doğayı bile tahrip eden yıkan onaran eksilten çoğaltan ve bazen yok eden "Zaman" dan geriye, tahribatı inkâr edilemeyecek kadar çok ve bugüne kadar o tahribatları saklama gereği duymayan ve hâlâ o zamana meydan okuyan BEN kaldım evimde!..
Ama benim bu yazıyı kaleme alma nedenim bunların hiç birisi değil.. “Zaman” bu! Kahpedir kendileri malûmunuz
yapacak gayet tabii görevini!!.. Benim yazamamaktan, daha doğrusu, doğru olarak ifade edememekten korktuğum, onun duygulardaki tahribatı! Zamanın duygulara nasıl olup da bu kadar hükmediyor olabilmesi.. sözünü geçirebilmesi.. o derin o vazgeçilmez zannedilen duyguları rüzgarının tersi ile silip yok edebilmesi .. en acısından en yürek yakanına kadar… en yaşanmamış kabul edilenden, bir daha yaşanmasının mümkün olamayacağı düşünülen ne varsa..
İnsan denen yaratık, yüreğinde enkazlar taşıyarak yaşlanıyor. Gerek akılda gerekse yürekte saklananların da kimi kendiliğinden fark bile edilmeden zamanın yok edişi ile kayboluyor.. kimi de, 'HİÇ' veya 'ASLA' gibi açılan parantezlerin içinden kayıp giderek yok oluyor..
Yani dolap çekmece boşaltırken hatta yazdığın ve yayınlamadığın yığınla yazıyı okuyup silerken yorulduğun kadar bile yorulmuyorsun.. Hatta o boşalışı fark bile etmiyorsun. Silerken o yer bile tutmasını istemediğin sayfalarca yazıları, oradaki yaşananları (gerçekten) unuttuğunu fark edip hayrete düşüyorsun.. Ve böylece.. duygularının da yontulduğu incelip yer yer koptuğu solduğu ve tahrip edip tanınmaz hale soktuğu bir yürek sunuyor sonunda sana ZAMAN..
Sildiğim otuza yakın yazının içinde bir tanesi rekor kırmak üzere.. 7 kez silmek istemiş ve o niyetle kesin olarak sayfayı silmek üzere iken biraz daha yazıp yine saklamışım.. "saatli bomba" adını vermişim bir de üstelik yazıma.. Her okuyuşumda gülerek birazını daha silip eklemeler yaptığım için yazılma sebebini unutmuş gitmişim.. Sanki zamanı düelloya çağırışım gibi geliyor bana o yayınlanmayacak yazı.. Zamana kafa tutuşum gibi!.. Oysa bahse konu olanların ve hatta konunun bile unutulduğu .. "Kim'di - neydi" diye merak edilmeyen, ve hatta "ne zamandı" diye de düşünülmeyen..
Aslında kafa tutup efelendiğimi zannettiğim ustanın, o acımasız "zaman"ın öyle bir tahribatı ki bu, onu, o hale getiren usta bile o tahribatı onaramıyor.
Bundan uzun yıllar önce derste edebiyat öğretmenimizin söylediği bir cümleye kafam takıldığı için, o ay gelen harçlığımın neredeyse yarısını, henüz anlatmak istemediğini söylediği o kitaba verip almıştım. Kitapçı yüzüme biraz dikkatlice bakıp kim için aldığımı sormuştu.. Ben de "sakıncalı mıdır okumak" diye sorusuna soru ile yanıt verince, "yooo sadece sen ne anlarsın bu kitaptan diye sormuştum" demişti..
Kitap okumak, okuduğumu sindirmek, farklı kurgulamak, aradan birkaç ay geçince yeniden okuyup daha farklı bir kapıdan geçip o okuduklarımı değerlendirebilmek benim en masum doyuma ulaşma yolumdu o yaşlarda.. Yaşım 15-16 idi ..
O yaz, annem yaş günümde, iç sayfasına, “genç kızlığa adım attığın bugün hep kendinle gururlanacağın bir gençlik yaşamanı diliyorum kızım” diye yazdığı, 'Genç kızlar' adında bir roman hediye etmişti. Romanın konusu, bir yatılı okulda aynı öğretmene aşık olan üç genç kızın birbirleri ile gizli yarışı ve aşkları idi.. Annemin, böyle bir konunun bizzat yaşanacağı bir ortamda oluşumu hiç hesaba katmamış olmasına şaşırmış, ama bunu bana olan güvenine verip sevinmiştim..
Tatil bitmiş okullar açılmıştı.. Yatılı okulun son yılının ilk günü idi!.. Tatilden dönen kızların birbirlerine yarısı uyduruk hayâl mahsulü tatil aşklarını anlattığı curcunadan çıkıp, ilk dersimize adım attığımız gün.. Edebiyat dersinde, yaz tatilinde okumamız istenen 3 kitaptan istediğimiz birisini seçip kısaca anlatmamızı istemişti hocamız. İsteğe göre parmak kaldıranlara söz hakkı verip oturdukları yerde kitabı özetlemelerini istiyordu..
Kıkır kıkır… fıkır fıkır… kızlar… okudukları romanları anlatırken, hocamız büyük bir ciddiyetle defterine notlar yazıyordu.. Arkadaşların anlatacağı bittiğinde “şimdi kim?” diye soruyor ve parmağıyla işaret edip “sen anlat bakalım" diyordu.
Dersin sonlarına doğru anlatanın söyleyecekleri bitince kafasını not aldığı defterden kaldırmadan “gülsen sen anlat bakalım” dedi.. Ben biraz ukalâ ama çokça kendinden emin, “herkes anladığım kadarıyla aşk romanı okumuş hocam” dedim. Hiç fikir belirtmeden kısaca “okuduğun kitabın adı?” diye sordu.. “Dar kapı” dedim.. Çok ama çok şaşırdı ve hafif alaylı bir ses tonuyla “anladın mı bari?” diye sordu bu sefer. Kızlar çok mutlu olup kıkırdadılar.. ama ben son derece masum “anlayamadığım yerleri size soracağım hocam” dedim. Kaşlarını çatıp sertçe “dinliyoruz” diye eliyle başlamamı işaret etti ama daha ben başlamadan hemen ekledi. “Andre Gide oldukça zor anlaşılabilen eserler yazmıştır.. ağır eserlerdir ve henüz bunları çözebilecek gelişmeyi tamamladığınızı zannetmiyorum.. ayrıca ben sana yaz tatiline giderken de söylemiştim bu kitap ile ilgili fikrimi.” dedikten sonra not almayı bıraktı arkasına yaslandı ve beni dinlemeye başladı.
- aşk fedakârlık istiyormuş.. aslında aşkı değil de, insan varlığına ait sorgulamayı öğrenmemiz gerekiyormuş.. Bu nedenle biz bir aşk romanını okurken aslında, insan varlığına ilişkin sorgulamayı okumuş oluyormuşuz..
“tamam” diye kesti yarım yamalak anlatışımı ve bu sefer munis bir ses tonu ile devam etti. "Bu kitap henüz anlamını tam olarak kavrayamayacağınız kadar ağır sizler için, o nedenle sen bize kısaca, kitap hakkında kendi fikrini söyle" dedi. Biraz düşündüm ve anlatmak istediklerimin hepsinden vaz geçip, “Dar kapı- denen yer, tanrıya gidilen dar bir yolmuş ve o yolu herkes tek başına yürüyecekmiş. İki kişinin beraber yürüyebileceği ve geçebileceği kadar geniş değilmiş ne yol ne de kapı” dedim..
***
Mezuniyet töreninde, okul idaresinin mezun olduğumuz ve öğretmen olduğumuz için hepimize ayrı ayrı hediye ettiği kitapları deli gibi kapışırken bana verilen kitabın “pastoral senfoni ” adlı bir roman olduğunu ve yazarının da Andre Gide olduğunu görünce, Bursa/ Dağcılık kulübünde verilen veda gecesinin kulakları sağır eden o cümbüşü içinde hocama yaklaşmış ve “şimdi sizce ben artık bunu anlayabilecek kadar büyüdüm mü hocam?" diye sormuştum.. “Bilemem” demişti, sarı ve çarpık dişlerini gösteren gülüşüyle.. “ama son cümleyi ömrün olduğu süre hatırlayacağına ve unutmayacağına eminim..
***
“göz görmeden,
gönül gözü ile sevilen yüz görünür hale geldiğinde, aslında düşlenenin, bir başka yüz olduğu anlaşılır.” Andre Gide. /pastoral senfoni.
Tahmin
ediyorum, divan edebiyatı şairlerinden
Fuzuli’yi kast etmediğimi anladınız.. :))
Fuzuli
olan.. fuzuli kabul edilen.. fuzuli gelen.. artık işe yaramayan.. gereksiz yer işgal eden .. olmasa da olur diye düşünülen!..
Bunların açılımını yapmaya kalksam,
şaşırıp, evlerini gözetlediğimi düşünenler çıkabileceği gibi, ben ne zaman
anlattım bunları diye düşünen de çıkabilir. Yani ortak bir mal gibi kullanılan
duygunun adıdır fuzuli.. Kısaca, ne
kadar gereksiz şey varsa, ya da lüzumsuz kabul edilen ne kadar eşyadan insana
uzanan bir yolda toplananlar varsa, işte onların adıdır fuzuli… Yani kısacası, olmasa da
olurların, yoklukları fark edilmezlerin, hatta bizzat kişinin kendisini bile fuzuli
kabul edip yok etme sebebinin adıdır "fuzuli".. Eylemi için, onu yok etmesi, onun fuzuli
olduğunu ifade etmeye yetmektedir..
Bunun
için kişilerin genç ya da yaşlı olmaları da gerekmez. Yani şart değil. Yoksa
genelde lüzumsuz kelimesinin yakıştırıldığı çağ, 60 yaş üstü için geçerli olsa da, veya öyle
olduğu zannedilse de aslında genç bir varlık da yeri geldiğinde fuzuli kabul
edilip akıldan ve de yürekten yolcu edilebilir.. Bunun tam tersi çok çok istenen
sahip olabilmek için can atılan bir obje/eşya için de, masrafın fuzuli olduğu söylenip
kalplerde kırılmalara yol açılabilir..
Veya tüm bunların aksi de olabilir, öyle bir bütünleşme yaşanmıştır ki o eşya veya insan ya da obje ne ise onunla, onun fuzuli olması ile kendisinin yok olması birbirine bağlı ve bağımlı da olmuş olabilir.
Nereden
aklıma takıldıysa… (dediğime bakmayın bal gibi biliyorum nereden takıldığını da
yazmak hoş olmaz diye kıvırıyorum) bugünlerde bu kelimenin içini dışına
çıkartıp… irdeleyip… iğneleyip.. az bişey küfredip .. anlam yüklemeye
çalışıyordum.. ki, … baktım, zaten sayılamayacak kadar anlamı var.. O zaman yapılacak
en doğru hareketin, bu kelimeye yüklenen görevin kantarı ile oynamak olduğunu
düşündüm.. Eğer “gereksiz” diye bir kelime varsa lisanımızda ve bu kelime, “fuzuli” için de kullanılabiliyorsa yerli
yersiz; o zaman ben de “fuzuli kelimesini kullanmayı gereksiz buluyorum”diye bitirebilirim cümlemi..
Canınızı
daha fazla sıkmadan.. gerçek duygularımı söyleyeceğimden korktuğum için kırk
dereden su getirip yazmaya çalışmadan.. beynime daha fazla akıl oyunları
yaptırmadan.. en iyisi.. 534 yıldan bu
yana FUZULİ olmayan bir büyük üstadın ancak sayfalar dolusu yazı ile anlatılabilecek
iki satırı ile bitireyim anlatamadıklarımı!..
YILLARDIR.. HEP DUYGUSAL TAKILMIŞIM 'YAPRAKLAR' DA..
HEP GERÇEKLERİN İÇİNDEKİ HİSLERİMİN ORTAYA ÇIKTIĞI KİŞİSEL TECRÜBELERİM, ACILARIM, ÖĞRENDİKLERİM ÖĞRETTİKLERİM.. ŞİİRLERİM .. ALBUMDEKİLERİM!! vs..
Hep bu tip konu başlıklı yazılar yazmışım yıllardır.. Okuyan dostlarımın kalitesi tartışılmaz.. Gerektiğinde teşvik edici yorumları ile, gerektiğinde tenkit içeren ikazları ile bana hep ışık oldular yolumu aydınlattılar.
Şimdi, BU DEFA burada belgeleri ile sabit, pek çoğunuzun bildiği, inanmak istenmese de gerçeğin ta kendisi olan belgeleri, dilim - kalemim döndüğünce anlatmak istiyorum.
Bir BELGE olarak kayıtta, bir BİLGİ olarak aklınızda kalsın diye.
Lügat, "Soyunun özelliklerini kaybetmiş.. Dejenere kişi" diye tarif ediyor "SOYSUZ" u.. "NE İDÜĞÜ BELİRSİZ" diye bir söz vardır. Ya da benim aklımda böyle kalmış.. Yani soyu sopu belli olmayan, KARIŞIK. Tohumu bozuk, anaları orta malı, babaları katil ve erkeklerle de ilişki kuran anlamında!
Ben öyle zannediyorum ki bu söz, OSMANLI Padişahları için geçerli.. Belki de bizzat onlar için söylenmiş..
Bu acımasız katil ordusunu.. bu "Türk" lükle yakından uzaktan bağları olmayan, menfaat uğruna, vatan aşkı zırhına bürünüp, anasını babasını, kardeşlerini, kuzenlerini ve EVLATLARINI öldüren katil sürüsünü sunmak istedim hafızalarınıza.. "hafıza-i beşer nisyan ile malûl" olduğundan!!
Ve bizlere, kasıtlı olarak ya da kendilerini ahil zanneden cahil ordusu tarafından çok çok farklı ve hatalı öğretildiğinden ..
(Aşağıda sunacağım belgeler google' dan alınmadır)
SOY(!)LARI TAKDİMİMDİR..
Hayme Hatun I. Osman Ertuğrul Gazi Hayme Türk
Malhun Hatun I. Orhan I. Osman Mala Türk
Nilüfer Hatun I. Murat I. Orhan HorofiraRum
Gülçiçek HatunI. Bayezid ve I. Murat, Mariya Bulgar
Devlet Hatun I. Mehmet I. Bayezid Devlet Türk - Kütahya,
Germiyanoğulları Beyliği (Not 1)
Emine Hatun II. Murat I. Mehmet Emine Türk- Elbistan
Kahramanmaraş, Dulkadiroğulları Beyliği 1421-1449
Hüma Hatun II. Mehmed II. Murat Hatice Türk-
Kastamonu, Candaroğulları Beyliği 1444-1446
Sitti Mükrime Hatun II. Bayezid II. Mehmed Mû’kerime
Türk- Kahramanmaraş, Dulkadiroğulları Beyliği (Not 1)
Emine Gül-Bahar Vâlide Hatûn (Not 2) II. Bayezid II. MehmetKornelya Arnavut - Kosova 1481-1492
II. Gülbahar Hatun I. Selim II. Bayezid Külbahar Rum -
Kolhis / Laz- Laziǩa (Not 3)
Ayşe Hatun I. Selim II. Bayezid A’işa Türk -
Kahramanmaraş, Dulkadiroğulları Beyliği (Not 3)
Ayşe Hafsa (A’işa Hâfize) Vâlide Sultân I. Süleyman I. Selim
A’işa / Helga Trabzon / Lehistan Krallığı / Tatar- Kırım Hanlığı 1520-1534
Haseki Hürrem Sultan II. Selim I. Süleyman Alexandra /
Rokselena Ukrain / Leh - Lehistan Krallığı (Not 1)
Afife Nûr-Bânu Vâlide Sultân III. Murat II. Selim Cecilia /
Raşel Páros, Kiklad Adaları, Venedik Cumhuriyeti 1574-1583
Sâfiye Vâlide Sultân III. Mehmed III. Murat Sofya Baffo
Venedikli - Korfu, İyonya Adaları, Venedik Cumhuriyeti 1595-1603
Handan Vâlide Sultân I. Ahmet III. Mehmed HelenaRum
1603-1605
Handan Vâlide Sultân I. Mustafa III. Mehmed Handan Rum
1603-1605
Mâh-Firûze Hadice Vâlide Sultân II. Osman I. Ahmet Mariya
Rum 1618-1620
Meh-Peyker Kösem Vâlide Sultân IV. Murat
I. İbrahim I. Ahmet Anastasya Bosnalı Yunan - Tinos, Kiklad
Adaları, Venedik Cumhuriyeti 1623-1648
Turhan Hadice Vâlide Sultân IV. Mehmet I. İbrahim Nadya
Ukrain 1648-1682
Saliha Dil-Âşûb Vâlide Sultân II. Süleyman I. İbrahim
Katerina Sırp1687-1689
Hadice Mû’azzez İkinci Haseki Sultân II. Ahmet I. İbrahim
Eva Leh- Lehistan Krallığı (Not 1)
Mâh-Pâre Ümmetullah (Emetullah) Râbi’a Gül-Nûş Vâlide Sultân
II. Mustafa
III. Ahmet IV. Mehmet Evmanya Vorya Resmo (Retimnon) -Girit, Venedik Cumhuriyeti 1695-1715
Salihâ Sebkati Vâlide Sultân I. Mahmut II. Mustafa
Aleksandra Yunan / Rus 1730-1739
Şâh-Süvar Vâlide Sultân III. Osman II. Mustafa Mariya Sırp
1754-1756
Emine Mihr-î-Şâh İkinci Kadın Efendi III. Mustafa III. AhmetJanet Fransız (Not 1)
Râbi’a Şermi Kadın Efendi I. Abdülhamit III. Ahmet IDA Macar
- Macaristan (Not 1)
Mihr-î-Şah Vâlide Sultân III. Selim III. Mustafa Agnes
Cenevizli 1789-1805
Ayşe Seniyeperver (Sina-Pervar) Vâlide Sultân IV. Mustafa I.
Abdülhamit Sonya Bulgar 1807-1808
Nakş-î-Dil Haseki Vâlide Sultân (Not 2) II. Mahmut I.
Abdülhamit Aimée du Buc Fransız 1808-1817
Bezm-î-Alem Vâlide Sultân Abdülmecit II. Mahmut Rus Yahudisi
Suzi Gürcü Yahudiler 1839-1853
Pertav-Nihâl (Pertevniyal) Vâlide Sultân Abdülaziz II.
Mahmut Besîme Romen 1853-1876
Şevk-Efzâ Vâlide Sultân V. Murat Abdülmecit Vilma Laz /
Megrel - Megrelya, Gürcistan 1876-1876
Tîr-î-Müjgan Üçüncü Kadın Efendi II. Abdülhamit Abdülmecit
Müjgân Ermeni (Not 1)
Rahîme Piristû Vâlide Sultân (Not 2) II. Abdülhamit
Abdülmecit Râhime Osmanlı Çerkes - Ubuhlar Kabilesi 1876-1904
Gül-Cemâl Dördüncü Kadın Efendi V. Mehmet Abdülmecit Sofya
Arnavut (Not 1)
KATİLLERİ TAKDİMİMDİR..
1-)OSMAN GAZİ : Amcası Dündar beyi öldürttü.
2-)1.MURAT: Oğlunu ve kardeşini öldürttü.
3-)YILDIRM BEYAZIT: Kardeşi Şehzade Yakub 'u öldürdü
4-)2.MURAT: Amcası Mustafa Çelebiyi ve 4 kardeşini
boğdurttu.
5-) FATİH SULTAN MEHMED: Kundaktaki kardeşi Ahmet'i
boğdurttu.
6-)2.BEYAZID: Kardeşi Cem'i öldürmesi için Alexandre Borgia
ya 300.000 altın ödedi Cem'i öldürttü ve arkasından Cem' in oğlu Oğuzhanıda
öldürttü.
7-)YAVUZ SULTAN SELİM: Babası Beyazıt'ı zehirleyip tahta
çıktı. 2 Abisini ve 5 yeğeninide öldürttü.
8-)KANUNİ SULTAN SÜLEYMAN: Kuzenini ve kuzeninin oğullarını
öldürttü. Ardından oğlu Şehzade Mustafayı ve torununu boğdurttu. Ve oğlu Şehzade Beyazıdı öldürttü.
9-)3.MURAD: (Sarhoş sarı Selim'in İtalyan anadan doğma oğlu) Kanuni'ni torunu (soy çeker bok kokar) Tahta çıktığı gün ilk işi 5 erkek kardeşini
boğdurtmak olmuştur. Sokullu Mehmed paşayı da boğdurtan 3.Murad dır.
10-)3.MEHMET:İlk işi 47 kardeşinden 19 unu boğdurtmak
oldu. Ardından oğlu Şehzade Mahmut'u öldürttü.
11-)1.AHMET: Türk Derviş Paşayı öldürerek yerine binlerce
Anadolu Türk'ünü katledecek ve tarihe kuyucu lakabıyla geçecek olan Sırp soylu
Hırvat Murat Paşa adlı katili sadrazam yaptı
12-)2.OSMAN: Abisini boğdurttu.
13-)4.MURAT: 3 Kardeşini boğdurttu. Osmanlı tarihinde ilk kez
bir Şeyhülislam'ı Süleyman Efendiyi 4.Murat öldürttü.
14-)4.MEHMET: Babannesi Mahpeyker Sultanı öldürttü.
15-)3.AHMET: Yeğeni Şehzade İbrahim'i boğdurttu.O dönem
sarayda zevk ve sefa geceleri yaşanırken onbinlerce Anadolu genci ''Yağma
amaçlı''savaşlarda can vermekteydi.
16-)3.OSMAN:Yeğeni Şehzade Mehmet'i boğdurttu.
17-)3.MUSTAFA: 3.Osmanın kundaktaki 2 oğlunu
boğdurttu.3.Mustafa Sadrazam Bahir Mustafa Paşa ve Sadrazam Yağlıkçızade Mehmet
Emin Paşayı da boğdurtmuştur.
18-) 4.MUSTAFA: 3.Selim'i ve çocuklarını öldürttü.
19-) 2.MAHMUT: Kardeşi 4.Mustafayı ve 3 oğlunu
öldürttü.İstanbul Rum Ortodoks Patriği Grigorius'u Mora isyanının sorumlusu
olarak astırdı.Yeniçeri ocağını binlerce askerini öldürten de 2.Mahmut tur.
YAVUZ SULTAN SELİM, 4.MURAD ve 2.AHMED dışındaki bütün
padişahların en az iki karısı olmuştur. Sadece bu saydığım 3 Padişahın bir
eşleri vardır.
3.MURAD'ın yaklaşık 130 cariyeden 100 çocuğu
olmuştur. Öldüğünde 47 çocuğu sağdı.
***
Sizlere gerçek anlamda hem yazılı hem görüntülü bir tarih belgesi sundum.. Soyunda ermeni kürt veya rum ya da potamyalı olması, o kişinin asla bir soysuz olduğunun ispatı olamaz. Ancak unutulmaması gereken, SOY ÇEKER.. bok kokar!
Atasözlerinden dem vurup, insanın hayâl ettiği müddetçe yaşayacağından falan bahsetmeyeceğim. İnsan hayâl de etse, hayâllerinin içine de etse yaşıyor nasıl olsa.. İnsan denen yaratık arsız ve de yüzsüz çünki..
Hayâl kurabilmek bile bir sanatsal ruh istiyor.. Üstelik bedava biliyorsunuz! Ama bunu bile yapamayanlar var. Yani bir dem hayal bile kuramayan, o zevki tadamayan, ot gelip saman gidenler var, ülkemde ithal samana gerek kalmayacak kadar fazla üstelik.. "Ben yapamadığım şeylerin hayâlini pek kurmam.." diyen bir arkadaşımın yüzüne nasıl acıyan bir gülüşle baktıysam, "aslında "hayâl" denen şey odur biliyorum, yani yapılabilmesi olabilmesi mümkün olmayanı hayâlinde gerçekleştirip tadına varabilmek.. biliyorum ama yapamıyorum işte" demişti....
Oysa ben bale yaparım hayâlimde..
kaderin çaldığı çıngıraklarla
körebe oynarım!
Bir kavanozun içine, hiç solmasını istemediklerimi yerleştirip,
hep terütaze kalışlarının o emsalsiz mutluluğunu yaşarım ..
Hayâlimde dargın kuşları barıştırırım
gök yüzüne uçup..
Kavuşmasız ayrılıklara
hayâlimde bile çözüm bulamadım ama,
sevdiklerinin yolunu bekleyenlere yelkenliler yaparım kavuşsunlar sevdiklerine diye..
Sonra o hiç aramayanlardan haber beklerim..
Hiç gelmeyeceğini bile bile beklediklerim, hayâlimde olsun
beni sevindirmedikleri için küserim..
O zaman peri kızına söylerim git söyle sevdiklerime .. özledim.. seslerini.. nefeslerini.. derim. Tam dünyanın ağır gelen gerçeklerine
dönmek üzere iken, biraz daha hayâl alırım torbamdan.. Bedava olduğu için değil inanın,
ihtiyacım olduğu için.
Kendisini,
kapalı,
ve kilitli
ve ağır
ve demir
kapılar arkasına sürgüleyenleri
ziyarete giderim.
Ne güzeldir sizlere anlatamam
o açılmayan demir kapının
tam ortasından girivermek içeri..
O uzun dehlizi geçerken,
anıların zindanındaki
bağırışları duymamak için
kulaklarımı kapatırım.
Nasıl olsa istediğim an o kapıyı da açıp her biri ile tek tek yüzleşmem
mümkün olacak diye düşünürüm.
Hayâl de benim, dayanma gücüm de!
Böylece.. peş peşe hayâller kurunca, nicedir hayâlini bile kurmaya cesaret edemediğime geldi sıra.. Arkama yaslandım.. Geçtim hayâlimde piyanonun başına.. Unuttuğum, çalmayı denediğimde çalamadığım için, günahsız beyaz tuşlarıma küstüğüm ne kadar klâsik parçalar varsa kendimi kaybedercesine, gözlerim kapalı.. oradan oraya savururcasına ruhumu çalmaya başladım hayâlimde..
Tam burasında.. işte tam dayanma gücümün de, hayâl kurmamın da bana ait olduğunu düşündüğümde, "ben yapamadığım şeylerin hayâlini kurmam" diyen arkadaşımı hatırladım birden. ve birden, aydınlık zannettiğim hayâl dünyamın karanlığında gerçeğin ışıkları yandı..
Duygular, insanları bir süre sonra rahatsız etmeye başlar. Olumlu olması, ya da olumsuz olması şart değil; yoğunluğu önemli.. İnsan bir gün gelip kendi duygularından bile rahatsız olursa, yani bir gün, "ben bu dangalağın neresini sevmişim” diye düşünürse, ya da “uğruna ölümle tanıştığım salak bu mu tanrım” diye itirafların en acısını dile getirirse, veya artık bir kişi veya bir duygu yoluna, günahlarını bile feda etmeyeceğinin altını koyu koyu çizmişse … o zaman o insanın, başkalarının duygu yoğunluğundan etkilenmesi mümkün mü? Ya da onun düşüncelerinden sıkılmaması?
Yani demem o ki, kabak tadı vermenin ne anlama geldiğini anlamak için, o kabağı yemenin şart olmadığını biliyorum ben!.
O nedenle bugün, bambaşka, güzel ve özel.. duygusallıktan
azade.. lây-lây lom şeyler anlatmak
istedi canım. Espri içeren, biraz cinsiyeti çağrıştıran.. az bi
şey ortalığa mavi boncuk serpen.. Hatta aba altı üstü hiç düşünmeden kimin eli
kimin cebinde diye ifşa içeren satırlarla dolu muziplik gibi muzurluk yapmak geldi içimden.. Nasıl olsa can simidim hazır.. sınırı geçer ileri gidersem yazdıklarımda, "nisan biiiiir" derim olur biter diye düşündüm. :))
Böyle manyak bir yazı yazmak istedim.. Hatta
başladım bile. Ama daha ikinci satırına geldiğimde, ilk satırı sildim, oralara noktalar koydum
parantez açıp içine “konu değiştir” diye yazdım. Yazdıklarımın bitmesine yakın,
aklıma takıldı değiştirmem gereken konu!! Sayfayı yukarı doğru kaydırıp, ilk satırda bir süre
düşündüm.. Aklıma gelen konuların hiç birini beğenmeyince de, o ikaz satırını da sildim. Bu sefer baktım, yazıya güm diye ortadan başlamışım gibi oldu, ne başı belli anlatmak
istediklerimin ne sonu!O zaman o satırı da
silip, “burası facebook sayfan değil kendine gel” diye kendimi ciddi ciddi uyarıp, devamı olan alt satırı da sildim.. İnsanın, hayatından "nisan bir şakası" gibi gelip geçen, aklı başında her insanın, başa gelmesinin mümkün olmadığını düşündüğü o nisan bir şakası gibi yaşanan, her hatırlanışta görülen bir rüya ile karıştırılan, aslında yaşarken görülen kâbusun, salakça hayra yorulan bir rüya oluşunu, ve tüm bunların o "tesadüf" ün yaptığı "bir Nisan" şakası olduğunu da sonradan anladığını anlatacaktım.. Başıma gelen bir trajikomik olayla başlayarak..
Ama olmadı.. Siline siline yazdığım bir sayfa dolusu yazı bitince, geriye kalan son iki satırı da okumadan silecekken baktım.. özetin özü kalmış geriye!..
İçinde , duygu olmayan! espri içermeyen.. Ne "Nisan bir", ne de diğer ayların 1' i ile başlayacak şakayla yakından uzaktan ilgisi olmayan.. Yeri, zamanı, sahibi de belli olmayan . Benim bile tanımlamakta zorlandığım.. "şimdi bunu yazsam ne olur silsem ne olur?" diye düşündüğüm..
Sonra karar verdim kaldığı şekilde bırakmaya!!.. bu da benim Nisan bir şakam olsun dedim!
Sözün özü, kabak tadı veren duygu artıklarından ve kirliliğinden rahatsız olanlara, pek çok yazılanları okumadan okumuş gibi yapanlara tüm yüreğimle hak verdim. Üstelik, kırpıla kırpıla, bana göre sözün özü, belki başkasına göre başlangıcı olan ve aşağıdaki satırlarla başlamasa da böyle 'biten' bir duyguyu okumak istemeyecek olan herkes için geçerli bu "HAK"!
"İnsanın aklı, ya kaçarken , ya s….... başına gelir
" denir ya hani.. Doğruymuş meğerse bu söz.. Kaçtığımda diyemem ama diğerinde hep aklıma geliyorsun.”