19 Haziran 2011 Pazar

prematüre bir şiir!..

İlk defa bir şiirimi bitiremedim bugün.. hatta başlayamadım! Başladım başlamasına da .. olmadı! Yeniden başladım… devamı gelmedi!!
Halbuki bunca yıl.. bunca ayrı coşkuların farklı renklerine tırmandığım yıllarda, hiç ama hiç düşünüp zorlanmadan yazmıştım adına “şiir” denen, kalemimin defterimle olan sohbetlerini..
Ve ilk defa bugün, coşkularımı, kırgınlıklarımı korkularımı dile getirip aktaramadım.. Dökülmedi yürekten!  Zorladım ama kalem sustu, ucunda asılı kaldı heceler!..


Karaladım yazamadıklarımın üstünü… şekli nasıl da çirkin göründü gözüme!.. “bu” şimdi şiire dönüşse ne fark eder? dedim kendi kendime.. Vaz geçtim!
Hakimlerin kalem kırmasına sebep kararları gibiydi kararım!

“bir gölgeyi çiğnedim az önce..” diye başlamıştım..
“peşimi bırakıp önüme düştü yanılıp..” diye devam ediyordu.. karaladığım satırlar..


Yumup gözlerimi, o an’ı yaşadım tekrar .. Kendi gölgemi, içimden çıkan yılana benzettim .. Sonra ezdiğim kara gölgemin içinden çıkan yılanın gerçek çehresini görüp.. kendimi akladım.. Ve kendi gölgemi yine kendi peşime taktım.. Öbürünü, ezik ve kara bir leke gibi beton üstünde bırakarak çekip gidişimi anlatmak istemiştim şiire dönüşemeyen o satırlarda..
İyi oldu. "Şiir"e yakışmamıştı yerde bıraktığım!


          Karaladım üstünü ama eksik kaldı sanki içimde bir şeyler.. yazdığım defter yaprağını da yırttım ve parçaları çöp sepetine attım.


"beni yan* ..ltan bir düş**..
/////
                 bir gün //////  ** lgesi
                            **nılıp ///**.me düşt …"


diye okunuyordu hâlâ .. yanyana iki yırtık  parçada, yüreğimi yırtan  prematüre duygular..


Unutulur gider..  mi dersiniz?


O zaman... bir pazar limonu niyetine okuduktan ve dinledikten sonra.. herkesin kendisine de sorması gereken bu mayhoş soruya "evet" diyen bir babayiğit çıkar mı?




18 Haziran 2011 Cumartesi

HAFTA SONU İMTİHAN VAR...




ALINACAK GÜZEL HABERLERİN,
BABALARA VERİLEBİLECEK EN GÜZEL
"BABALAR GÜNÜ "
HEDİYESİ  OLACAĞINDAN  HİÇ  ŞÜPHEM  YOK. 








14 Haziran 2011 Salı

Kavşaklar..

"Tesadüf, Tanrının fark edilmeden geçip gitmek için büründüğü biçimdir"
Jean Cocteau

 
 

Yaşamımızdaki kavşaklar, biz farkında olmadan, sanki kendi irademizle karar veriyormuşuz gibi düşünsek de, pek çoğu irademiz dışında bize yön veriyor ve bizi yönlendiriyor..


İlk kavşak, ana rahminden dünyaya düştüğümüz kavşaktır.. Bir süre sonra çok zor, hatta dönmenin mümkün olmadığını zannettiğimiz kavşaklar gelir önümüze..  sınıflar... okullar... imtihanlar... tekrar okullar... ve elde edilen bir meslek!!  Ya da tecrübe.
Sonra bir gün feleğimizi şaşırtacak bir kavşaktan döneriz.. Şeklimiz değişir... aklımız uçar gider... çarpılırız.. dünya farklılaşır.. ve o dünya, bize feleğimizi şaşırtanın saçının bir tek telinde dönmeye başlar..
Buna “aşk” diyor bazı bilge(!) adamlar.. :)

Sonra başka bir kavşakta sanki “küt” diye olduğunu düşündüğümüz bir mucize meydana gelir.. Tutmayı bile beceremesen de,  kucağına verilen, mis kokulu buruşuk bir mucizedir bu!..


Daha sonra, sırasıyla olmasa da ve zaman zaman U dönüşlerle geri döndüğümüzü çok sonraları fark etsek de, yine de  devam ettiğimiz o yaşam yolunda ne çok kavşak vardır bir düşünün....

Sağlık denen o büyük lûtfun idrakine varabilmek için bir organımızın bizi terk etmeye kalması yeterli olabilir onun kıymetini bilmemize..

Böylece artarak, ama farketmeden daha ziyade eksilerek devam ettiğimiz bu yolda, bana göre en büyük şans hangisinin son kavşak olduğunu bilmemektir..



Gel benim ruhumun gerçek sesi gel
Yıllardır sönmeyen alevim, korum..
Gel benim ömrümün hikâyesi gel
Şiirim, sonsuzum, gerçeğim, zorum.
Gökle yerin birleştiği kavşakta,
Seni bulup bulup kaybediyorum...

Bekir Sıtkı Erdoğan
ŞanlıUrfa... 26/06/1998








12 Haziran 2011 Pazar

seçim sonrası sıçan/ları..



Netice son derece net olarak ilk dakikadan itibaren belli olduğu için fazla beklemeye gerek görmedim.. Şimdi oturup çatlayıncaya kadar içebilirsiniz kederden sevgili dostlar.(?).!!! TIKSIRINCAYA kadar!!…

Eğer sizin parti kazansaydı da zaten yine içecektiniz.. Sevinçten!… Sanki bir işin ucundan tutmuş gibi… ya da gerçek bir Türk gencine, insanına yakışır şekilde; korkmadan, gölgenden bile ürkmeden sanki bir eylem içinde olmuşsun gibi sevinçten içecektin utanmadan!…
Tıpkı tuttuğun takım küme de düşse .. ya da şampiyon da olsa… senin göstereceğin tepkinin aynı olması gibi..


Çok sinirliyim... TV.ye zarar verebilecek kadar... ama inanın hiç ama hiç üzülmedim… Lâyık olduğumuz bir yönetim şekli budur çünki.. Şimdi ahkâm kesip fikir yürütenlerin, vatan kurtaran aslan pozuna girenlerin…
veya yok Anadolu yok hes mes diyenlere tek bir sözüm var safsatayı KES! ... otur yerine.. yerin her neresi ise oraya lâyık olmaya çalış en azından..

En ciddi konulardan en acı konulara kadar, en yalanından en gerçeğine kadar sunulan haberlere "facebook" denen bir "o"su fazlalık sayfada, “beğen” butonuna basıp (ki pek çoğu okumadan yapıyor bunu) kendisini “okur” ilân edenler.. Orada bir acı haber var, bir katliamdan bahsediliyor… ya da bir yıkımdan… veya insanlara yapılan zulümden… adam gidip “beğen” butonuna basıyor iyi mi? Neyi beğendin sen şimdi??
Bir çiçek sunulursa, bir dinleti veya şiir veya seyrine doyulmayacak bir manzara ya da asla anlayamayacağın bir öğüt… git onu BEĞEN!..

Sen yine sakızını çiğnemeye devam et.. ya da saçlarını/bıyıklarını düzelt… veya çetleşmeye (!) devam et…bundan sonra aynanıza bir buton yaptırın, her sıfatınızı gördüğünüzde basıp beğenin kendinizi!..

Beni beğen/meyin!.. Yorum yapamıyorsanız eğer .. bu konuda bir fikriniz yoksa veya ifade yeteneğiniz yoksa o zaman susun.. ki hiç olmazsa atasözü gerçek olsun..
...








10 Haziran 2011 Cuma

SEÇME /CE..


Ben uçlarda yaşamayı sevdim hep.. Bu, sıradışı olmayı, sıradan olmaya tercih edişimden kaynaklanmış olabilir. Öyle olduğu halde “aşırı” olmadım hiç.. Yani, hürriyeti sevdim hür olmayı destekledim ama hiç çiçek çocukları (benim gençliğimin modası) gibi yaşamayı seçmedim. Hatta bana itici geldi..
Aşkı savundum, deli gibi aşık olup delirdim ama, evimi terk edip bir kişi ile “çıkmadım”!!.. Ne bileyim, Nazım Hikmet’in hep şair olarak başımın üstünde yeri oldu, hatta yakalanıp hapse girme pahasına kitaplarını sakladım okuya okuya ezberledim ama kominizme hiç yakın hissetmedim kendimi.
Kızsam da küfretsetsem de hep CHP ye yakın durdum ama solcu da olmadım.


Evimizde annem hariç tüm aile büyüklerim namaz kılarlardı.. Ramazanların heyecanını, kuran okuyan hocanın yüreğime işleyen sesini ve sahurun mis kokusunu duya duya büyüdüm. Babamın hacdan gelişini ömrümün en büyük bayramı kabul ettiğim halde dinci de olmadım. O kesime değil kendimi yakın hissetmek, garez duydum.. Saçımızın bir teline kurban olacaklarından emin olduğum anam /babam, saçımızın tellerine hiç karışmadı!..


Yani demem o ki, sıradışı yaşamakla uçlarda aşırıya kaçarak yaşamak farklı geliyor bana.. Biri heyecan veriyor diğeri aykırı geliyor.. Ben, bir felsefeci değilim.. bir pedagok da değilim .. Hataları çok olan ve her birini “tecrübe” ye dönüştürmeyi bilen bir eğitimciyim sadece..

Genelde aşırı uçlar, bir isyan bayrağının direği gibi gelir insana gençlikte.. Hele başlarında tecrübesi, eğitimi olmadan veya hiç aile büyükleri olmadan büyümüşse bir kişi, o bayrak direğini mesken tutabilir. Hepimiz, zamanında azılı veya mülayim solcuların /sağcıların yaşı kemale erince ayaklarının da suya erdiğini görmüşüzdür.


             Bir kibritin aleviyle tutuşabilecek bir ortamın gün be gün büyümekte olduğu şu günlerde, her ne sebeple olursa olsun, hangi yönde duruyorsanız durun; aşırı olmaktan kaçının lütfen. Bu, asla asla, susun ne olusa eyvallah deyin anlamı taşımıyor. Sizin, zaten böyle demek istemediğimi anladığınızı biliyorum. İzaha kalkışmam zekanızı ölçememiş olmam anlamına gelir.
Şimdi... Bunları neden mi yazdım?


Bir uğultunun yükselmekte olduğunu hissediyorum. Faydalı olmak, zararlı olan ortamı silmek için, en doğru olan zamanı bilerek ve tüm kişisel hınçlardan kinlerden arınarak oluşacak tepkilere iştirak etmek gerektiğine inanıyorum..
Unutmayın ki, daima .. daima.. dengelerin bozulması, aşırı uçlarda gezinmek yüzündendir.. Beğenmediğiniz dengeyi bozarken, kendi dengenizi de kaybedip tepetakla olabileceğinizi aklınızdan hiç çıkartmamanız gerekir bu yüzden..


Okuduğunuza eminim ama hatırlatmamda fayda var diye düşünüyorum.. Bir ara yasaklanmıştı ama artık yakında tamamı kaldırılacak olan tüm NUTUK larda yayımlanıyor..  Kutsal bir kitap gibi, her okuyuşumda, bana bu yaşta bile hâlâ yol gösterici olan Atatürk’ün “Bursa nutku” nu, bir hafta önce yayınladım sayfamda..
Ne acı ki okuyan da yormlayan da umduğumdan az.. paylaşmalarını beklediğim ve güvendiğim eğiticimler fazla meşgul olmalı ki, okumaya fırsat bulamadılar maalesef.. !!!!  

Hiç olmazsa, OY VERMEYE GİTMEDEN ÖNCE, ezbere bilseniz bile, bir kere daha okuyun/okutun.

Lütfen!. 


Çünki, kıçı koklanacak kavun değil sandıktan çıkmasına engel olunması gerekenler.



5 Haziran 2011 Pazar

BURSA NUTKU



Türk genci, devrimlerin ve rejimin sahibi ve bekçisidir.
Bunların lüzumuna, doğruluğuna herkesten çok inanmıştır; rejimi ve devrimleri benimsemiştir.. Bunları zayıf düşürecek en küçük veya en büyük bir kıpırtı ve hareket duydu mu, bu memleketin polisi vardır, jandarması vardır, ordusu vardır, adliyesi vardır demeyecektir..Hemen müdahale edecektir.

Elle, taşla, sopa ve silahla nesi varsa kendi eserini koruyacaktır.

Polis gelecektir; asıl suçluları bırakıp suçlu diye onu yakalayacaktır. Genç, "polis henüz devrim ve cumhuriyetin polisi değildir" diye düşünecek, fakat asla yalvarmayacaktır. Mahkeme onu mahkûm edecektir. Yine düşünecek, "demek adliyeyi de islâh etmek, rejime göre düzenlemek lâzım" diyecektir. Onu hapse atacaklardır. Kanun yolundan itirazlarını yapacak ama kayrılmasını istemeyecek diyecek ki:
"Ben inanç ve kanaatimin icabını yaptım. Müdahale ve hareketimde haklıyım.Eğer buraya haksız gelmişsem, bu haksızlığı meydana getiren sebep ve amilleri düzeltmek de benim vazifemdir."

İşte benim anladığım Türk genci ve Türk gençliği budur..  


Mustafa Kemal ATATÜRK.




(ve ATA'mın inandığı gibi, her bir Türk gencinin, eserini koruyabilmesi için bir OY hakkı vardır.
Ve o hakkı kullanmaya sadece bir hafta vardır!!)



3 Haziran 2011 Cuma

Korugan!..



           İnanın bugüne kadar bu kelimenin ne anlama geldiğini öğrenmek için lügate bakmadım.. Yani benim anladığım, kabul ettiğim anlamın haricinde bir şeyler yazıyor olsa da, ben onu yine kendi lügatimdeki kabul ettiğim anlamıyla kullanacağım..


          Korugan, benim lügatimde, yaşamımda sıkça sığındığım in’lerime verdiğim bir ad.. Kapısı bacası olmayan.. Karşımdaki güzellikleri görebildiğim, ancak içine sığındığım karanlıkta farkedilmediğim bir kuytu!!..  
Canıma her okunduğunda.. Masum beklentilerime her limon sıkıldığında!..
Hani çocukken anne babaya küstüğünde, veya bir yaramazlık yapıp saklandığında, bir masa örtüsünün altında kimsenin görüp bulamayacağına inanman gibi girip saklandığın!

         Yapacağım telâfisi güç pek çok hatalardan beni kurtaran kararları aldığım, veya şuuraltıma bir tiz sinyal sesi gibi kimsenin duymadığı köpek düdüğü misali bir tehlike sinyali gönderilmeye başlandığında… Ya da tahammül mülkünü yıkan Han’ların gölgelerini bile görmek istemediğimde saklandığım bir 'in'!
Çekebilme cesaretine ve de hakkına sahip olduğum tüm FİŞ' lerin tamamını çekip, kendimi dış dünyadan soyutladığım anları yaşadığım yerdir Korugan!..
Kendimle daima barışıkMIŞIM gibi yaşayabilmem için, kendimle en büyük kavgaları ettiğim yerdir yüreğimdeki köhne oda..  

Hani şairin dediği gibi, “beliren her su kenarında..” .. veya benim dediğim gibi, sisli her dağın yamacına kurduğum!!



Bir gün kulağınıza uzaklardan bir piyano sesi gelirse…  ve tuş sesleri arasından falsolar ulaşırsa kulağınıza… bilin ki, o sesler, Eros'un olmayacak duaya ettiği “amin”i yıkan çekiç sesidir.



                                            

29 Mayıs 2011 Pazar

İnkâr!

  

Bir şeyi inkâr etmek, onu ortadan kaldırmak anlamına gelmiyor.

Keşke gelse!
Bir yaşananı ya da hissedileni, ısıtıp ısıtıp öne sürme çabası içinde olmamaya dikkat ederim. Ya da "hatırlanması gerekmiyor" diye düşünenlerin huzurunu kaçırmamaya!. Sadece, anılarımı inkâr etmeyecek kadar dürüstüm. 
En azından kendime karşı!..

Bence güzel olan, hiç almayı düşünmeden verebilmenin hazzı içinde yaşanan sevgi.. Tabii ki, karşılıksız sevginin tercih edilebilir olduğu tezini savunmuyorum. Beklentiden kastım netice!.. Yani kurgusu oluşturulan bir neticeyi beklemek ve bunun için o "sevgi" denen yüce duyguyu, bu kurgulanan yönlere doğru kamçılamak, bana göre en büyük haksızlık ve ahlâksızlık.. İnsanın kendisine, şerefine, ve sevgisine karşı!.

Ancak, "ilgi" denen, insanı insan yapan ve doğasını güzelleştiren o bağ, eğer sevdikleri tarafından, o insanın yaşamındaki değerlere "önemsemek" olarak gösterilemiyorsa;  bu lâkaydi hangi tarafın önemsiz olduğunu ispatlar acaba, diye düşünmekten de vazgeçemiyorum.

Bu çok basit gibi görünen, ama ağırlığını tartabilecek bir kantarın olmadığını düşündüğüm ilginin esirgenmesi, esirgenene mi esirgeyene mi değer kaybettirir??
Bunu da,  düşünmeden duramıyorum bu pazar!!.. 
Fasılasız.. limona gerek kalmadan! 

Bu kadar “dikbaşlı” oluşuma rağmen, hep böyle olduğum gibi kalışımda, kişiliğimin temelindeki güzel ve sağlam gen taşlarımın etkili olduğuna inanıyorum.. Bu yüzden beni yıkılmaz kılmakta o taşlar!!.. Bunca darbeye..  ayrılığa.. inkârlara ve Ölüme rağmen!


VE.. e
n büyük hatanın, beynin inkâr ettiğini, yüreğe itiraf etmek olduğunu bilmeme rağmen..

Bu yüzden.. Diyorum ki...






27 Mayıs 2011 Cuma

27 / Mayıs'ın güzelliği..




ZAMANIMA "fi" TARİHİ DÜŞÜREN GÜZELLİK...




SARIŞIN AFETİMİN YAŞ GÜNÜ BUGÜN.



büyülü güzellik!




NİCE YILLARA,
ZARİF
AKILLI
DUYGULU
ve
DÜNYA GÜZELİ KIZIM..

ANNENLE ve BABANLA BİRLİKTE BÜYÜ..

düşündüm ve dünyama(!) onu her konuda aydınlatacak
 bir dünya hediye etmeye karar verdim..




                                                  bunu sadece senin için söyleyebilirim İmge'..


Unutamadığım bir film..



1950 li yıllardı herhalde.. ailece yine açık hava sinemasına gitmiştik. Sümer sinemasıydı yanılmıyorsam.. Bahçenin ön kısmında masalar ve etrafında sandalyeler vardı. Herkes masa örtüleri ile minder getirip kendi konfor ve temizliğini sağlardı! Beni masaya oturturlardı. Pek bir hoşuma giderdi herkesten yüksekte oturup tepeden bakmak(!).. Daha hoşuma gidense, şehir hamamlarının göbek taşını aratmayacak çeşitlilikte getirilen yiyeceklerdi.. Sağım, solum dolmalarla böreklerle dolu olurdu.. ellerimizde de gazoz!
“I’ll cry tomorrow” yazıyordu koskoca afişin üstünde. Herkes birbirine sormuştu “bu ne demek?” diye!! Başrolde Susan Hayward oynuyordu diğerlerini hatırlamıyorum.. Zaten filmi de pek hatırlamıyorum çünki önümde oturanlardan perdeyi görememiştim.. O zamana kadar masa üstünde otururken bu sefer masaya oturtmamışlardı beni. İtiraz edecek olunca da “kazık kadar kız oldun ayıp çok konuşma ” demişlerdi!!.. Hırsımı, ışıklar sönünce masadaki yiyecekleri civar masa altındaki kedilere atıp gidermiştim.. Gözleri sabit şekilde perdede olan aile büyüklerimin el yordamı ile pat-pat masa üstünde yiyecek arayışlarını ve bulamayışlarını seyredip eğlenmiştim.. Perdeyi tam göremediğim için etrafı seyredip, çaktırmadan sağa sola fıstık atıp kafa bulmuştum!! Sonra, burun çekmeler çoğalıp sesli hıçkırıklar artınca, merak edip aralardan kenarlardan perdeyi görmeye çalışmıştım..
Orada bir kadın bir kızına diyordu ki, “canın ne zaman ağlamak isterse, yüksek sesle ‘yarın ağlayacağım’ de” .. diyordu.. Anlayamadığım, neden herkesin bu söz üzerine o an ağlamaya başlamasıydı !

Dertler çoğalıp, tahribatları arttıkça, en güzel tedavinin ve en gerçek doktorun, insanın kendisinin olduğunu anladığım gün “yarın ağlayacağım” dedim kendime yüksek sesle, hem de iki misli ağlayacağıma dair söz verip!. Ama bir de baktım ki, yarın geldiğinde canım artık ağlamak istemiyor, ya da yine ertelenecek yarınlar var kapıda bekleyen! O zaman hiç seyretmediğim bir filimdeki tek bir repliğin beni nasıl etkilediğini farkettim.. İlk duyduğumda ne denmek istendiğini anlayamamış olsam bile.


Ve o gün bugündür, sadece ağlamakta değil, kızmakta, sinirlenmekte, hesap sormakta, ürkmekte hatta itiraf etmekte bile, baktım insan isterse “yarın” a erteleyebiliyor duygu fırtınalarını.. Sigarayı bıraktığım gün bile “yarın içeceğim” dediğimi hatırlıyorum..


Hüzünlerin de sevinçlerin de, doya doya yaşanmasından yanayım ve zamanında yapılmayan hiç bir şeyin ileride aynı güzellik ve aynı güçte etkili olmayacağını da çok iyi biliyorum.. Ama, sebep ne olursa olsun, canınız ne zaman içinizi çeke çeke ağlamak isterse, “I’ll cry tomorrow” deyin. Yarın geldiğinde bakarsınız uçup gitmiş hüzün.. niye ağlamak istediğinizi bile unutmuşsunuz.


Yok eğer dozunda ve isteğinde bir azalma olmamışsa, o zaman “yarın ağlayacağım” dersiniz!!..









22 Mayıs 2011 Pazar

davul/zurna..

Dikkatimi çekti.. baktım nicedir pazarlarınıza limon sıkmıyorum..:) Rahatlamış gibi bir haliniz mi var ne?? Cumalara denk gelen okul anılarım.. horozumun ötüşü.. ve vesairler sizde bir "pazar rehaveti" yaratmayınca ve de duyduğum sesin ne olduğunu anlamak için az önce demirsiz balkona çıkıp bakınca... "hah !" dedim.. "Şu pazar rehavetine kapılanların pazarlarına  limon sıkmanın zamanı!" :))
  
Siz de farkındasınızdır umarım son zamanların modası, gençlerin davul zurna eşliğinde gelinlikleri ile baba evinden ayrılmaları… Belki taşrada olanlar için bu bir yenilik değil ama İstanbul züppeleri neredeyse utanmasalar BMW lerinden inip zurna eşliğinde ata binerek gidecekler kızı almaya… Çünki artık gemi ile gelin almalar, motorun terkisine atıp kızı götürmeler falan demode kaldı İstanbul için.. Yeni trend böyle… Biraz önce de tam karşımdaki İstanbul’un sayılı sitelerinden, bu şekilde bir gelin gitti… davulcu aşka gelip patlattı davulunu…

Balkondan seyrederken aklıma yıllar yıllar öncesi geldi.. Sizler de bıktınız belki benim bu yıllar öncesinden enstantaneler sunmamdan.. bilemem ama geçmişten aklıma gelenleri yazmak isteyişim, belki gelecekle ilgili hayâllerimin artık olmayışındandır!


Bizim aynı gelin alayımız gibi asker alayımız vardır bir de.. Dünyadaki hiçbir ülkede olmadığı gibi.. davulla zurna ile, bayraklarla avaz avaz bağırarak “en büyük asker bizim asker” diye yolcu ederiz yiğitlerimizi konvoy halindeki her cins arabalarla!..
Giden de gönderen de mutludur, şendir .. Çünki görev kutsaldır! Hayatımda, yüreğimi yara yara bildiğim tüm duaları ettiğim tek andır!.

        60.lı yılların sonuna doğru okullara "barış gönüllüleri" adı altında ve sadece ana lisanları ingilizce olduğu için, bizim geri zekâlı Maarif camiasının onların ingilizce öğretmenliği yapabileceğini sanıp okullara atadığı.. ne idüğü belirsiz gruplar gelmişti.. Milli Eğitim ve Öğretimin , Menderes’in ektiği tohumlarla taa o zaman canına okunmaya başlamıştı.. Sonra “bir bilen” gelip benim köylüm benim ineeğem öküzüm dedi .. arkasından haşema giyip orduyu denetleyen biri, benim memurum işini bilir dedi.. Böylece kökü budanmış eğitim, gübresi(!) bol bir toprakta teslim edildi bademlere!..

Neyse konu bu değil!!.. dilimi tutmayı öğrenemedim bu yaşıma kadar ama artık kalemime de geçmiyor sözüm!!

         O bahsettiğim sözüm ona barış gönüllerinden biri de benim evimde  kalıyordu yer bulununcaya kadar.. Bir gece yine böyle davul zurna seslerini ve haykırışlarını duyunca Linda’nın ödü kopmuştu.. Pencereden seyrettirmiş ve ona anlatmıştım askere gidenlerin uğurlandığını.. uzun bir süre seyretmiş ve sormuştu: “is this ceremony for your soldier pray?”


Gerçeği anlatmaktan (anlayamayacağından emin olduğum için) vazgeçmiş ve evet demiştim "Evet.. bu bizim halkımızın askere duası"

Davul/zurna eşliğinde, her iki anlamda da hayat memat meselesi olan bir geçite doğru yolcu edilenler için yapılan tüm duaların kabul edilmesi dileği ile..





20 Mayıs 2011 Cuma

horozum benim!!..



Bir haftadır bir horoz sesiyle uyanıyorum.. Önceleri rüya gördüğümü, yine o çocukluk günlerimi yaşadığım evin bahçesindeki kümesten yumurta yürüttüğümü, horozun da rüyamda beni kovaladığını zannettim..  Uykumun en derin en tatlı yerinde hafif araladım tek gözümün kapağını.. a-aa!! daha gün ışımadan resmen horoz ötüyor hem burnumun dibinde hem de bizim horozdan çok daha güzel sesli.. ü-ürü- den sonraki Ü…. öyle uzun, öyle yanık ve melodik ki anlatılması mümkün değil..

Sitenin oldukça büyük bir bahçesi var bir de arkada arabaların park yeri.. yukarıdan 11. kattan bakınca kuş bakışı kroki gibi görüyor insan çiçek tarhlarını.. İşin kötüsü mantolama yapıldığı için tüm site balkonlarının demirlerini kestiler yani kuvvetli bir rüzgârda balkona çıksa insan, soluğu soluksuz olarak horozun yanında alabilir.. Yine de çıkıp baktım..(oğlum duymasın)  bitişik site bahçesini ayıran tarhın üstünde.. "hişşt... geh bili bili .. kışt" diyenler var ama o hiç oralı değil.. gençten bir horoz!!! :) öööyle dimdik, asil ve horozlanmış bir şekilde bekliyor!… derken, bizden hayli uzak olmasına rağmen sayısız hoparlörlerle şerefesi görünmeyen camiden, kulağımın dibinde gibi duyduğum hoparlörlerin  çıtırtısı duyuldu ama daha imam ezana başlamadan bizim horoz başladı ötmeye!!..
Allahım !!! anılarımı hatırlattığı için mi, yoksa imama meydan okur gibi öttüğü için mi bilemem, ben böyle güzel sesli bir horoz duymadım.. vakitli de ötse, keserler yakında kafasını diye korkarım..


Yönetici ile konuştum.. baktım o da horozun sesini çok beğenmiş!!! Çağırdı kapıcıya sordu “kimin bu horoz?” “valla bilmem” dedi kapıcı “kendiliğinden çıkıp geldi!!” “oğlum deli misin ?” dedi yönetici “horoz nerden çıkıp gelmiş elbet bir sahibi vardır.. “yok valla “ diye ısrar etti kapıcı.. “kovdum gitmedi.. (hatta kesip yesem mi diye düşündüğünü söylemedi) o yağmurun altında 2 gün ağaca çıktı tünedi yine gitmedi.. sormadığım yer kalmadı.. acıdım biraz akmek verdim.. o gün bugün beş vakit ezanda öter garibim…” ..


Aşağıdaki katlardan birinde tadilat var.. eski gömme dolaplar sökülüp atılmış.. Yöneticinin talimatı ile komodin gibi bir şeyden horoza tünekli ev yapıldı.. kapısı bacası yok.. “ama bunu kediler köpekler yer” dedim.. “yok “ dedi kapıcı.. “gece ağaca çıkıp tünüyo ” “eEe.. gündüz??” diyecek oldum.. “yakalayana aşkolsun” dedi!! Anladım ki tecrübe konuşmakta :)






Dün gece benim sarışın afetim çok hasta idi, onu düşünmekten uyku tutmadı.. sabah ezanı horozun bana binlerce şey anlatan sesini duymak hüzün verdi ama bugün horozuma yem aldım.. sesi daha gür çıksın diye!!

13 Mayıs 2011 Cuma

güzel anılarımın kılçıkları!!


Başlık akıllara çirkin şeyler getirebilir.. bu riski göze alarak attım başlığı.. Bana hak vermenizi de beklemiyorum ama okudukça ve belki güldükçe.. peşinden düşündükçe .. kimbilir belki hak da verebilirsiniz..  :)


Benim okuduğum Gazi Eğitim Enstitüsünde okulun en üst katı erkekler yatakhanesi onun bir alt katı da kızlar yatakhanesi olduğundan… Yani halk gözünde, (yobaz her devirde vardır.. da, bazı dönemlerde dili daha münasip olan bir yerdedir..) kızlarla erkekler aynı yerde yattıklarından o devirde okulun adı, en üst kattaki damın tepesinde bulunan kurşun kubbe nedeniyle “kubbeli  k..hane” olarak anılır olmuş..


O devasa büyüklükteki okulun bir baştan bir başa üst katları yatakhane idi.. aynı merdivenlerden çıkılır iyi geceler dilenir, hafif göz süzülür, kaçamak iyi geceler öpücüğü verilir.. (ben yaptımsa namerdim:)) ya da son derece mertçe “hadi çav..” denirdi.. çünki her gece Yatakhane kapısında kapı gibi bekleyen müdür muavini erkek Neclâ olurdu!

İğrenç ötesi bir sistemle yatakhaneler 40 kişiden az değildi.. 62 kişilik olan bile vardı.. bizim şube kızları yatılı olarak 19 kişi olduğumuz için fransızca ve resim bölümlerinin kızları ile beraber aynı koğuşta yatardık.. Kızlar yatakhanesinin bina boyunca uzanan geniş bir terası vardı.. ve erkek öğrencilerin yatakhane pencereleri o terasa bakardı.. !


Yaz başladığında, Fransızca şubesinin kızları son derece dekolte geceliklerle hava almaya terasa çıkarlardı gece yarısı!!… bunu bilen erkek öğrenciler üst üste pencerelere yapışıp terası(!) seyrederlerdi.. Çok kızardık elimizden gelse boğardık o kızları çünki seyredenler arasında kimlerin olabileceği fikri bazılarımızı deli ederdi.. hele kendilerini son derece Fransız(!) hisseden kız kuruları yatakhaneye dönüp parmaklarını sallaya sallaya “seninki de yapıştı cama cicim” dediklerinde tüm yatakhane üstlerine çullanırdı..


Bir gece uykumun en derin yerinde acı çığlıklarla uyandım.. kızlar yine terastaydılar ve erkekler yukarıdan üstlerine işemişlerdi!!! Bağırtıya erkek Neclâ (o da yatakhanenin özel bir bölümünde odası vardı orada yatardı) fırladı geldi.. işte o anda bütün yatakhane kahkaha ile gülmeye başladı.. ne olduğunu anlayan kasıklarını tutarak gülüyordu.. herkesin baktığı yöne baktığımda Neclâ hocanın uzun paça donla fırlayıp geldiğini gördüm.. üstü çıplaktı! Niye "erkek Neclâ" dendiğini merak eder, saçlarını çok kısa kestirdiği ve hep düz pabuç giydiği için söylendiğini zannederdim.. O gece farklı yerlerinin de düz olduğunu görünce ??? … :))

O yıllarda Beşevler ile okul arasında vasıta yoktu.. yol da yoktu..


Çakıl taşı toprak karışımı yolda yürüye yürüye beşevlere kadar gider otobüse binerdik.. ya da bahçelievlerdeki "renkli sinema"ya giderdik.. İlk yılın sonunda yol yapıldı ve otobüs seferleri başladı.. Taksi ise parmakla sayılacak kadar azdı..


Babamın Ankara’ya geldiği sayılı günlerden bir gün işte o sayılı taksilerden birine binip beni görmek için gelmeye kalkınca, ve taksi şoförüne de okulun adını söyleyince.. “hocamısın sen?” diye sormuş önce şoför… Babam da ciddi bir tavırla “hayır kızımı görmeye gidiyorum” deyivermiş…


Eeeee….her devirde her zaman münafıklar.. bademler.. liboşlar .. onun bunun adamları ve çocukları vardır .. şoför de aynayı düzeltip “kızını kubbeli k…haneye elinle verdin şimdi de ziyaretine mi gidiyorsun?” diye soruvermiş!!!.. Babam koltuğun arkasından ölümü pahasına gırtlağına sarılınca şoförün, o da, zikzaklar çizerek başlamış anlatmaya ..

Babam beni görmeden doğru müdürümüz Vedide Baha Pars’ın yanına çıkmış ve nedenlerini de anlatarak kızının kaydını sildirmek istediğini söylemiş ve hemen mecburi hizmeti de ödeyeceğini eklemiş.. Vedide hanım, rahmetli.. (o yapılan yolda geçirdiği bir kazada bu olaydan iki ay sonra kaybetti Milli Eğitim o mükemmel eğitimciyi) babamı almış ve yatakhanelerin olduğu katlara çıkartmış katları dolaştırmış ve son derece ciddi bir ses tonu ile “ben kız pazarlayan biri miyim sizce, yoksa bu eğitim camiasının müdiresi miyim beyefendi?” diye sormuş.. Babam son derece mahcup, fötr şapkasını çıkartıp takarak selâmlamış müdiremi ve özür dileyip gitmiş..


Bu olayı 6 ay sonra eve gittiğimde tatilde annem anlatmıştı.. Bir daha beni okulumdan almaya kalkmadı babam ama üç yıl boyunca bir daha beni görmeye okula gelmedi..




10 Mayıs 2011 Salı

BAĞIMLILIK..

Bağımlılık kötü şeydir. Bilirim!



 

...

içimde öyle bir his var ki ... anlatamam!

sanki seninle kırk yıllık dost gibiyiz ikimiz...
diyor..

şarkıyı söyleyen!..
                      ..     sizce?







                               

6 Mayıs 2011 Cuma

YATILI OKUL

Cennetin kapısı bu olmalı diye düşünmüştüm, o dimdik yokuşun bitimindeki devâsâ tahta kapıyı gördüğümde.. Yok hayır.. kapıyı gördüğümde değil o kapı açıldığında!!


Sağ tarafa doğru kavisli ve dik bir bahçe yolu vardı her iki yanı da güllerle dolu.. yolun bitiminde içinde minik ördeklerin yüzdüğü kocaman havuzu gördüğümde ilk hayret çığlığı fırlamıştı dudaklarımdan! Havuzun etrafına altıgen bir oturma seti yapılmıştı tahtadan, yanyana 30 kişinin sığabildiği.. ve hepsinin tepesini kaplayan çardağı, envâi çeşit çiçek sarmıştı.. Dört büyük binanın en büyüğünün alt katı müzik ve beden eğitimi salonları idi, üst katı ise yatakhane..


Ben lise yıllarımı Bursa’da işte bu okulda okudum.. Yatılı olarak.. Okuduğum yıllar boyunca hemen her gün, çocuk aklımla, dualarımı kabul ettiğine ve beni Elazığ'dan kurtardığına inandığım yatır arap babaya dua ederek, ve beni cennetine kabul etiği için tanrıya şükrederek!


Okulun yatakhanesi Muradiye’nin tepelerinde, kartal yuvası gibi Bursa ovasına hakim çok eski üç katlı ahşap bir bina idi. Yatakhanenin en az dört, en fazla oniki kişilik odalarında, ranzasız karyolalarda yatardık. Dolaplarımız tek kapaklı müstakil ahşap dolaplardı ve başucumuzda iki yatak arasında anahtarı bizde olan kilitli komodinler vardı. (yıllar sonra Ankara’daki üniversite yatakhanesinin koridorlarında birbirine yapışık teneke dolapları ve yanyana bitişik 40 - 50 karyolayla dolu yatakhaneleri gördüğümde okulu terk etmeyi bile düşünmüştüm..) Bütün yatak odalarının kapılarının açıldığı geniş holde, dev bir taş kömürü sobası kuruluydu. Gece bekçisi son kova kömürü de attığında holün ışığını kapatınca anlardık ki saat 12.00 dir..


Yatakhanedeki bütün odaların pencereleri ise limonluk tabir edilen camla kapatılmış en az 20m. uzunluğundaki akşap balkona açılırdı. Bu verandada küçük masa ve sandalyelere oturup, geceleri ışıl ışıl, sabahları sis içindeki Bursa ovasını seyrederdik..
Benim gibi sahil çocuğu olanların hemen hepsi bu sis çökmüş ovayı kendi memleketindeki denize benzetir ağlardı.. Ben, daha ziyade sabah ezanı okunduğunda ağlardım. Verandadan baktığımda sayabildiğim minare sayısı 16 idi. İrili ufaklı tek veya çift şerefeli, uzak - yakın onaltı minare.. O zamanlar minarelere hoparlör denen allahın belâsı alet henüz takılmamıştı. Takriben bir dakika ara ile başlayan ezanı müezzinler minareye çıkarak, elleri kulaklarına dayalı, şerefeyi döne döne okurlardı.
Bursa’da rutubetli sisli her sabah, dalga dalga, bazen yanıbaşında gibi yakınlaşan, bazen kulağında kalan anne ninnisi gibi uzaklaşan ezanı, o tatlı çocuk uykumdan uyanıp, yatağımda oturarak bitene kadar dinlerdim. Ağlardım. Niye olduğunu bilmeden... Gurbetin, küçük çelimsiz omuzumdaki yükünü hafifletirdi belki! O yanık ve ilâhî ses, bize o yaşlarda hiç zorlanıp dayatılmadan dua etmeyi, şükretmeyi ve sabretmeyi öğretmişti..


Özel öğrencilerdik biz.. Başka hiç bir öğretmen okulunun müfredatında “lisan” dersi yokken, biz okulumuzda haftada 12 saat/ders ingilizce okurduk. Bize o devirde sağlanan imkânları ve gösterilen toleransı ve aşılanan uygarlığı kime anlattıysam inanmadı.. O nedenle buraya da yazmayı düşünmüyorum. Sadece okulumuzun kurucusunun ve Müdürünün Prof.dr. Fatma Varış olduğunu yazmam yeterli olur diye düşünmekteyim..


Gerek meslek gerekse özel yaşamımda, aklı güzel kullanmayı (duygu dünyam hariç)  ve kendimle barışık kalabilmeyi öğrenmemdeki başarımda, eğitimde çığır açan üç dev ismin, üç cumhuriyet kadınının, eğitimcisinin,   Sıdıka Avar , Fatma Varış ve  Vedide Baha Pars gibi üç müstesna insanın yeri olduğuna, okuduğum okulların müdireleri oluşlarının da çok büyük bir şans olduğuna inandım..