Halbuki bunca yıl.. bunca ayrı coşkuların farklı renklerine tırmandığım yıllarda, hiç ama hiç düşünüp zorlanmadan yazmıştım adına “şiir” denen, kalemimin defterimle olan sohbetlerini..
Ve ilk defa bugün, coşkularımı, kırgınlıklarımı korkularımı dile getirip aktaramadım.. Dökülmedi yürekten! Zorladım ama kalem sustu, ucunda asılı kaldı heceler!..
Karaladım yazamadıklarımın üstünü… şekli nasıl da çirkin göründü gözüme!.. “bu” şimdi şiire dönüşse ne fark eder? dedim kendi kendime.. Vaz geçtim!
Hakimlerin kalem kırmasına sebep kararları gibiydi kararım!
“bir gölgeyi çiğnedim az önce..” diye başlamıştım..
“peşimi bırakıp önüme düştü yanılıp..” diye devam ediyordu.. karaladığım satırlar..
Yumup gözlerimi, o an’ı yaşadım tekrar .. Kendi gölgemi, içimden çıkan yılana benzettim .. Sonra ezdiğim kara gölgemin içinden çıkan yılanın gerçek çehresini görüp.. kendimi akladım.. Ve kendi gölgemi yine kendi peşime taktım.. Öbürünü, ezik ve kara bir leke gibi beton üstünde bırakarak çekip gidişimi anlatmak istemiştim şiire dönüşemeyen o satırlarda..
İyi oldu. "Şiir"e yakışmamıştı yerde bıraktığım!
Karaladım üstünü ama eksik kaldı sanki içimde bir şeyler.. yazdığım defter yaprağını da yırttım ve parçaları çöp sepetine attım.
"beni yan* ..ltan bir düş**..
/////
bir gün ////// ** lgesi
**nılıp ///**.me düşt …"
diye okunuyordu hâlâ .. yanyana iki yırtık parçada, yüreğimi yırtan prematüre duygular..
Unutulur gider.. mi dersiniz?
O zaman... bir pazar limonu niyetine okuduktan ve dinledikten sonra.. herkesin kendisine de sorması gereken bu mayhoş soruya "evet" diyen bir babayiğit çıkar mı?





















