15 Mart 2012 Perşembe

AÇIK TEŞEKKÜR..



BU AY, 
BENİ HİÇ BİR ŞEYİN AVUTAMAYACAĞINI DÜŞÜNDÜĞÜM BİR GÜN
 ÇIKIP GELİVERDİ..
VAKUR VE MESAFELİ DURUŞU İLE
KENDİNE ÖZGÜ SEVGİSİNİ AKTARDI YÜREĞİME OLUK OLUK..
EVİMDE İZİ KALDI.. AKLIMDA İZ BIRAKTI..
SEVGİLİ ASORTİK KREP'e
SAYFASINDA BANA ve EVİME YER VERDİĞİ İÇİN
 TÜM DOSTLAR HUZURUNDA TEŞEKKÜR EDİYORUM.  

11 Mart 2012 Pazar

"DAMAR" sorgulaması..

"damar" ın,  bedendeki  kanın veya besleyici sıvıların dolaştığı kanal olduğunu herkes bilir de,  farkında olmadan, hep bambaşka anlamlar içeren cümleler kurmak için kullandığını pek farketmez.

Gerek mermerde gerekse tahta kesitlerinde renk ayrılığını gösteren dalgalanmaya da  damar denir meselâ. Yer altında madenlerin bulunduğu katmanların da adı damardır aynı zamanda.. altın damarı gibi.. veya mecaz olarak yer üstünde  zenginliği temsil eden altın damarını bulmak gibi!!..

"damardan girmek" denir tam anlamı ile bir şeyin etkili olmasını sağlamak ya da belirtmek için..

"damarı tuttu"  der  genelde anneler veya ebeveyn kişiler, evdeki yeni kişilik kazanmaya başlayan minik bir inat için!..Ya da kesinlikle boğa/oğlak burçlarından olanlar için!!

"damarı bozuk"  ise, soyu sülâlesi ve huyu pek muteber olmayanlar için kullanılır genelde..

"damarına basmak"  pek tavsiye edilmeyecek bir eylem olsa da yapılması sadistçe bir zevk verebilir.. :)..

"damarına işlemek"  ise herhangi birisinin veya bir şeyin etkisinin derinliğini anlatmaya yarar.. hasislik damarı - şairlik damarı - şah damarı - eşşek damarı - gibi benzetmeleri çoğaltmak da mümkün..

Bir de ar damarı vardır!

Nerededir?.. veya nerde olması gerekir?.. çatlar mı patlar mı.. donar mı???? Hani ar damarı çatlamış denir ya genelde edebini yitirenlere.. Kimin edebine göredir o yitirildiği düşünülen edep bilen var mı? Kim tartabilir? Ölçü birimi nedir??
İnsan, kendisine yakıştıramadığı davranışlar içinde debelendiğinde bile, ar damarında bir değişiklik olmuyorsa, yani mahcup olduğu anlarda bile yine ve hâlâ ar’ına düşkün bir insan ise,  o zaman, değer verdiklerini  kaybetme korkusudur, ar’dan anladığı, arsız zannedilme riskini bile göze alarak..
Arsız tabiri, herkesçe bilinen, bulduğu ile yetinmeyen, gözü aç, belki yüreği de aç olan ve  insanları rahatlıkla rahatsız edebilen tipler için kullanılır genelde..

Amma ve fakat.. benim için, o arsız ile benim anladığım ar’sız çok farklı.. Bir insanı sevmek, aşık olmak, hayranlık ötesi esir etmek gönlü … kişiyi ne arsız ne de ar’sız eder bence..

Ama ben pek çok kriterlere göre cemiyetin farklı bölümlerince ar damarı çatlamış bir kadınım.. ayrıca taşra kökenli insanlar nezdinde de arsız bir kadın  olabilirim!!.. Çünki,  ne aile terbiyeme hele hele ne de mesleğime, hiç yakışmasa da,  ağzı bozuk bir kadınım ben.. çok ama çok rahatlıkla, hak edene anında hürmetlerimi sunuveririm..
Yüzü kızaran insanlara (hem de bu devirde) hayranımdır meselâ.. Her ne kadar bunun ten rengi ile ilgili olduğunu bilsem de, (esmerlerin avantajıdır bir yerde bu) yetiştirilmenin ve karakterin de katkısı olduğunu biliyorum..
Bugüne kadar benim de yüzüm çok çok nadir olarak kızarmıştır..  ya, hiç hak etmediğimi düşündüğüm bir iltifat edildiğinde,   ya da.. yanında çok ender olarak sessiz kaldığım bir insanın bana bakan gözlerindeki titreşimleri gördüğümde!.  
Ancak, hak ettiğine inandığım insana, lâyık olduğu kesin benzetmeleri yaptığımda,  asla … değil kızarmak pembeleşmez bile yanaklarım!..


OF...offf! .. Aslında damarı sorgulamak değildi anlatmak istediğim yazıma başlarken,  aklıma geldi yazıverdim .. Sizler tanıdız beni artık... lâfı uzatırım genelde taş-gedik ilişkisinin hakkını verebilmek için!! 

Ne çok şeyi sorguluyorum şu son günlerde anlatamam… Hâlâ neden yaşadığımın sorgulaması da var içlerinde meselâ, örneğin, temsil!!!..:)  
Sonra sıraya girmek için yarışan onlarca soru… Hoş bir şey değil gayet tabii. Hele de benim gibi pozitif enerji yüklü, çoşkusu abartılı bir insan için… Hele hele aşkı kutsal bir emanet gibi, tanrının sevdiği kullarına verdiği en büyük lutuf gibi algılayan ve saklayan bir insan için… ve yaşamın her anından zevk alan, bir gönlü hoş tutmanın, bir ibadetle eş değer olduğunu söyleyen ve yazan bir insan için…Yani benim için!.. Ne kadar saçma görülebilecek bir sorgulama.. Kendimi gereksiz ve çaresiz gördüğüm için değil bu. Gereksiz görülebileceğim günleri görmemek için!.. Hafızalarda kimine göre arsız kimine göre ar’sız bir kadın olarak yer etmemek için.. Adına her ne denirse densin .. yaşlılık psikolojisi mi.. terk edilme korkusu mu… yalnızlıktan bıkış mı… tek başına olmanın bir anlamda  ne b.ktan bir şey olduğunu sonunda anlamak mı???
bilemem!


Sanki, rayların ritminde sallanarak, çığlık gibi düdüğünü öttürüp giden bir trenin, yılan gibi kıvrıla kıvrıla kavşaklardan dönüp uzaklaşmasını izler gibi, yaşama zevkimin tüm cazibesi ile o trende  gittiğini seyretmekteyim bir dağın tepesinden.. Ve babamı hatırlıyorum.. "dağın ardı" derdi ebedi yolculuk için.. Anlamazdık .. bakardık yüzüne  beş meraklı çocuk!.. anlatırdı..  

"Bir adamın yolu bir köye düşmüş bir gün.. tarlaların içinden geçerken, köyde  mezarlık olmadığı dikkatini çekmiş.Akşam köyün kahvesinde çayını içerken "mezarlık nerdedir?"  diye sormuş.. Köyün en yaşlısı "bu köyde ölen olmaz ağam demiş.. sırası gelen kalkıp şu dağın ardına gider gözden kaybolur bir daha da onu gören olmaz" diye cevaplamış.. Adam şaşırmış ama çok da sevinmiş.. oh ne alâ.. ölüm yoksa o zaman ben bu köye yerleşirim diye düşünmüş ama işini sağlam tutmak için  "iyi de o dağın ardına gitmek istemezse insan ne olur?"  diye yinelemiş sorusunu.. "Yok beyim kimse zorlamaz o gideni canı isteyen kalkıp gider" demiş köyün yaşlı bilgesi..
Ve böylece, bizim yolcu köye yerleşmiş.. gel zaman git zaman... köye yaptığı hizmetler dillere destan olmuş.. O da, nasıl olsa ölüm yok diye düşünür mutlu olurmuş!!
Aradan uzuuun yıllar geçmiş bir gün ektiği fidanların orman haline gelen ağaçları arasında dolaşırken dağın ardından batan güneşe takılmış gözü.  bir el görür gibi olmuş kendisini çağıran! ve başlamış dağa doğru yürümeye.. civardaki köylüler koşup gelmişler yanına.. "ağam nereye.." diye sormuşlar telâşla.. "bir gidip bakayım dağın ardına" demiş adam, "şu bana gel diye el sallayan kimdir? "  ve...  dağın ardında  gözden kaybolmuş..

**
Biraz önce neredeyse 5 aydır omuzumdaki sorun nedeniyle yapamadığım bir şeyi yapmak istedim. Piyanomun kapağını açıp oturdum. Kulaklarıma  üşüşen melodiler, besteye dönüşmek için tuşlara aktarılmayı sabırsızca beklerken; 
kol, verdiğim komutları dinlemeyince, ısrardan vazgeçtim ..usulca, sanki biri duyacakmış gibi, "iyi ki şimdi çalmaya başlayamadım" dedim. "Yoksa fildişinize zarar verirdi gözümde biriken.. damladığı yeri sarartır bilirim.. "..


Kapağını kapatırken de, ..  bu kapatışı tanıyorum ben diye geçirdim içimden.. Oysa,  sadece bir besteye acıkmıştı yeniden yüreğim!

Olmadı. Belki bir gün, ..  de diyemem artık!! 




8 Mart 2012 Perşembe

sunuş!!..



Perdesiz bir evden, perde kapanmadan(!) ve sıraya sokmadan aklıma gelenleri, doğaçlama şekli ile sunmak istiyorum bu sabah .. Bugün kadınlar günüymüş.. Olsun!. erkeklerin "erkek günü" bile yok!!  varsın geriye kalan 365 (bu yıl için) günü kendilerinin sansınlar.. ER olan çıksın "bugün" de benim desin... Vermeyen namert!!! 

Günlerdir bir "kadın" ın, tapınan bir kuğu gibi  kadınlığı sunuşundaki zarafete bakıyorum..  Ne büyük bir ustalık ister sunuş! Her ne olursa olsun sunulan, ses tonunun, mimiklerin, edânın, kıyafetin, yerine göre mahcubiyetin, yeri geldiğinde otoriter duruşun o sunuşu şekillendirdiği ve hatta renklendirdiği bilinir..

Ancak çıplaklığın böylesine sanatsal sunulduğunu hiç görmedim bugüne kadar..
Her çıplaklık,  ne kadar saklanmaya çalışılsa da, nim seks çağrıştıran motifler içerir. O nedenle belki,  çıplaklığı  zarif bulduğumu söyleyemem.. Ama bu fotoğrafı çeken ve üryan oluşu zarafetle harmanlayıp sunana bence ödül verilmeli..  


Herkesin kendisini, meziyetlerini, yeteneklerini bir sunuş şekli vardır.. tercih ettikleri kalıplar içinde sunarlar genelde.. kıyafet giydirirler sunduklarına zaman zaman.. Bu,  duygulara giydirilen bir şiir olabileceği gibi, bir fıkra da olabilir uvertür olarak kullanılan!.. ya da bir müziğin tınıları ile başlar ve sonsuza dek sürer o sunum!..

Çıplaklık.. benim pek sevmediğim bir duruş şekli.. Zamanında resim bölümündeki çıplak modelleri de pek doğal kabul edemediğimi belirtmeliyim affınıza sığınarak.. Aklıma  gelen olduğundan değil, akıllara gelenleri gözlerde gördüğümden!..

Ancak… bu resmi gördüğümde, bir sanatın, bir iffetin,  bir ibadeti hatırlatan  şiir gibi sunuluşundaki zarafeti gördüm.. hayran oldum… takdir etmenin ötelerine geçtim… ve bu zarafeti sizlerle mail olarak değil de sohbet olarak paylaşmak istedim..


Çıplaklığa karşı oluşum, insanların ilgi çekme motiflerini tatmin eden kıyafetleri ile kendilerini rezil etmelerinden kaynaklanmakta. Oldum olası  iğrenç ve gereksiz buldum bu tür teşhir amaçlı çıplaklığı.. Tamamen benim kişisel görüşümdür bu.. Ailemin ya da çevremin pek katkısının olduğunu sanmıyorum..
Meselâ babam sol kaşını kaldırarak belli ederdi vetosunu.. yapılan davranışa giyilen kostüme değil de, babamın sol kaşına bakardık ilk önce!! .. ve kalkmışsa kaş, sebep olan da ortadan kaldırılırdı hemen! 
Bir tek pantolon konusunda sesli rest çektiğini hatırlarım… “kadın kısmı pantolon giymez” demiş kestirip atmıştı!.. nedenini bir türlü bulamamıştık.. Oysa daha az temkinli davranmamızı sağlıyordu oturup kalkarken… ya da kırda bahçede koşuşturuken ve de ağaçların tepesine tırmanırken.. :)

İster istemez hatırladım şimdi... Okulun son senesinde konser vermek üzere Müzik şubesi olarak iki otobüs ile Trabzon'a hareket etmeden önce, Okul müdür muavini Vah-it beyden emir gelmişti… “kızlarrrr seyahatte pantolon giyecek!” !!  O zamanlar elvis modası var… bol paça pantolonlar… herkesin ikişer üçer dolabında dolu!! Ben, hem nazımın geçeceğini bildiğim hem de kaz gelecek yerden tavuk esirgenmeyeceğini bilen bir arkadaştan, içine bir gülsen daha girecek bir pantolon almıştım ödünç!!  

Yol güzergâhı üzerinde önce Sivas'a sonra Samsun'a ve oradan Ordu ve Trabzon'a gidilecek.. Samsun' da, bu seyahatten haberdar olan ailem tarafından, tüm hocalarımız ve de arkadaşlarımız arka büyük bahçede yapılacak kuzu çevirmesine davetli idi..


Babam ve annem o uzun beton yolun başındaki demir kapıda  zuckmayer'i sonra diğer hocalarımızı ve 40 -50 kişilik okul arkadaşlarımı karşılamak üzere bekliyorlardı.. 32 kız öğrencinin hepsi pantolonluydu ve bundan annemin haberi vardı.. 33. pantolonlu Kız olarak ben bahçe kapısından girip büyük bir özlemle anneme ve babama sarıldığımda beklenen kaş havaya kalkmamıştı !!..

O günden sonra da  pantolonsuz bir kıyafetim olmadı diyebilirim..




Neredeeen nereye...
uzattım yine kusura bakmayın lütfen..
ölügöl havası mı çarptı ne??
Siz,  en iyisi fotoğrafı seyredin !!







5 Mart 2012 Pazartesi

artık sakla/n/mak yok!!


Sayfama kapak yaptım yeni evimi Bu yıl.. Bu ay!..  
Bir değişiklik istedi ruhum... Her yıl bu mevsim kendimce gizlendiğim inlerimi dağın dibinden suyun kenarına taşımak istedi.. Ben de izin verdim..
Kırık pencerelerini onardım kurtlar yemesin beni diye!! :) İki adım önümdeki ölügöle yaklaşıp biraz ürkek çömeldim.. bulanık suya düşen yapraklarımın arasından bulanık sudaki aksimle konuştum.. beni çaktırmadan dinleyen balıklara elimdeki ekmek kırıntılarından attım .. "korkmayın yemem sizi" dedim..

Açlıktan gebersem de sözüm var tadınızı tattıracak kişiye!

Ekmek kırıntılarını kapışan sudaki görüntülerine düşen kara bir kanat gölgesi ve sesiyle ürküp saklandılar kuytularına.. Başımı kaldırıp baktığımda oldukça sert ve sitemkâr bir kanadın rüzgârı yaladı yüzümü.. "hani bize ekmek" der gibi..  elimdekileri , dökülen yapraklara tabak gibi koyup dallardaki gölgelere ikram ettim.. yerlerinden kıpırdamadan durup bıcır bıcır dediler.. anladım.. kalkıp tek göz evime girdim.. her biri haddini bilerek kapışıp yerdekileri dallar arasından zor görünen semaya doğru uçup gittiler..

Perde getirmemişim diye düşündüm .. kapıda anahtar olmayan evde pencereye perde olsa ne olur olmasa ne olur dedim sonra..  İki adım x iki adım kare odamın zeminindeki  ıslak toprağa bakıp güldüm... o an, ne güzeldir kimbilir ıslaklığı hissetmemek diye geçti aklımdan..  yapraklar toplamalıyım.. o kadar çok ki .. o kadar oku oku bitmez yapraklarım var ki... onları serdim yere üst üste .. yan  yana... rahat bir döşek oldu altıma.. bilemedim uzandığımda üstlerine, altımdaki ezdiğim her bir kelimenin iliğime işleyen batışlarına dayanamayacağımı.. kalktım...

Keşfe çıktım etrafı gece vakti.. elimde bir kör kandil, tepetakla duran  yarasaların şaşkın bakışları altında etrafı dolaştım..  mısır tarlası buldum.. sonra domates... a-aaa çilek bunlar!!! sonra ayağıma bir taş takıldı...

Düştüğüm yerden kalkarken hiç canımın acımadığını düşündüm... karşımda bir kuyu vardı.. yanında da bir kova! Sanki bana görünmeden geçip giden tesadüfün misafiri idim..  kuyuya eğilip bağırdım  "midasın kulakları eşşek kulağıııııı!!! " sonra bu bir deneme dedim yüksek sesle... daha çok bağıracaklarım var!!  bundan sonra sır YOK!  saklamama da gerek yok anılarımı.. gelip bu kuyuya bağırırım hepsini rahatlarım... kızgınlığım da geçer kırgınlığım da!!.. 

Sonra dalların arasında süzülen ayın kahkahasını duydum.. söndür elindekini şaşkın dedi bana.. ve olanca parlaklığı ile kuyunun ağzını aydınlattı .. işte o an gördüm kuyuya inen merdiveni.. yavaşça... dikkatli dikkatli indim basamaklarından.. ayağım suya erdiğinde, bırakıverdim kendimi dipsiz zannedilen kuyunun dibine!  Bana yol gösteren o cılız huzme düştü önüme ve beni  bir dehlizden geçirip başka bir merdivenin başında bırakıp kayboldu.. başımı kaldırdığımda çok çok yükseklerdeki delikten bana göz kırpan ay'ı gördüm.. "ÇIK!" diye bağırdı benim güzel gezegenim, sonra bir bilge gibi,  "geçmeyecek zannedilen zaman geçer, yeter ki indiğin gibi çıkmasını bil!"  dedi.  Tek tek sağlam basarak adımlarımı yukarı çıktım!..

Tek göz odama girdiğimde, yaprakları beni bekler buldum .. acıkmışlar. öyle dediler!.. ben de yazmaya ve aç karınlarını doyurmaya  başladım!!  
 

4 Mart 2012 Pazar

Hediye..





Sevinmeyen var mıdır acaba verilen hediyeye?? Belki bazıları doyum noktasına ulaştıklarından, ya da zevkleri uyuşmadığından veya hiç önemsemediklerinden fazla etkilenmeyebilirler… Ama ben, daha kelime olarak bile yazarken heyecan duyarım.. Nasıl sevinir o içimdeki!! Nasıl tepinir anlatamam.. hatta bazen ifrata kaçmaması için zor zaptederim dışa vurumlarını…

Ben hediye almak kadar vermekten de aynı oranda zevk alırım.. hatta biraz daha fazla diyebilirim.. bir vitrine bakarken hiç tarzım olmayan pek çok giysi veya ürünü hayâlimde yakıştırdığım kişi için aldığım çok olmuştur.. Bunun için bayram olması da gerekmez.. sebep beklemem gerekmiyor benim duygularımı ifade edebilmem ve iletmem için.. sebep yaratmam da şart değil..
Hatırlamak ve sıradan bir olay gibi hatırlandığını gösterebilmek ne doyumsuz bir haz!..

Her ne olursa olsun bana verilen, gönlümü o paketi verene bağlar düğümler.. Bir kahve hatrını hiç bilmem kaç yıl süreceği konusunda bir fikrim yok.. çünki ne içerim ne de ikram ederim ama, gönderilen çiçekleri kurutur saklarım!!! Kutusunu hatta sarılan ipini bile.. eğer sanalsa yollananlar yollayan gibi, özel folder da muhafaza ederim yolladıklarını..


Aslında hediyenin bir cisim olması gerekmiyor benim için.. yani bir parfümü bir yüzüğü bir kitabı veya her hangi bir aksesuvarı kastetmiyorum hediye olarak..
Bence unutulmayacak olan, kullanılan değil, bellekte saklanacak olan ve belki hiç kullanılmayacak olan hediyedir.. bir anı gibi!

İki ay önce Amerikada yaşayan  bir meslekdaşımdan bir mail aldım.. Benim blogların sıkı takipçisi. Kuytulardaki şiirleri okuduğunda, aklına 1996 yılında yazdığım bir  şiir gelmiş.. "hani yaşgünümdü Bursa’ya eski okulumuzu ziyarete gitmiştik 40 yıl sonra ilk mezunlar buluşmuştuk.. orada yazıp vermiştin.. onu hiç unutmuyorum Gülsen”.. diyor..

Sözün gelişi değil, gerçekten gözlerimi kapatıp arkama yaslandım ve düşündüm.. şiir yazdığımı bile hatırlayamadım.. O zaman hediyenin gücü geldi aklıma.. Anılmak… değer verilmek.. sevilmek.. üstün bulmak.. övgüye lâyık kabul etmek.. Hüznü aşkı hasreti hatta nefreti paylaşabilmek..


Aslında her şiir bir kalıcı hediyedir.. ne mutlu yazılana.. ve anlayana!








1 Mart 2012 Perşembe

tokat ! gibi..

Biri size durup dururken, ya da hak ettiğiniz için,
hiç beklemediğiniz bir anda açılıp bir tokat atsa ne yaparsınız?
Seçimde zorlanmayacak kadar çok alternatifi var cevabın.. tabii o an akla ilk olarak hangisi gelirse..

Refleks olarak ya açılıp yaradana sığınıp sen de yapıştırırsın tokatı.. ya şaşkınlıktan ve daha çok korkudan kaçmaya başlarsın… ya da nutkun tutulur bir elin yediğin tokatın izi üstünde yanağında, diğeri dirsekten kıvrık kafanı korumaya çalışırsın… ve gücün yetmez boyun tutmazsa bir tekme savurursun .. veya… “ne vuruyosun be!” dersin..  ya da en azından karşılık veremediğin için ağlarsın!…
Bunlar ilk akla gelenler… ancak… suratına inen tokat değil de tokattan daha etkili, kapanan bir kapı ise!!!
Veya telefon!
Ne yaparsın?
       Düşün bak.. ne şaşkınlığını ne üzüntünü ne de öfkeni dile getirebilecek bir reaksiyonun olamaz.. yok!!! Öylece… zembereği boşalmış bir yay gibi kalakalırsın.. Bomboş gözlerle, bakıp göremediğin uzak yerlere bakarsın.. hatta ne olduğunu sonradan hiç hatırlayamayacağın bazı işler de yaparsın.. ancak…. aradan daha 10 dk. geçmeden fırının kapağı açılıverir ve o kızgın har, seni kucakladığı gibi yüreğinden yakmaya başlar..

       Nedenini soramadığın, tepkini gösteremediğin için değil.. Bir gökdelenin tepesinden boşluğa itilivermiş gibi, bir türlü yere düşemediğin için belirsizlikten kahrolursun.. Gururun incinmemiş bin parça olmuştur.. üzüntün, ortalığı yakıp yıkacak derecede gemi azıya almış dört nala gitmektedir.. ağlamak istersin ama gözün reddeder ...  o, gururunu henüz kaybetmemiştir!..


     En iyisi dışarı çıkmak ve hava almak diye düşünürsün.. nasıl giyindiğini ve en kötüsü giyinip giyinmediğini bile bilmeden sokağa çıkar dolaşırsın.. kulağının dibinden çığlık gibi gelip geçen kornaların sana küfür yerine çalındığını anlamadan saatlerce yürürsün.. neden sonra ıslaklığı fark eden ayaklarının çorapsız ve donmak üzere olduğunu anlarsın.. birden miden bulanır sokağın köşesine zor yetişir kusarsın.. ayaklarım üşüdü ondan diye düşünürsün.. sonra kendini kurulmuş bir kukla gibi evinin sokağında bulursun evini de bulursun ama anahtarını bulamazsın.. çantanıza iyi bakın diyen komşuna,  “a-a .. çantam da yok! ”  diyemezsin!.. 

Çilingirin bir saniyede açtığı kapıya verdiğin yüklüce paraya aldırmadan, artık anahtarı almayı unutursam korkmam diye düşünürsün ..
Oturduğun yerden kalkıp salona gitmek istediğinde ve tüm bedeninle kapıya çarptığında, tam başının döndüğünü düşünecekken elektrikleri açmadığını fark edersin.. ve yine açmayı unutup gider bir koltuğa yığılıp şehrin ışıklarını seyre dalarsın.. Orada öylece için geçer başın cama dayalı, rüyanda hiç durmadan çalan telefonları açtığını ve kimsenin konuşmadan kapattığını görürsün, hayra yorulmayacak gördüğün her ne ise.. 

Sonra... zaten hiçbir şey görmez  duymazsın ve hissetmezsin.. Sadece yakınlarının , "seni ne üzebilir bu kadar?" diye sorduğu soru, "kim" diye başlamadığı için sevinirsin!.. 



Gerçekten geçmek bilmez günler.. saatleri itesin gelir ilerlesin diye zaman.. kendine yabancı kaldığın uğraşlar peydahlarsın.. her şeyin yerli yerinde olduğu derli toplu düzgün evinde, aradığın hiç bir şeyi bulamayacak kadar dağınık ve döküntülü bir ortam yaratırsın.. yatağını hiç toplamadan içinden hiç çıkmadan ve en korkuncu hiç uyumadan döne döne, yapabileceğin en kötü şeyleri kura kura o yatakta, kâh katil olursun, kâh yaşama veda edersin... en iyisi önce onu sonra kendimi diye kararlar verirsin!! 

Hiç durmadan üşenmeden yorulmadan devamlı düşünür kurarsın.. sana verilen üzüntüyü aynen iade yolları ararsın.. zaman ilerlesin diye itmek istediğin saatler bir bakarsın koşturmaya başlamış.. bu sefer üzülürsün .. vay anasını dersin... allah belanı versin senin dersin kendine.. bir ay oldu HA? 


Sonra gün be gün büyüyen öfkeni artık bastıramayacağını anlar ve en güzeline karar verirsin!..



26 Şubat 2012 Pazar

Foya !..

Zaman zaman lügat anlamından daha farklı olarak kullandığım, farklı anlamlar yüklediğim kelimeler var..Hatalı olabilirim ama bazı kelimeleri halk dilinde yerleşmiş hali ile lügate pek rağbet etmeden kullanmayı seviyorum..  “Foya” da onlardan biri.. genelde "foyası çıkmak" olarak kullanılır.. foyası meydana çıkan insan için!!! :) Kötü niyeti değil de, güzel olmayan davranışı meydana çıkan insan için kullanılır genelde.. :)!


Oysa foya, (bildiğinize eminim) kömürü elmas yapar.. yani eğer foyası olmazsa kömürün içindeki o cevherin, elmas taşı olduğunu, çok değerli olduğunu, parlayabileceğini ve dünyadaki en değerli mücevher olduğunu kimse bilemez.. Bu elmas taşlarının alt kısmına sürülen ince yaprak metalin adıdır foya.. Arkasına sürüldüğünde, herhangi bir camın da, aynaya dönüşmesini sağlaması gibi..


Ama eğer sen, o taşın, o kömürün, parlamasa da elmas olduğunu anlamışsan, foyası olsa da olmasa da değerini bilirsin..ve bu, kıymetini de bilmeni sağlar.. Tıpkı tamamını sildiğim ama sembol gibi sonsuza kadar orada bıraktığım ilk ve son şiirimde dediğim gibi.. "son", aslından son yazdığım anlamında değil, son olmasının mümkün olmadığını vurgulamak adına kulanılan bir kelime.. Hatırlandığı her an.. hatırlanması gereken her gün.. yani ne zaman hatırlansa  son/suz  hatırlanışa bir kanıt olarak!!!



          1997 yılında katıldığım bir şiir yarışmasında dereceye giren şiirlerimin basılıp kitap haline nasıl geldiğini, başına neler geldiğini sizlere anlattığımı hatırlıyorum.. Yeniden tekrarına gerek olmayan ufak ayrıntılar gibi şimdi.. Ancak, bir tanesinin benim için ifade ettiği anlam o kadar büyük ve derin ki, kısaca bahse değer buluyorum bir kısmını bu yüzden..


         1998 yılında adı “hasret senfonileri” olan şiir kitabım, yarışmayı düzenleyen Kültür Bakanlığı tarafından (2.cilik ödülü olarak) bastırıldığında, o güne kadar hiç kimsenin şahit olmadığı bir olay yaşandı.. ve maalesef ben bunu normal bir olay zannetme hatasında bulundum..  Sonradan ne büyük bir anlam ifade ettiğini, etmesi gerektiğini, benim için ömrümdeki en ve tek değerli madalyon olduğunu anladım..
         Kitabıma, benim talebim ve ricam olmadan, üç profesör kendi istekleri ile, birbirlerinden habersiz ön söz yazdılar.. hem de sayfalarca!..  bana beni ve herkese şiirlerimi anlattılar!!.. İşte orada yazdığım şiirlerimde, hani dokunsan şüheda fışkıracak denen acıyı, özlemi, yanık yüreği anlayan bu üç büyük insanın yazdıkları,  benim bu ömrü bin kere daha yaşasam bir daha bulamayacağım kadar değer taşımakta..

Ben oradaki yazılanların elmas madeni olduğunu biliyorum.. foyası olsa da, olmasa da!..


Ancak, ondan sonra, aradan geçen 13-14 yıl boyunca elime kalem alamadım ve bir tek kelime karalayamadım.. Şiir beni terk etti!… Çok mutlu olduğum, az bulunan, zor bulunan anlarımda,  o ânı "nasıl anlatsam?"  diye bir soru düştüğünde aklıma, sorumun cevabı asla şiir olarak verilemedi..
Suskunluğumu, doyum olarak.. hatta duygularımın tükenişi olarak düşündüm ve kabul ettim..

Sonra birden.. 2oo9 2o1o ile kucaklaşıp vedalaştığı gece, “seni sona saklamış kader” diye fısıldadı  içimdeki o cılız ses!.. ucu kırık bir kalem bulduğumda, gerisini beynimin klâvyesi çoktan yazmaya başlamıştı .. ve bu iki yıl boyunca, hiç durmadı, hiç susmayan yüreğimin seslerini yazdı durdu..

Ne güzeldir hiçbir beklentisi olmayan duyguların, foyasız kömür gibi sunulması.. Kabul edilmeme kabalığı ile de tanışsa o nahif duygular,
ya da tam tersi, o satırların kendisi için yazıldığını zanneden bir ruh hastası yüzünden tükenip sussalar da;   okuyup anlayanların, hissedenlerin  sevgi sözcükleri ve katıksız şartsız kabullenmeleri ile dik tutabildiler başlarını.. 
Ama yoruldular.. dinlenmeleri gerek.. bu yüzden tek tek toplandı ve silindi kuytular..


Bugün  26 şubat…

"albümdekiler" in, yani ilk ve son romanımın kitapçıların vitrinlerine konduğu gün.. Ve.. foyasız bir kömürün elmas zannedildiği bir tarih aynı zamanda!

Bu yüzden,

"ne güzel şey seni hatırlamak!!!!"  diyor çatı katındaki hâlâ...






22 Şubat 2012 Çarşamba

BİLGİ YARIŞMASI

Müzeme hoşgeldiniz!! .. Ama, oyunların tümünden bıktım desem..  İnanır mısınız??  Footbo city de üç kupa  kazanmış olsam da!!..
Rakip olmayınca hele hiç çekilmiyor!! :)
En iyisi miyadı dolanları ya da artık zevke hitap etmeyenleri kapatmak diye düşündüm.. Sadece bu sayfam (nedense post kelimesini HİÇ sevemedim doğrusu olsa da, veeeee hiç kullanmadım)  açık kalsın..  aklıma gelenleri, bir dost kulağına fısıldar gibi yazayım… Okuyan olmuş olmamış… beğenen yorumlamış yorumlamamış…. hiç umurumda değil diyeceğimi zannettiyseniz beni tanımamışsınız demek ki… :)))
Hem de nasıl umurumda bir bilseniz!..
Ama bu sanal alemde o da, yani paylaşım da karşılıklı pek çokları için.. al gülüm ver gülüm misali… pek çoğu okumadan yorum yapabiliyor,  sonuna “ben de beklerim” i ekleyebilmek için, pek çoğu da yorum yapsın yapmasın gölgesinden bile tanıdığım güzel insanlar.. sırlarımı olmasa da,  dertlerimi paylaştığım, hâtıralarımı anlattığım, ayak seslerinden güç aldığım dostlarım..


          Ancak nedenini bilmediğim, bilmek için de uğraş vermediğim bir küskünlük mü desem yorgunluk mu inanın adını tam koyamıyorum, ama artık eskisi kadar yazmak gelmiyor içimden.. temcit pilâvı gibi eski yazıları yayınlamak da pek tarzım olan bir davranış değil.. yaptığım olmuştur arada ama güncellemek adınadır bazı olayları veya günleri.. Şimdilerde farklılık arayışım sadece yeknesaklıktan sıkılmamdan ..

         İlk iş feysimi kapatma olmalı.. Sonra "kuytular" ı yerin dibine sokmak!! (soktum zaten) Bunları yazarken bir yandan da iç sesimi dinliyorum.. durmadan lâfa karışan ve beni yalanlayan iç sesimi… “yazsana doğrusunu erkeksen” diyen!!… erkek olmadığımı bile bile.. Her erkeğin mertlikten nasibini alamayacağını mı öğrenemedi hâlâ??? Duymamış gibi yapıyorum.. bunu da yeni öğrendim.. duymamış gibi.. okumamış gibi.. mış gibi muş gibi yapmayı!! Kendimi hiç kandıramadım diyemem. Ömrüm kendimi kandırmakla geçti çünki.. aramayanı .. yazmayanı.. anmayanı, anlamayanı.. bozuk paradan beter harcayanı.. canıma okuyanı.. beş para etmeyeni.. değer biçilecek emsal bulamadığımı… ah… saymakla bitmeyecek konuların hepsinde kandırdım kendimi.. de, şimdi, beni yalanlayan iç sesimi kandıramıyorum iyi mi? . Belki de farklı bir arayış içine girmek isteyişim bu yüzden..


Ne zamandır uzak kaldığımı düşündüğüm bilgi yarışmaları geldi aklıma.. Sorup soruşturdum.. tavsiyeler aldım ve üye olup başladım..



Kategoriler var yarışmada .. Her gün için her kategoriye 10 kere katılma hakkına sahipsin Genel kültür- Tarih- Edebiyat- Müzik- Spor- Sinema gibi dallarda..  30sn. süre içinde doğrusunun seçilmesi gereken 4 cevap seçeneği var.. Üstelik ödüllü!!! İlk başta "genel kültür " vardı.. seçme yaptığım için değil,  içeriği hakkında bilgi sahibi olmak için onu tıkladım..


Ölmek sözcüğünün anlamı aşağıdakilerden hangisi ile belirtilir?:


-kırılmak - Hesap kesmek - Nalları dikmek – Araklamak  (nalları dikmekmiş )






Mehmet Aslantuğ’un eşi aşağıdakilerden hangisidir?:


- arzu – hülya – aşkın nur – Sibel  (arzu imiş)


Bunları bilmekle genel kültür sahibi olacaksam cahil kalmayı tercih ederim diye düşünüp GENEL KÜLTÜR yarışmasından çekildim .. MÜZİK kategorisine geçtim… ilk soru:


-manda yuva yapmış söğüt dalına aşağıdaki bestecilerden(!) kime aittir?


Seçenekler içinde “öküz” seçeneği olmadığı için seçemedim ve müzik kültüründen bile geçemeyip yarışmayı kazanamadım..
Boy Corc denen obiçimin, müziğe katkıları hakkında sorular sorunca da,  önce içimden, sonra hızımı alamayıp dışımdan yüksek sesle bu bilgi yarışmasını hazırlayanlara hürmetlerimi suna suna, hazırlayan ekibi aradım… sadece “Allah belanızı versin” demek için.. adına kültür yarışması dedikleri için.. Ama bulmak ne mümkün!!  Sonra vazgeçtim.. zaten Hürriyet’ten de vazgeçeli çok oldu diye düşündüm!!!…


Şimdi ne zaman canım hürmet sunmak istese girip bir-iki yarışma sorusu okuyorum … keşke seçenekler hazır olmasaydı da cevaplayan yazsaydı diye düşünüyorum…:))))  İşte o zaman yarışmanın birincisi kesin ben olurdum!

 



19 Şubat 2012 Pazar

Haylâzlıklarımın tozları ve ödülü !!

Gerek, çok sevdiğim, gerçekten ÇOK SEVDİĞİM mesleğimden ayrılmama sebep olan müdürlerin, gerekse başka görevlerde çalıştığım şirket Müdürlerinin, yaşamımda olmasa da, anılarımda bıraktığı tozlu görüntüleri hafızamdan temizlemem hiç mümkün olmadı ..

İlk tayin olduğum eski çifteler köy enstitüsü ve o zamanki değişen  adıyla Yunus Emre Öğretmen okuluna, ana yoldan ayrılınca 1km lik, iki tarafı gökyüzünde birleşmiş sağlı sollu beş bin kavaklığın ortasındaki asfalt bir yoldan girilirdi.. Bu muhteşem yolun sağ ve sol taraflarındaki kavak ağaçlarının arkasında da lojmanlar vardı  yine o yol boyunca porsuk nehrinin ince bir kolu "çay" denen su akıp giderdi..

Herkesin sebzesini yetiştirdiği bahçesi ve bahçesinde bir de kümesi vardı.. Lojmanlara bahçeden 4 basamak merdivenle çıkılırdı.. 2 küçük  bir de büyük odası olan, balkonları kavaklığa bakan müstakil evlerdi.. Ben kuluçkaya yatan tavuğun altına bir iki tane de ördek yumurtası koymuştum.. civcivler çıktığında ördek yavruları suya atladıklarında tavuğun çırpınışını ve feryatlarını hiç unutamadım.. 

Ve o yol.. o uzun kavaklı yol, her öğrencinin ve de her öğretmenin bisikletleri ile gezdiği, yakın Hamidiye köyüne hatta Mahmudiye kazasına süt, bakraç yoğurt, yumurta, köy ekmeği gibi alışverişe gittiği yoldu.. Eskişehir’e ilk indiğimiz hafta sonu, ilk işim kendime bir kız bisikleti almak olmuştu.. beni gören tüm öğretmen eşleri de bu modaya uymuştu hemen..

Ancak gel gelelim bir okul müdürümüz vardı ve adı Recep idi!! ve benim saçımı boyatmama takmıştı önce.. sonra da bir bayan öğretmenin bisiklete binemeyeceğine!! Lojmanlarımız ve gezinti alanı, okul sınırlarının dışında idi oysa..

Bir gün odasına çağırıp bana çirkin yakıştırmalar yapınca, masasının üstünden elime ilk geleni kafasına fırlatmıştım.. Şanssızlığım, o minik mermerin, Atatürk’ün büstü olmasıydı.. (Çok ileri yıllarda adamın alnındaki leke gibi ize sebep olanın Atatürk olduğunu unutmayacağını düşünüp sevinmiştim.)

Müfettişler teftişe geldiğinde beni bulamadılar.. cehennemin dibine kadar deyip, bisikletimi de hademe Rıza efendiye verip ayrılmıştım okuldan.
Sürgün cezasının sicilime işlendiğinden habersiz!..

*****

Ankara'ya, tek sığınağım olan ağabeyimin evine gelmiştim bir çarpık bavulla.. Benim ne deli bir kanım olduğunu bilen yengem "Nasıl bu kadar sakin olabiliyorsun" diye sorduğunda, yengeme "korkma fazla kalmam burada" demiştim!!..
Her gün gazeteleri talan ediyordum. O gün de gazetenin birinde kocaman bir ilân vardı."Devlet Hava Meydanları İşletmesine tercüman alınacak" diye .. Ben dilekçe falan yazmadan doğrudan Etlik’teki Genel Müdürlük binasına gidip, personel müdür muavini ile konuşmuş ve ufak bir sözlü sınavdan sonra işe alınmıştım. (muavin bayandı !! :)  )


Servisten indiğim ilk gün,  30-40 kişi kadar hiç birisini tanımadığım çalışma arkadaşlarım ile o koca binaya doğru yürürken, binanın üstünde kocaman D.H.M.İ tabelâsını gördüm ve “A-aa Devletin Himayeye Muhtaç İnekleri “ … dedim! Birden çevremdeki yürüyen kalabalıkta bir dalgalanma oldu hepsi çil yavrusu gibi koşturan adımlarla zikzaklar çizerek yarışır gibi kaçışıp binaya giriverdi.. Bir tek ben, bir de kısa boylu cücemsi bir adam kaldık o uzun beton giriş yolunda. O günden sonra aynı odada çalıştığım üç arkadaş hariç hiç kimse bana pek selâm vermedi hatta serviste günaydın diyen bile olmadı.

Bir gün masamdaki telefon çaldı açıp “buyurun dedim”. Bir erkek sesi “ben personel müdürü hemen odama gel” dedi.. Yeni gelen, yeni işe giren herkesi işleten bir zıpır Bülent olduğunu ve çok dikkat etmem gerektiğini söyleyen oda arkadaşlarımı hatırlayıp, “öyle miiiii canım, ben de İngiltere kraliçesiyim sen gel odama” dedim ve şak diye kapattım telefonu suratına.. (ne korkunç bir etkisi vardır bu surata telefon kapatılışın size anlatamam… kimbilir belki anlatırım bir gün!! )

Aradan 2 dk. geçti geçmedi,  o ilk gün bahçede yanyana yürüdüğüm cücemsi adam(!) belirdi oda kapısında ve yerlerinden fırlayan pörtlek gözleri ile “sen kraliçe değil inek bile olamazsın” dedi  devletin himayeye muhtaç öküzü!!! .. Ve benim işime son verdi!


Elimdeki son birkaç kuruşla beyaz bir bluz almaya gitmiştim kovulduğum gün.. kendimi sevindirmek istemiştim.. gençlik işte!!

Sonra biri  orada “hocanım” diye seslendi.. ???? 


*****

Eskiden Ankara’nın en lüks en güzel mağazası ABC idi.. o zamanlar Vakko Makko yoktu.. Kızılayda Pikniğin tam karşı caddesinde çok büyük bir mağaza idi ve nefis klâs giysiler sunardı.. Çok çok pahalıydı çünki hepsi ithal ürünlerdi.. İndirim başlayacağını müşterilerine özel mektupla bildirirlerdi.. Ve halk indirimin başladığını bilmeden, o özel müşteriler gider seçip beğenip alırlardı ucuzlayan kıyafetleri.. Tezgâhtarların bile İngiliz uşaklar gibi azamet ve saygıyla hizmet edişlerini, kapıya kadar müşteriyi aldıkları paketlerle yolcu edişlerini unutamam..


Tabii bizim gibi tıfıllar ve de ay sonunu zor getirenler, vitrine "indirim başladı" levhası asılınca hücum ederdi..
Ne kaldıysa artık!! Hatta o kadar kalabalık olurdu ki millet tezgâh üstünden kaptığı malı yanaşamayan arkadaşına veya eşine havadan fırlatıp atardı.. kim tutarsa onun olurdu!!!

O gün işime son verilmişti cebimde ay sonunu getiremeyecek kadar az bir para vardı.. ama dedim ya, aylar önce gördüğüm o fisto beyaz bluzda kalmıştı aklım.. Ne zamandır ucuzluk başlasın diye bekliyordum.. Hey gidi gençlik!! İşten çıkartılışımın hüznünü yok etmek, kendimi sevindirmek istemiştim..



ABC ye geldiğimde kalabalığı görünce fisto bluza veda etmem gerektiğini anladım.. Ama hazır gelmişken bir bakayım hiç olmazsa diyerek dolanıp, mağazanın içindeki dahili vitrinleri seyre daldığımda, birisi “hocanım bak” dedi.. Ah!!! nasıl.. ne şekilde döndüysem sesin yönüne, başkasına seslenen sesin sahibi refleksi gördü ve hafif alaycı bir sesle “ne o küçükhanım bir tek sen misin hocanım?” dedi .. “keşke olsaydım “ dedim.. sonra kovulduğum geldi aklıma .. sonra ucuzlukta bile cebimdeki paranın iki misli olan fisto bluzu alamayacağım geldi.. ve farkında bile olmadan gözlerimden akmaya başladı zor tuttuklarım!.


Üzüldüler tepkime.. konuşmanın zor duyulduğu buharlı kalabalıktan bir an önce çıkmaya çalışırken, adam cebinden bir kartvizit çıkartıp uzattı.. “pazartesi gel bakalım neymiş bu seni ağlatan” dedi.. Mağazadan çıktığımda baktım, M.E.B Orta Öğretim Genel Müdürü yazıyordu..


**
Karşısında ayakta beklerken, devamlı dua ediyordum inşallah bayılmam diye.. Önünde sicil dosyam vardı.. orada ne okuyorsa, dudaklarının iç kenarını ağzını büzerek kemirip önce okuyor sonra gözlüklerinin üstünden bana bakıyordu..  Birden,  “nasıl becerdin bunu?” diye sordu.. sonra suratımın renginden korkmuş veya öğretmen olduğumu hatırlamış olmalı ki, “otur otur” dedi ve yine sordu nasıl becerdiğimi!!.. “neyi efendim?” dedim fısıltı gibi.. "Aynı yıl maaş kesimi cezası almışsın ama aynı yıl takdirname ile terfi etmişsin… sonra yine bir başka yıl sürgün cezan var ama sen ortalarda yoksun müstafi addedilmişsin.. ama daha önce aldığın üç takdir birleşmiş bu sefer de derece atlamışsın.."


Üflese uçacak kadar sıska halime bakıp kafasını sallaya sallaya şaka yollu “sen maarifle kafa mı buluyorsun???” dedi..


Ona kısaca iki gün önce kovuluşumdan ve bir tanesini burada anlatamadığım diğer müdürlerimden bahsettim..


Ve… sadece iki ay sonra Aydınlıkevler Lisesinde göreve başladım.








12 Şubat 2012 Pazar

Üçgen kavgası..

Ruhum, aklım ve bedenim..
Durdurmamın mümkün olmadığı bir kavgaya giriştiler.. Olan bedenime oluyor.. Tercihimi sorsalar hangisinin galip gelmesini istersin diye, akla gelen ve de normal olan tercih “beden” olmalı.. Ama o zaman seçimde sıra vermediğim akıl, nasıl akıl edecek bunu da, birinciliği bedene verecek? O zaman da, ruh 3. sıraya düşünce, ruhu olmayan bedeni ne yapsın beden??
3 bilinmeyenli denklem değil bu.. ama ondan daha zor..

Yılların acısını, kahrını, hak ettiği ya da reva görülen yükünü taşımaktan yorgun bir beden.. ve o bedeni kendi gibi zinde zannedip istediği ortama sürüklemek isteyen bir ruhun elinde esir bir gönül.. her ikisinden de bıkmış, zaman zaman gel-gitler yaşayan bir akıl..

Ve BEN.!. bu üçgen kavgası içinde, kendimi üçünden de soyutlayıp kaçmak, ayrılmak isteyen bir garip yolcu!

Geçmişteki haylazlıklarımın devamını yazmak için oturmuştum oysa klâvyenin başına.. ve başlamıştım da.. öğrencilik yıllarımda okulda.. öğretmen olarak okullarda.. ve evde yaptığım haylazlıklarımı yazmayı sürdürürken... birden direksiyon kırdı hafızam!…
Baktım, yine geçmiş güzel günlerimin tarlalarında koşturmaktayım!..


Halbuki, elime tığ alsam, (yok bu olmaz tığ bilmem) elime şiş alsam, ( evet bu oldu.. güzel örgü örerim üstelik..) köşeme çekilsem, burnumun üstüne düşürsem yakın gözlüğümü, dizimi de çene altıma dikip torunlara (a-aaa Allah söyletti 2. si yolda mı ne?) kazak vesair örsem!!!.. "normali bu" diyorum yüksek sesle kendime.. biraz sertçe!.. bak canım diyorum .. sen torun torba sahibi bir büyükannesin!! o nedenle… işte tam bu geveleme anında kasıklarıma sonra mideme giren sancı ile sanki gerçekten köşeme çekilmişim gibi ayağa fırlıyorum.. dersin ki dokuz aylık gebeyim, sancım tuttu!!..

Anlatamıyorum sonra bu halimi kimseye.. “anne ne işin var bu havada dışarıda?” bu soruyu soran oğlum asabımı bozuyor!!… bir de üstelik “kanguru gibi “diye eklemiyor mu gıcık oluyorum!!.. :) Ben yaşıma başıma bakmadan zıplaya zıplaya seke seke yürüyormuşum.. acele etmeden ağır ağır gitmeliymişim yolda.. Orson welles'in şarkısını söylüyorum yüzüne karşı.. içimden geçeni gizleyip!!

Kimseyi inandıramadım.. umurumda da değil.. zaten inandırma girişiminde hiç bulunmadım.. sadece nim bahsi geçtiğinde o coşkuya yenik düştüğümün;… “geç bu ayakları… “ türünden itiraz edildi sustum!
Bu aralar oldukça sık düşünüyorum bu üçgen kavgasını çünki içimdeki beni ben yapan o coşkunun azalması beni ürkütüyor..


Ağır ağabeylere oldum olası illet olmuşumdur.. (oğlum aç buçuk öyledir)Karadenizliler,  bu tipler için “kanıma ekmek doğriii” derler!! İnsan, üzüntüsü ile, sevinci ile, aşk ile meşk ile çoşku içinde olmalı .. Ben turfanda bir meyve yerken de iliklerime kadar coşku ile doluyorum.. ya da baharda açan ilk çiçeği dağ yamacında gördüğümde… nicedir özlediğim bir ses duyduğumda.. bir hediye verildiğinde… Donuk don yağ gibi olamam!! Bulaşıcıdır bu coşkum üstelik.. nemrudi havada dolaşanlara bile bulaştığını bilirim..
Oğlumdan biraz büyük bir yeğenim var o aradı dün.. sakın dışarı çıkma diye.. "unutabilirim bu tembihi zira alzaymer oldum ben" dedim..
“yaa.. zavallı alzaymer!”  dedi !!..


Yine konuya giremedim… oysa haylâzlıklarımı anlatmamı istiyor içimdeki!.. Unutmazsam … haftaya  .. belki bir yerinden başlarım devamının !! 





10 Şubat 2012 Cuma

HAYLAZLIKLARIM..



Bazı yazılarımda, ara ara yaptığım haylâzlıkları satır aralarına sıkıştırıp şirin bir hal almalarını sağlamış olabilirim..Ama bu sefer göğsümü gere gere ibret alınması olmasa da, örnek alınması gerektiğine inandığım için ve de eğer hanenizde bunları yapan var ise engel olunmaması için yazmak istiyorum..


İlkokulda okuduğum yıllarda gidilecek her yere yürüyerek gidilirdi.. küçük yerleşim birimleri için normal olabilir ama zamanın büyük şehirlerinden sayılan doğup büyüdüğüm kent için bu geçerli değildi.. Ancak ulaşım aracı diye bir tanımla tanışmamıştık, bu nedenle de her yere ve yöne yürürdük.. Ayakkabılar ayakkabılıkta dizim dizim durmazdı.. herkesin tek ayakkabısı olurdu PARAMPARÇA olduğunda da yenisi alınırdı.. bu artık altının pençe tutmayacağı anlamına gelmekteydi..


Teyzemler Samsun’da adı ermeni mahallesi olan bir semtte otururlardı.. ve yürüyerek en kestirme yol şehir mezarlığının içinden geçen yoldu.. ve ben de orayı tercih ederdim ve her gidişimde bir adamı (bana göre adam, aslında bir sokak serserisi) kafasını kırarak dönerdim.. ceplerimde irili ufaklı taş taşırdım elimde de mutlaka hava nasıl olursa olsun şemsiye olurdu.. Bu yaptıklarım için aile büyüklerimden hiç azar işitmedim sadece çok daha sonraları kendilerince aldıkları tedbirler olduğunu öğrendim.. Eğitimle öğretimin birbirinden tamamen bağımsız olsa da, birbirlerinden ayrılmaz bir bütün oluşturması gerektiğine çok muhteşem bir örnek idi benim ailem..

Henüz 9-10 yaşlarımda başladığım bu antrenmanlara, öğrencilik yıllarımda, yatılı okul hayatımda, öğretmenlik mesleğim süresince de devam ettim. Benim tepkime uğrayanlar MUTLAKA haksız idiler.. Ama neredeyse tamamında cezalandırılan ben oldum…

 
Bir tek matematik öğretmenimi, (ki, tam bir eğitimci olduğunu yıllar sonra anlayabildim) dersinde hiç kimsenin kopye çekmeye muvaffak olamadığını söyleyen, ve eğer bunu kendisine yakalanmadan yapıp, ders sonunda itiraf eden olursa aldığı notun karne notu olacağını söyleyen rahmetle andığım hocam Osman Yalın’ı ayrı tutmam gerekir.. Çünki, bütün formülleri yazdığım kâğıdı, yazılı başladığında sıramın kenarına oturur gibi ilişen hocamın toplu iğne ile beyaz önlüğüne iğnelerken, iğneyi böbrek civarına batırmam neticesinde….. sormayın!!! .. Netice korkunçtu!!!... Ben disiplin kuruluna gideceğimi veya zaten kör topal geçtiğim dersten sınıfta kalacağımı düşünürken…. Hocam, belini ovalayıp, elindeki kağıda bakarak.. “bunca meslek hayatımda böyle bir kopye sistemi görmedim ..” dedi.. sonra birden durup biraz sertçe. “ iyi de kızım ne geçecek eline tut ki ben kalktım sınıfı dolaşmaya başladım.. sana ne faydası olacak?” diye sordu.. “önemli olan bütün sınıfın kopye çekebilmesiydi.. hocam.. siz gezinirken herkes sırtınızdaki kağıttan okuyacaktı” dediğimde, “dilerim bu yapıcı zekâyı hep olumlu yerlerde kullanırsın varol” demişti… O zamanlar “ne iyi adam” diye düşündüğüm hocamın daha sonraları ne muazzam bir eğitimci olduğunu anlamıştım..

(Ve maalesef bu yapıcı denen zekâyı yakın bir geçmişe, hatta bir-iki hafta öncesine kadar bile, pek de olumlu yerlerde kullanamadım.. Olayı şirin bir hikâye şeklinde sunduğumda bana hak vereceğinize eminim!)   


          Halbuki, Gazi Eğitimde English Grammer dersimizde gramer hocamız Mr. Anderson’un yaptığı küstahlığı haklı bulan da bir eğitimci idi!!! Geniş zamanlı teneffüs denilen arada, bahçedeki bankta otururken yanıma yaklaşıp, “you are not a good muslem” dedikten sonra yere tükürmüştü.. Nedenini bile sormadan anında yerimden fırlayıp okkalı bir şekilde hocanın ceketine (aslında hedefim suratı idi ama boyu çok uzundu)  tükürmüştüm.. 10 dk. Sonra müdür muavini Vahit beyin odasındaydık.. Adama neden VAH-İT dendiğini o zaman anlamıştım.. “hadi özür dile de şundan başımı elin gâvuru ile derde sokma” diyen müdür muavinine “eğer sormazsanız, eğer neden gelip bana iyi bir Müslüman olmadığımı söyleyip yere tükürdüğünü sormazsanız burada sizin yanınızda da tekrar tüküreceğim hocam” dedim.. Bitişik ara kapısı açık odadan diğer müdür yardımcısını odasına çağırdı ve sordurdu nedenini… Mr. Anderson denen adamın cevabı; “ çünki ramazan ayındasınız ve bu kız sakız çiğniyordu” oldu.. “SANA NE BE HIYAR?” denmesi gerekirken.. zabıt tutuldu ve ben disiplin kuruluna sevk edildim..

Demem o ki, ben hep mükemmel olan eğitimcilerin hafızamda yer eden anılarını hatırlamıyorum. Böyle dangalakların da, maalesef  ne öğretmenliği ne de o eğitimi tam hazmedememiş za®tların da öğrencisi olduğumu anlatıyorum zaman zaman.. hoş görüldüğümü umarak.. dileyerek..  :)


Muzurluklar ve haylâzlıklar çok olunca, zamanınızı ve limonlarımı  fazla harcamamak gerekir diye düşünüyorum.. unutmazsam, devamını Pazar’a yine yazarım..

Sevgilerimle dolu hayırlı cumalar dilerim efendim!!!  :))))))




8 Şubat 2012 Çarşamba

yumuşak hüzünler..


Bazı sesler, dayanılmaz bir hüzne sürükler beni.
İzahı ve sebebi yoktur.. aramadım da zaten.. Sadece o sesin yumuşak, sebepsiz hüznüne bırakıveririm kendimi.. Saçma ya da gereksiz bulunabilir ama ben seviyorum o hüzünlerimi..
Belki de kış geceleri, burnunu cama dayayıp evin güvencesi içince rahat rahat sokağın gölgeleri uzayan ürkütücü karanlık görüntüsünü seyreden çocukluğumu hatırladığımdan..
O nedenle belki de, ne zaman ağlar gibi çook uzaklardan gelen bozacının sesini duysam, daha bozacı yaklaşmadan, hüznüm bir koşu gelip kuruluverir yüreğime.. Çocukken de böyle olurdu.. o bozacının sesi ile hareketlenen ev sakinlerine bakıp, o ağlayan çocuğun yardımına koşuyorlar zannederdim.. Daha sonra onun elindekileri alıp eve geldiklerini düşündüğüm için mi bilmem, bozayı hiç sevemedim..


Ya da ne vakit bir tren düdüğünün sesi
ulaşsa kulağıma.. içindekilerin hepsinden ayrılmışım gibi hüzünlenirim… ya da her biri ayrı ayrı beni bırakmış gibi!… İlk evden ayrılışım gelir aklıma.. hürriyet zannettiğim boşluğa attığım ilk adımın beni hasret kuyularında büyüteceğini bilmediğimden mi acaba, hep beni alıp götürdüğünü evimden ayırdığını düşünüp hüzünlenirim..






Çok boğuk çok derinden ve uzaklardan gelen kısa peşpeşe çalan bir vapur düdüğünün sesini duyduğumda da, en derin uykumda bile olsam, anlarım ki sis çökmüştür denize.. yolunu şaşırmaktan korkan, bulmaya çalışan, çarpmamak için kısık çığlığı ile ikaz edip yardım isteyen gemilerin içinde buluveririm kendimi o sesle beraber.. yine hüzünlenirim..

 Bu gece, ilk defa.. bu üç sesi aynı anda duydum.. evimin sağ tarafında uzaktan karşısı Haydarpaşa garı.. sol tarafında da Kadıköy iskelesi var.. Üstelik kar var sonra sis var..
Bozacı .. vapur ve tren ..

Üçü birleşince mi acaba hüzün sertleşip dayanılır olmaktan çıktı?











3 Şubat 2012 Cuma

Ayak sesleri..

Dinleyin!... bakın..  duydunuz mu?  o ses sizlerin ayak sesleri..
Tek kişiyle başlayıp, iki.. üç, sonra beş, daha sonra yükselerek hızlanarak hafiften kuvvetliye doğru koşturarak yöremi saran dostlarımın ayak sesleri o duyduğunuz ritm.. sizin.. senin! 
Ben öyle düşündüm dinlerken.. :)

Bitirmek mi kolay bir şeyi, yoksa başlamak mı ??
Her ne olursa, her neyi olursa olsun, (aşk’ın haricinde) bitirmenin daha kolay olduğunu düşünüyorum.. Çünki, sadece susmak bile yeterli bir şeyin bitmesi için ya da bitmiş görünmesi için!

Başlayabilmek ise emek istiyor, yürek istiyor, sabır istiyor.. az ya da çok fedakârlık istiyor.. her ne olursa olsun başlamaya çalıştığın şey, bilgi istiyor.. cevap verebilme cesareti istiyor!..

Sana sormadan başlayan ve de biten ise sadece AŞK.. Neyse ki şu anda anlatmaya çalışmak istediğim bu değil!


Aslında bana göre bu da bir nevi aşk.. dostluğu yüce tutma aşkı!.. takdire lâyık olanların, takdirlerini sunuş aşkı.. Hiç görmediğin tanımadığın insanlarla arandaki adını koyamadığın gönül bağının adı!!


Şuna kesin inandım ki “sevgi” insan ruhu için en büyük güç!
Bu arada doktorların, işi tam anlamı ile ticarete dökmüş olduklarını, sağlık kuruluşlarında, hastanelerde kendilerine verilen odaları kiraladıklarını ve ödemeleri gereken meblâğı, gelen hastayı farklı doktorlara ve tetkiklere yönlendirip kuruma para kazandırarak o kirayı ödediklerini öğrendim.
Bedensel acı çekerken, hastane koridorlarında, nasıl türediklerini kimsenin anlayamadığı o pabucumun profları tarafından oradan oraya acımasızca yollandığım şu günlerde;  dostlarımın bana yönlendirdikleri sevgileri, bana yolladıkları e.mailleri, sayfama yazdıkları yorumları ve kendi postlarına yazdıkları çağrıları ile, ve neredeyse her gün telefonla arayarak.. evime gelerek,  bu güzelliği anlatacak kelime bulamadığım sevgi ve ilgi seli ile, dayanılmayacak düzeydeki sancımı dayanılır düzeye indiriverdiler ..

 
Yine uzattım sözü.. ama Asortik Krepin, Mehmet’in, Gökçedeniz Arzu'nun, Sönmezmutfak Nzlgln'in, Boşluğu dolduran Hüseyin Ustanın, ve  Nihan'ımın yaptıkları ile, okumamı garanti edebilmek için beni yazılanlar konusunda ikaz edenlerin çağrısı,  başımı döndürdü.. hoş görün..

Nereden başlayacağımı şaşırmam söz konusu bile değil,  çünki bir şeye başlamaya çalışmıyorum, sadece neyi anlatabilmeye çalıştığımı, okuyanların anlayacağı düşüncesinin rahatlığı içindeyim..

Bu nedenle bu gün,  hayırlı cumalar dileyip limonata yaptım!!!.. :))