27 Mart 2015 Cuma

Makbule Abalı.. diyor ki..


Bir kitabı seçerken türlü nedenlerle seçersiniz: Yazarını tanırsınız, hakkında iyi şeyler duymuşsunuzdur, adı cazip gelmiştir veya başka nedenlerle okumaya başlarsınız. Bazı kitaplar zor okunur, elinizde günlerce sürünür. Bazıları çok kolay okunur, akar gider, kısa sürede biter. Bazı kitapları kitaplığınızın herhangi bir yerine kaldırırsınız, bazısı da yakınlarınız da okusun diye ön sıralarda yer bulur. 
Gülsen Varol Öğretmenimizi "Yapraklar" ve "Kuytular" adlı bloglarıyla tanıdım önce. Yazılarını okurken duygulanmamak imkansızdı. Yorumlara yazdığı cevaplar bile öylesine anlamlıydı ki. İlk kitaplarıyla henüz tanışmadım. Ben sondan başladım; "Cehennem Deresi".  Doğrusunu söylemek gerekirse kitabın adı önce düşündürdü beni. Ancak sonra düşündüm ki kafamdaki sorular kitabı okurken açıklığa kavuşacak. Gerçekten de öyle oldu. Cehennem Deresi kesinlikle şiddete dayalı bir roman değil. 
 
Kitabı okumadan Cehennem Deresi'nin nerede olduğunu merak ettim. İnternette haritalara baktım; Şırnak'ta, Artvin'de Rize'de  Mersin'de bir Cehennem Deresi var.
Romandaki ana karakterler 5 kişi. Çok güzel kurgulanmış. Bölümler arasında sanki kayar gibi ilerliyorsunuz. Adeta bir sinema filmi izler gibi düş kuruyor ve okuyorsunuz. 
 
Karakterler çok ustaca seçilmiş, kişilikler açıklayıcı betimlemelerle belirtilmiş. Hiçbir rol abartılı değil. Gülsen Varol hayatın içinden çarpıcı bir olaydan yola çıkarak sürükleyici, etkileyici bir roman yaratmış. Romanda ana kahramanın öyküsü çok çarpıcı. Gün gelir kimliğinizi, kişiliğinizi hatta görüntünüzü kaybedebilirsiniz... Bazı bölümleri ürpererek okuyorsunuz.
Kitapta orta yaşlarda yaşanan tutkulu bir aşk da var. Öyle çarpıcı anlatılmış ki o iki kahramanla mutlu oluyor ya da üzülüyorsunuz. 

Bazı tıbbi deyimler öylesine uygun kullanılmış ki sanki bir sağlık personelinden dinler gibi okuyorsunuz. Psikolojik çözümlemeler de çok yerinde. Anlatım dili sade ve yalın. 282 sayfa 2-3 günde bitebiliyor. Ben zamanı paylaşarak eşimle okudum.
Cehennem Deresini rahatlıkla dostlarıma önerebilirim.  Kitabı okurken bazı sürprizlere hazırlıklı olmak lazım. O sürprizler hiç beklenmedik bir anda devreye girebiliyor. Zaten hayat da her an sürprizlerle dolu değil mi...?

Kitaptan bazı bölümlerle tamamlamak isterim yazımı: 

"Damarlarımızda deli kan akar bizim bilirsin, ama soğuk ülkelerin insanlarının kanı donuk oluyor, adına temkinli olmak deniyor."
---------------------------------
"Erkekler ağlamaz diye niye denmiş bir türlü bulamamıştı bu sorusunun cevabını o güne kadar. O gün de yine izinsiz akmaya başlamıştı gözünün yaşı. İçindeki yıllanmış acılara merhem olan torununu kendisine doğru çekip, çenesinin altına yasladığı başını öpe öpe ağlamış ama bir türlü konuşamamıştı."
-----------------------------------
Gülsen Varol yaşamın içindeki acı-tatlı birçok olayı kalemiyle dans ettirmiş, onlara ritm ve anlam kazandırmış.Farklı bir "hayat dansı" bu; Bazen yavaşlayan, bazen hızlanan...Dikkatlice okunup izlendiğinde içinde ders alınacak çok şey var.
Siz hep yazın, yazdıklarınızı biz hep okuyalım sevgili Gülsen Öğretmenim...

Makbule Abalı

****
Henüz baharın kıpırtılarına yüreğimi açamadığım şu günlerde, duygularıma çok farklı bir uyanış sundu yorumun sevgili Meslektaşım Makbule'm..

Hissedebilmek, tanrının en güzel lütfudur kullarına, bana göre.. 
Ve bunu taşıyabilmek, üstelik ifade edebilmek sunabilmek ise o insanın yeteneğidir ve ayrıcalığıdır. Zaten bloğun"uçun kuşlar" da bunun bir ispatıdır.
Çok farklı bir dönemde bana bir sal oldu yorumun, batmadan .. yeniden.. karaya çıkabilmem için. Teşekkür ederim.

gülsenvarol





18 Mart 2015 Çarşamba

Sizlere bir MASAL anlatmak istiyorum bu gece..


Bir masal gibi okunması gereken yaşanmış anılar vardır.. Öylesine çok ki beynimin kıvrımlarında saklı olan.. Ama size, belki tanıdık gelen farklı yaşanmışlıkları hatırlatacak olan bir masal anlatmak istiyorum..

Çok önceleri yayınladığım bazı yazılarımla anlatmaya çalışmıştım anılarımı.. Annemin hayvanlarla olan aşk bağını ve serüvenlerini okuyanlar belki hatırlarlar. Kargaya "ibiş" ismini taktığını, bahçeye çıkıp ibiiiiişşşş diye bağırdığında karganın geldiğini ve duvara konup verilecek mamayı beklediğini.. babam evden çıkmadan asla bahçe duvarına konmadığını.. evimizin üç katındaki ayrı ayrı kat sahibi olan kedilerimizi... bahçede beslenen kedinin eve asla giremediğini, döşemenin deliğinden beslediği fındık faresini, babamın bilâistisna hiç bir hayvana sempatik bakmadığını ama zarar da vermediğini, sadece fareye yaşam hakkı tanımadığını.. okuyanlar belki hatırlayacaklardır..

Yıllar yıllar sonra annem felç olup tekerlekli sandalyeye mahkum olunca, bu hayvan sevgisini sadece kuşlara yönlendirmişti.. Kanarya beslerdi kafesin kapısı açık olarak.. Kanarya karnı acıkınca çıkıp salon perdesinin oymalı demir kornişine konup, öter öter .. şakıması bitince gelip annemin omuzuna konar avucundaki yemi yer sonra yine gidip kafesine girerdi.. Salonumuzun devasa balkonunun kapısı açık olduğu aylarda da bu seremoni hep böyle devam edip giderdi bir kere olsun balkona çıkmazdı annemin kanaryası . Sonra serçelerle iletişim kurmuştu.. sandalyesi ile balkona çıktığında "özden" adını verdiği serçeyi çağırırdı.. ve mutlaka ama mutlaka o serçe gelip balkon demirinin uzak bir köşesinde atılacak yemi beklerdi..

Sonra .. annemi kaybettik bir aralık ayında.. Kanaryayı alt katta oturan ablam aldı. Şubat ayında, kar tipi ve dondurucu soğuğun hüküm sürdüğü o gün, aile arasında 52. gün tam mevlit  okunurken, balkona bir serçe geldi ve balkon demirine yüzü salona dönük olarak kondu.. Atılan çığlıkları duydu ama kaçmadı.. hoca efendi istifini bozmadan okumaya devam etti.. babam, "tövbe estağfurullah" diyerek tespihini çekmeye başladı.. Biz.. beş kardeş avaz avaz ağlamaya başladık.. sonunda hoca efendi okumaya ara verdi ve ne oluyor der gibi babama baktı. Babam o vakur duruşunu bozmadan "evin annesi için gelen var" dedi.. sonra kalktı mutfağa gitti ekmek dilimlerini bir tabağa doğradı balkona yöneldi kapısını açtı.. "gel Melâhat" dedi ve tabağı balkona karların üzerine bıraktı.. Bu tür inanışlara asla pirim vermeyen ve inananlara aba altından sopa göstererek tekrarını engelleyen Hacı(!) babam, o kuşta annemin ruhu olduğuna inanmıştı..

Aradan otuz yıl geçti.. Birer birer bizi terk edenler çoğalıp, kalanlar azaldı. Sıralı gidişlerin normal olduğunu kabullenir olduk.

Yine bundan bir kaç yıl önce, sırasız giden can için, rahibelerle gönül bağlantısı kurduğum ve hiç uyumadan kendimce ibadetimi yaptığım gecenin sabahında, sızıp kaldığım yatağımda bir kuş sesi ile irkilerek uyandım.
Yatak odamın pencere demirine konmuştu ve alabildiğine şakıyordu. Aylardan yine Mart idi! 

Kalkıp pencereye yaklaştım tülü kaldırıp baktım.. kaçmadı! fotoğrafını çekerken de susmadı devam etti şakımaya.. ekmek koydum bir tabağa ve metal bir kaseye de su. Gidip şakıdığı pencerenin kanadını araladım yavaşça, uçup gitti.. Döneceğinden emin olarak elimdekileri pencere içine bırakıp camı kapattım.  Geldi!


İnanın hiç bir güç ve kişi, beni o kuş kadar teselli edemedi.



 
 

1 Mart 2015 Pazar

Bu ay, rahibelerle bir gönül bağı kuruyorum.

 
Bundan yıllar önce.. ama sanki dün gibi.. 18/Mart şehitler gününde, 20 yaşındaki günahsız bir bedeni, canımdan can verdiğim bir bedeni alıp, beni cezalandırdı Tanrı. ve beni böyle.. kimine göre asi, kimine göre günahkâr kıldı.. bıraktı gitti..
 
O günleri tekrarlamakta fayda yok.. fayda olacağını bilsem bile tekrarına niyetim yok. O gün bugün aradan geçen onlarca yıla rağmen ve o tanrının, bana “tesadüf” kimliğine bürünerek yardım etmesine, hatta yenilikler icat edip yaşamıma devam için sebepler sunmasına rağmen ben,  o “tesadüf” ü hiç affetmedim..

Her kadın, kırklı yaşların sonunda  bedensel bazı değişime uğrar ve elli yaşlarında hormon  bitişinin sancılarını çeker. Henüz o yaşlarda bile değilken,  her şeyi ile tükenmiş bir bedeni kabul ettim ben kendime ait değilmiş gibi.. ve her an ne zaman isterse beni terk edebilirmiş gibi kayıtsız kaldım o bedene..
 
Yüreğimdeki acıyı körükleyen şarkıları duyduğu için kulaklarımdan nefret ederek yaşadım.
 
Başkalarının, hatta en yakınımda yanımda olanların bile gözlerinde bir hilkat garibesine dönüşmüş olmam beni hiç rahatsız etmedi. Fikirlere değer vermeyi unuttum.. insanlara hoşgörü göstermenin fuzuli olduğuna inandım..

Çevremdeki kadınların bana göre çok satıhta olan hatta hiç olmayan acılarına saygı duymadım ve onları etrafımda görmeye tahammül edemedim. Kırıcı olmaya başladım.. ve buna engel olmadım!.. Sanki yüreğim sadistçe bir zevkle, çok önemsiz sıkıntıları büyük acılar gibi yaşayan şımarık ve doyumsuz insanlardan intikam almayı seçti.  Sonunda kendimi tecrit ettim.. hiç kimseye duygularımı ve isyanlarımı dile getirmedim.
Yalnızlığım tek koruganım oldu, ağladığımı kimse görmedi hatta hissetmedi.. Etrafımda olan kuru kalabalığın beni duygusuz bir kadın olarak gördüklerini hissettiğimde onlara sadece acıdım.

Üzüntünün meydanı boş bulup yerleştiği bedenimde teker teker organların eğrilip bükülmeye başlaması  önceleri gidişin yaklaştığını düşündürüp sevindirdi beni, sonra, 
tam da bu sıralarda, yaşamamın, hem de insan gibi yaşamamın şart olduğunu fark ettim birden, ağaca dönüşmesine az kalan diğer fidanıma bakıp!

Ve bir anlaşma yaptım yüreğimle ve beynimle .. "Bana ihtiyaç duyulduğu süre..!.. " dedim!

Her ikisi de onayladı anlaşmamı.. 

 
İlk defa paylaştığım bu duyguların hoş görüleceğini umuyorum. İnanın bana  hiç abartısız her yıl, takvimlerde yok saydığım mart ayı geldiğinde , bir yıl boyunca sakladığım, zaman zaman zor engellediğim gözümün yaşlarına, tüm şehitler ve şehit evlat için izin veriyorum..

Ve bu ay, dünya nimetlerinden kopup manastıra kapanan rahibelerle bir gönül bağı kuruyorum.   
 

"Tesadüf"

Tanrı'nın bize görünmemek için büründüğü şekildir.





 

27 Şubat 2015 Cuma

"artık" zamanlar..



      " Artık zamanlar "

Hani, yenemeyecek  kadar doyulduğunda, ya da yenmeyecek kadar bayatladığı düşünüldüğünde, “artık” yemekler verilir ya, aç karınlar doysun sevap olsun diye! günah işlendiği hiç düşünülmeden. İşte öyledir yakınlarınızın size sunduğu zamanın ‘artık’ dilimi de.

Aslında her egonun kendisini tatminidir, vicdan hanımı(!) rahatlatmak için.. Herkesin gönlü alınıp, her iş/alışveriş bittiğinde, gidilecek yer de kalmadığında.. bazen akla gelir hani dur bir de şuna uğrayalım da gönlünü alalım sevap olsun denir.. ya.. işte öyle!

Bir dönem sonra, herkesin bu “artık zaman” dilimleri içinde aranacağının bilinmesi için yazmak istedim..

Bir kısır döngü içinde.. ne ekersen onu biçersin bilinci ile.. siteme gerek duymadan aslında siteme bile hakkınız olmadan. O “artık zamanları” kanıksarsınız ve hatta beklersiniz!

O nedenle, zamana hükmedebildiğiniz vakitlerinizi harcarken, zamanınızın “artık” larıyla doyurduklarınızın yaşına geldiğinizde, size verilecek “artık zaman” ı bile sunmayanlar olabileceğini düşünmelisiniz.

Belki hiç okumadığınız, ya da okuduğunuzda mühimsemediğiniz bir şiirimi, bir de bu düşüncemin cılız ışığı altında okumanız için tekrar sunmak istedim.



Hatırla!
‘açık olunca zarar gelmez’ sanılan
 nice yaralara,
 acımasızca basılan tuzdur “zaman”..
Düşün!
‘yalnızlık Allah’a mahsus’ dendiği için mi,
 sıra yalnız yatmalara gelince
 başını dayadığın omuz olur “zaman” ?..
Unutma!
Yeni’yi eskimiş,
körpe’ yi  kocamış yapan,
dayanılmaz sanılan nice acıları,
kavuşmasız ayrılıkları unutturan
 faili meçhul bir gölgedir “zaman”..
 

 
not: Sadece bir gün yayında kalan bu yazımı, kitabıma yapılan yorumlara zamanında yer verebilmek için geri çekmiştim.
Belki okumayanlar vardır diye yeniden yayınladım..

20 Şubat 2015 Cuma

trenin arkasındaki kırmızı ışık..


Trenin arkasındaki kırmızı ışığı bilir misiniz? Kara trenle gece yolculuk yapanlar bilir.. ama gece yarısı yanından hızla geçen bir trenin arkasından bakmak belki aklına gelmemiştir.. Hızlı çekim gibi, çok yakınından koridorun açık penceresine dayalı koluna değecek kadar yakın geçen trenin, ışıkları yanan kompartımanlarından hiç bir şeyi göremez insan. Görüntüler karışır gider birbirine o hız içinde geçip giderken.. ama eğilip peşinden bakarsan o trenin, o kırmızı ışığı görürsün.. Uzun bir süre kaybolmaz gözden.. gittikçe ufalır sonra birden yok olur.. ama ne zaman yumsan gözlerini o kırmızı ışığı gözünün kapağında asılı bulursun..

Bir insan, ilk gurbete çıkışını hayatı boyunca unutmaz. Ailesinden, anne kokusundan, baba güvencesinden ayrılışı bir de trenle olmuşsa..  ne zaman trenin sesini duysa ürperir .. içindeki o çocuk ağlamaya başlar. Tesellisi de yoktur üstelik.

Sonra büyür.. ve genç kızlığa adım attığında, güvendiği insanı mı, sevdiği insanı mı tercih edeceğine karar verememenin sancıları içinde, hayatının belki ilk ama asla son olmayan hatasını yapar..
 
Her hatanın, o hataya dayanmayı şart kılan bir 'bonus'u vardır. Canından can verilendir ve adına
"evlât" denir.  Ama bir gün, onun hatırına çekilenleri ve kabullenilenleri, onun da çekmeye başladığı ve yıkımın onda daha kalıcı olacağı anlaşıldığında... Ve çok zor olsa da, o zaman o tek seçeneğin aslında sadece o bonus için şart olacağı anlaşılır.

Mümkün olup olmadığı hiç düşünülmeden karar verilir. Ve  gerçekleştirilmesi beklenen zaman geldiğinde de hiç zorlanmadan, hatta veda bile edilmeden karar tatbik edilir.

Ayrıldığının adı yine "aile" dir.. Ama bu defa tek başına değil, bonusuyla beraberdir terk eden.. Ve işte yine o kara trendedir.. Herkesin derin uykuda olduğu an tren yavaşlar yavaşlar ve durur.. yol verdiği diğer trenin geçip gitmesi için.. Derin bir sessizlik işler içine.. duyulmayan çığlıklar ulaşır kulaklara.. Koridorun camını indirip dışarıdaki muhteşem sonbaharın kararsız gecelerinden birini mehtap ışığında seyre daldığında, birden sanki aniden nereden çıktığı belli değilmiş gibi acı bir düdük sesi ile çığlık ata ata bir hızla ve hışımla,  pencerene değecekmiş kadar yakınından bir tren geçer.. bitmek bilmez bir türlü.. sesli tekerleklerine çığlığa benzeyen düdük sesi karışır.. aklın karışır!! ve hızla geçip giderken sanki birden kesilir sesi.. camdan uzanıp baktığında, işte o kırmızı ışığı görürsün .. ne zaman gözünü yumsan gözünün kapağında bekleyen, yüreğine işleyen.

Geçip  giden trende olanı düşünürsün son defa, sizin bu trende olduğunuzu bilmeyen !..

12 Şubat 2015 Perşembe

AH!..

  

Bazı konuşmalarıma 
veya bazı yazılarıma başlarken, cümleme, “Ah!." ile başlamayı severim.. Tıpkı bu gezimizdeki eşsiz manzaraları seyrederken defalarca tekrarlayışım gibi.. 
Bu,  dokunmayın' ın, ne iyi olur' un, seni gidi seni' nin, hayranlığın ve daha pek çok çocuksu isteklerin ve tam ifade edilemeyen duyguların ve dileklerin anlatımına bir başlama eşiği oluşturur diye düşünürüm..  

Siz, “Ah” kelimesinin ne kadar anlam yüklü olduğunu düşündünüz mü hiç?

“ah” şaşırdığımızda ağzımızdan çıkan ilk nidadır..
“ah” canımız yandığında da ağzımızdan çıkan ilk mini çığlıktır!!
Ve “ah” yüreğimizden çıkan, orayı kavurana yolladığımız bir sessiz ilenidir aynı zamanda...

Tabii daha güncel kullanımlarla biraz daha basite indirgemek de mümkün.

- Vitrin bakarken.. beğenilen ve çoğu kez alınması mümkün görünmeyen (bu bir çanta/ayakkabı olabileceği gibi bir EV de olabilir) bir nesnenin beğenilişini  ifade  eden bir iç çekiş olarak dökülür dudaklardan..."Ahhhh..."

- Karşısında oturanla, evde olan arasındaki o bariz farkı gören kişinin de dudaklarından  dökülür genelde o “Ah!!!”...

-Hatırlananların ezici ağırlığı altında, ya pişmanlıkların ya da çıkartılamayan kıymıkların   acısının sesi olur bazen de o “aaah”..

- Ya da en masum şekliyle, bir fotoğrafa baktığınızda, hey gidi günler' e yollanan bir selamdır!

Benim “ah” larım, “keşke” parantezimin açılışında duyulan sestir genelde.. Ve o parantezi açmama sebep olanlara yolladığım en masum bedduadır!..
           
            Ama içimde öyle bir “Ah”.. var ki... elimi uzatsam tutacakmışım kadar yakın, başımı çevirdiğimde uzay kadar uzak...  Yüreğimdeki sessizlik içinde duyulan bir yankı kadar derinde ve dil ucundaki kelime gibi  satıhta!.  









4 Şubat 2015 Çarşamba

YAPILAN YORUMLAR İÇİN YORUMLARIM..

Benim için yorumlar,  o sayfanın sessiz alkışlarıdır.. Dostunun, yakınının, tanıdığın veya tanımadığın insanların, hatta zaman zaman gönül tellerini titreten kişinin sunduğu bir çiçektir!.

İnsan zekâsının – zevkinin – gerçekçiliğinin – ve bilgi hazinesinin aynasıdır yorumlar..

O nedenle okuduğum ve etkisi altında kaldığım yazılar kadar, hatta bazen ondan daha çok o yazıya yapılan yorumlara  değer vermekteyim.. Müdavimi olduğum sayfalarda okuduğum yorumlardan yeni tutkular edinişim bu yüzden!.

Ama, bazen çark ters dönünce, düşüncenin dişlisini kırabiliyor..

Nasıl mı?

Hayran olduğum, acizane takdirimi cömertçe sunduğum bir kişi, bir de bakıyorum, aynı klişe yorumu bilâistisna herkes için yapmış!!
Hemen kapatmıyorum o sayfayı.. O yoruma uzunca bir süre bakarak, o insanın azar azar sönüşünü seyrediyorum...ki, mavi boncuk kırılabilsin!

Ziyaret edenlerin bazıları “geldim selamlarımı bıraktım” gibi son derece basit bir cümle yazıyorlar.. Bırakma kardeşim selâm melâm!. Selam/sevgi yorum değildir.. Bak sayfanın tepesine! Ne yazıyor orada?  "yorum"!
Hah!.. İlle de alkış tut demiyor sana kimse.. Yani “ay şekercim valla ne muhteşemsin” diye sayfada kalite indirimi yapan yorumlardan da bahsetmiyorum. Bu tip yazılan notlar, değil yazılanı anlamayı, okumayı bile becerememiş olanların çağrı niteliği taşıyan mesajlarıdır benim gözümde..

Bu nedenle, sayfamda yayınlanmasına izin verdiklerimin ve beni onurlandıran, mutlu eden, dört gözle beklediğim yorumların dışında, bu tip sildiklerim ne yazık ki onayladıklarımdan fazla..
Ben duygusal bir şiirimi veya yazımı paylaşmışım.. adam geliyor “hayırlı cumalar” diyor iyi mi? Bu bir temennidir, yorum sayfasında işi ne? Ayrıca neden sadece hayırlı olan CUMA???
Veya “uzun zamandır yoktum selâmlarımı bıraktım” falan yazıyor.. yahu kardeşim, oğlum, kızım, paşanın gelini !! nerdeysen nerdesin.. oku önce açtığın sayfayı..OKU! anladın anladın... anlamadın, kapat çık git!..

Yani bir yazıya yapılan yorum sayısının çokluğu ile, yazının kalitesinin ve beğenilmesinin  doğru orantılı olmadığını bilmeyecek kadar cahilsek eğer,  o zaman çarşambanız hayırlı olsun kardeşim.  

Sonunda  yorumlarımın bu tip yazılanlar arasında yok olmaması için, hiç kimsenin sayfasına yorum yazmamaya ve yapılan yorumları da okumamaya karar vereceğim.. Daha az önce nefis ve kısa bir yazı okudum.. yapılan ilk yorum saçımı başımı yoldurttu bana.. “bilmiyor' san” konuşma bari mirim!! yazma o güzel yazının altına kıytırık mesajını!.. Bilmemenin ayıp olmadığının, sadece (tek şey) bilmekle telâfi edileceğini düşünenler, öğrenmemenin ayıp olduğunu akıllarına getiremezler.

Beni anlayanlar ve kendileri adına da konuştuğumu düşünenler çok fazla biliyorum.. Yorum yapsanız da yapmanız da.. Ama siz beni dinleyin ve niteliksiz  karalamaları yorum olarak yayımlamayın. Benim pek çok dostumdan duyduğum bir gerçektir, benim yazdıklarım kadar hatta daha fazla yapılan yorumların ve verdiğim cevapların ilgi çektiği.. Çünki yıllar yıllar önce söylemiştim hatırlayanlar olabilir ben bu yorum sayfasını öğretmenler odasına benzetiyorum diye.. Mutlaka "öğretmen " olunması gerekmediğini, her anne ve babanın doğal olmasa da mecburen öğretmen olmak zorunda olduklarını biliyorsunuz. 

Sözün özü, nicedir boş olan bu odanın sebebini sömestri tatiline bağlıyorum efendim.. :)))) 

Güzel yorumlarda buluşmak dileği ile..  


28 Ocak 2015 Çarşamba

Bu yazının başlığı ne olmalı sizce?


Unutmama imkân olmadığı için “unutulmaması gereken anılar” diye başlık atmadım.. Hatırlanması gereken.. de diyemedim.
Ne unutulması ne de hatırlanmaması mümkün olduğundan.. En güzeli, yazının başlığını, bu yazıyı okuyan koysun dedim içimden.. Çünki burada birebir, harfi harfine doğru olan bir haber okuyacaksınız.. Kimi ilgilendirir bilemem.. veya kimin umurunda olur?.. ama bilinmez belki bir gün hiç umulmayan bir kişiye hiç akla gelmeyen bir konuda cılız bir ışık tutar..

Hani, “bundan yıllar yıllar önce” diye başlar ya tüm hikâyeler.. işte aynen öyle ama net olarak tarihi belli.. haziran/1997.. Ankara’nın ısınsam mı acaba diye tereddütleri olduğu yaza geçiş günlerinde, oğlum aniden hastalandı.. Oysa Üniversite son sınıftaydı mezuniyet imtihanları başlamıştı ve bitmek üzereydi.. Yaşamın gerçek anlamda mücadelesinin başlayacağı günlerin arifesinde, doktor, “ameliyat şart” dedi.. Ama oğlum “tek imtihanım kaldı ona da girip çıkayım aynı gün yatarım hastaneye” diyerek konuya bir oğlak olarak noktayı koydu. Aslında o ders, pek çok arkadaşına evimizde anlattığı, sınıfta öğretmenin tekrar edeceği yerleri oğluma anlattırdığı, ara imtihanlarda en yüksek notu aldığı ders idi.. o nedenle geçeceği garantisi olduğundan ve diğer tüm derslerinden de geçer not aldığından mezuniyet süresini uzatmak istememişti..

Bir annenin, sorgusuz sualsiz ve de sınırsız bir güvenle oğluna/kızına inanması ne büyük bir bahtiyarlıktır.. Aradan bunca yıl geçmesine rağmen, yani olayın değil doğumunun üzerinden kırk yıl geçmesine rağmen bu güven ve inançta en ufak bir tereddüte bile yer olmadı.

Aynen dediği gibi oldu.. önce imtihanına girdi... büyük bir sevinçle eve döndü imtihan sonrası.. ve sonra biz ana-oğul birlikte hastanenin yolunu tuttuk.. Hastanede yatması gerekmedi itina ile eve taşındı ve bakımına evde devam edildi. Ancak beklediği ve emin olduğu haberi arkadaşları getirmekte gecikince, hem de geçmiş olsun demeye de gelmeyince işin içinde bir acaiplik olduğunu anladı .. o zamanlar henüz cep telefonu bizim için icat edilmemişti.. :)) o nedenle arkadaşlarına ulaşması epey vakit aldı.. Kimi memleketine dönmüştü kimi de evde yoktu.. Sonunda asılan listede oğlumun imtihanda başarısız olduğu ve dönem tekrarlaması gerektiğinin yazdığı ortaya çıktı..

Şimdiii.. şöyle bir arkanıza yaslanın lütfen.. Allah düşmanımın başına bile vermesin ama özünüzde yaşayın olayı bir an.. ve bana söyleyin siz olsanız ne yapardınız? Burası bir Üniversite, özel de değil!
Türkiye’nin ilk 4 üniversitesinden biri.
Kapısından bile sokmazlar adamı..

Ben fevri bir insanım.. yani tepkilerim olması gerekenden daha sert olur eğer kendimi gerçekten haklı hissediyorsam.. Hemen bir çarkın tekerleği gibi döndü kafamda mantığın ve aklın çemberi.. “NE YAPABİLİRİM?” e cevap verecek birini aradım.. ve buldum. Tanıdığım ve inandığım, bir başka üniversitenin hocasına sordum soruyu “ne yapabilirim?”.. O da son derece net.. “rektöre anlatın durumu ve imtihan kağıdının tekrar okunmasını istediğinizi belirtin.” dedi.. sonra bıyık altı bir gülüşle, “pek sıcak bakılmayacaktır bu isteğe ama ısrarlı olun” diye ekledi.. Peki süre dedim süresi var mı itirazın... “Olmaz mı” dedi “imtihan neticelerinin asıldığı tarihten sonra 10 gün içinde..” Hemen yıldırım gibi hesapladı beynim.. ki, yarın son gün!

Ertesi gün, Oğlumu, çok ağır ve çok itina gösterilmesi gereken şekilde yürümesine izin verildiği için yanıma aldım.. elinde bastonu ve son derecede zor attığı belli olan adımları ile yanımda yürüyerek taksiye binip evimizden bir hayli uzakta olan üniversiteye gittik.. Ne randevu... ne de rektörün üniversitede olup olmadığını bile sormadan..

Rektörün odasına çıktığımızda kapısının dışındaki koltuklardan birine oğlumu oturtup ben sekreterin odasına girdim. Oda boş diğer kapı aralık!! O aralık kapıdan da girince rektörle karşı karşıya geldim. Sekreter biraz hırçın bir şekilde kolumdan tutup iteleyince rektör yüzümdeki ifadeye acımış olmalı ki "ne vardı" diye sordu sonra da "sen çıkabilirsin" dedi sekreterine..
Otur demediği için ayakta kısaca, ameliyatlı oğlumun dışarıda beklediğini, girdiği imtihan neticesine itirazı olduğunu bir 6 ay daha kayba tahammülümüz olmadığını ve imtihan kağıdının tekrar okunmasını istediğimizi söyledim.. Gerilmiş bir yüz çatık bir kaşla dinlerken, sözüm bitince gülümseyen bir ifade ile arkasına yaslandı ve "üzüldüğün şeye bak hanım" dedi."ben de mühim bir şey zannettim"
İşte o zaman koptu bende ipin ucu.. iki adım daha atıp masaya yaklaştım kollarım açık bir şekilde masaya abanarak rektöre doğru eğilip "bana üzüntüyü tarif edin" dedim. O kadar şaşırdı ki, yüzünün ifadesini anlatamam.. ve devam ettim kopan ipin ucunu salıverip daha yüksek bir sesle.. "Rektör bey ben 20 yaşında bir evlat kaybettim. Kapıda sizin çağırmanızı bekleyen tek oğlum da ameliyatlı olduğu için zor yürüyerek geldi.. İkimizin birbirimizden başka kimsesi yok, şimdi bana üzüntüyü tarif edin" dedim.. o abandığım masaya damlayan suyu görmesem, ağladığımın bile farkında değildim..

Rektör “buyurun oturun” dedi önce.. sonra zile basıp sekreterine kapıda bekleyen öğrenciyi çağırmasını söyledi.. Önce dinledi.. Sonra, sekreterden getirtmesini istediği dosyalar (o zaman zırt diye insanın önüne bilgilerin gelmesini sağlayan bilgisayar yok henüz) ve çağırdığı bölüm başkanı geldi.. Dosyadaki notlar içinde her iki dönemde de hiç kırık almadığı görüldü ve oğlum isteğinde haklı bulundu elinden bir dilekçe alındı.. ve bir hafta sonra yeni neticenin asılacağı.... gerisini duymadım!...

Asılan imtihan neticelerine itiraz hakkı tüm öğrencilere açık yapıldı.. bizim gibi itiraz eden diğer 3 öğrenci ile oğlumun imtihan kağıdı kurulan bir komisyon tarafından okundu. Diğer öğrenciler yine geçer not alamadı..

ANCAK: İLK İMTİHANIN BİTİMİNDE OĞLUMUN TESLİM ETTİĞİ İKİ ADET İMTİHAN KAĞIDININ SADECE ÖN YÜZLERİNİ OKUYARAK NOT VEREN PROF’ UN, İMTİHAN KAĞITLARININ ARKA SAYFALARINI OKUMADIĞI ORTAYA ÇIKTI VE NETİCE OLARAK OĞLUM YÜKSEK BİR NOT ALARAK MEZUN OLMAYA HAK KAZANDI. 

İnsanın, evlâdına güvenmesi işte böyle bir şey..
 

25 Ocak 2015 Pazar

İki bacaklı beli kuşaklı "A"..

Artık blog yazılarının bile hükmünü kaybettiği  şu günlerde, bozulan ve bir türlü düzeltemediğim bloğumun eski yazılarını silmek istedim.. Çünki Google'ın, birikimlerin içe aktarımı diye bir öngörüsü vardı. Ve ilk yazımdan başladım okumaya pek çoğunu sildim yani taslağa çevirip içe aktardım.. aslında okudukça hepsini silesim geldi ama yapılan yorumlar o derece ilgi çekici ve içtendi ki silmeye gönlüm razı olmadı. Ve bir kısmını o eski yapılan yorumlarla beraber yayınlamaya karar verdim.. Hem yorum sahipleri neler yazdıklarını okusun,(akıllarına gelirse) hem de geçmişin tozunu üflesin istedim. Hani zaman zaman anlatmaya çalışırım ya yazılarımda eski anılarımı.. İşte öyle!

Sizleri 6 yıl yıl önce yazdığım bir yazımla ve yapılan yorumlarla baş başa bırakıyorum.. Yaptığınız yorumları da okuyun istedim.. Ve istedim ki tekrar yorum yazın.. ya da yorumunuz yoksa yeni okuduysanız yorum yapın.  Veya  silin gitsin!!

                                    -----*****-----
 
"Katarımızın lokomotifi,
Gönül verdiğimin baş harfi
Seni nasıl sevmem “A”? ..
diye başlıyordu galiba..
“A” harfine övgüler düzen bir şiir ezberlemiştim kavak yellerinin şimalden estiği yıllarımda!!
Ah ne kadar üzülmüştüm sevdiğimin baş harfi “A” ile başlamıyor diye. Üstelik bir sevgilimin olmadığına hayıflanmam gerekirken! Sırf bu şiiri kendisine okur ya da yazarım diye adı “A” ile başlayan kişilere göz süzmüşlüğüm bile olmuştur..
 
Benim Bursa’da yatılı (leyli meccani) okuduğum yıllarda, öğrencilere tanınan haklar ve hürriyet, o kadar mükemmeldi ki, bugün olanları anlatsam bana inanmazsınız. Her karne tatilinde (ki o zamanlar bir yılda üç karne alınırdı. Öğrencinin anasını gerçekten ağlatan bir maarrif sistemi vardı. Bir dersten kaldın mı hepsinden kalıyor olman gibi.. neyse konu bu değil, konu, eğitimin başka, öğretimin başka olduğunu o yıllarda ve o yaşlarda öğrenmiş olmamızdı. 
 
Her sömestr tatilinde, yani yılda iki kere şehrin yatılı diğer okulları (Erkek Lisesi) (Bursa Askeri Lisesi-yani 'BAL' lar) (kız lisesi) ve (kız öğretmen okulu) arasında çay partileri yapılırdı. Hem de Çelik Palas otelinin balo salonunda!. Hem çalar hem dans ederdik.. Muhteşem yemekler yenir ve uludağ gazozu ile mest olunur hatta her çay partisi bir başkasına aşık olunurdu..

Ben bu unutulmayacak güzellikteki çay partilerinde adı “A” ile başlayan bir flört bulma çabası içinde nice sivilceli Ali' lere Ahmet'lere kur yaptım.. affet Allahım!!. Hani bir şiir okuma uğruna! 

 Sonunda adı Akın olan ve yandan bakınca öbür tarafı görmenin mümkün olmadığı bir profile sahip olan bir (BAL) ı ağıma düşürdüm!! Hayır kötü bir niyetim varsa nâmerdim. Sırf bir şiir okuma uğruna. Gerçekten!. O zamanlar öyle telefonla falan konuşmak mümkün değildi. Hele de yatılı bir okulda!! Zaten evlerinde telefonları bile olanlar parmak sayısı kadardı. Böyle flört durumlarında ise hafta sonları şehre inildiğinde pastane masalarından göz süzülür ya da karşı - karşı kaldırımlarda hapishane voltasını aratmayacak sayıda git-gel yapılırdı.

Nihayet sömestr sonu karşı davet yapıldı okullar arasında ve bu defa diğer okul bizleri çaya davet etti. 16 yaşımın en şık en şuh haliyle gittim çaya. Kırmızı grapon kâğıdının boyasından dudaklarıma gölgeler bile yaptım!.. ( ah.. ah .. 16 yaşında kızı olan babaların ve de annelerin kulakları çınlasın!!) Yenildi içildi sıra dansa geldi. Daire kloş eteğimle uçar gibi yapılan bir vals sonrası, hafif dönen başımla mikrofonun başına geçtim. Genelde piyanonun başına geçmeme alışık olan arkadaşlarım biraz şaşırdılar ama ben aldırmadım ve A’nın gözlerine baka baka şiiri okumaya başladım...
             Ve, maalesef başlayamadım!. Yani başladım başlamasına.. da, tam olarak hatırlamıyorum ama unuttuğum şiiri dördüncü tekrar başlamamdan sonraydı galiba, vaz geçtim.. Yerime geçtim... Yerin dibine geçtim!

Aslında ne güzel bir şiirdi.. "A" nelerin içindeyse, (aşk-vatan-canan vs. gibi) onları sıralıyordu.. Bursa’daki askeri liseden mezun olan ve çok genç yaşta yaşama veda eden bir arkadaşın, Erdoğan Çokduru’ nun bir şiiriydi..

Artık gözlerine baka baka şiir okumayı düşlediğim A’dan Z’ye hiç kimse yok ama, içinizde adı "A" ile başlayanlar varsa, belki bu şiirin kendileri için yazıldığını ve hatta okunduğunu düşleyebilirler.
.
 
 
 
 
 

18 Ocak 2015 Pazar

"Yaşlı, Gençten daha avantajlıdır".. Neden mi?

             
        


Zaman zaman, herkesin aklına gelen bu konu ile yazdıklarını okurum.. Gençlikle ve tabii yaşlılıkla ilgili bir sürü ıvır zıvır..
Her kalemi eline alan ahkâm keser. Kütük (yaş) durumlarına bakarım, sözüm ona kendilerini ağır abi/abla pozunda yaşlı sanmaktalar ama bu düşüncelerinin onları sadece komik duruma düşürdüğünü fark edemeyecek kadar gençler!!.. Gülüp geçerim..

Aradan bir süre geçtikten sonra bir de bakarım, bu sefer gençlik sırları diye ahkâm kesenler var.. Kendilerini hâlâ genç sanan bu üç otuzluklara bu defa kızıp hürmetlerimi sessizce iletip geçerim!..

Ata sözüdür, doğrusu yanlışı tartışılmaz. Denir ki, '50 yaş, gençliğin ihtiyarlığı, ihtiyarlığın gençliğidir!'   Yok efendim, bırakın sızlanmayı... teknolojiymiş, tıpmış, kozmetikmiş, estetikmiş, cerrahiymiş.. Söylemek istediğim, 50 yaşında ölen bir kişi için “ne kadar genç gitti” denirken, 50 küsur yaşında mini giyip ortalarda cilve yapana “çüş” denmesi bu yüzden!..

Orson Welles,  şu an dinlemekte olduğunuz şarkıya dönüşen “I know what is to be young” şiirinde ne güzel söylemiş. "Yaşlı, gençten daha avantajlıdır çünki o, gençliğin ne olduğunu bilir!" diye.. 

Genç olanlar ise, yaşlılığı, ilk zamanlar saçların beyazlaşacağı şeklinde algılar. Belki şarkı da söylemiştir saçları ağarmış olanlara bakıp 
"titrerim mücrim gibi” diye başlayan.. Ama yine de yaşlılığın ne olduğunu anlayabilmesi mümkün değildir. Bilemez. Çünki kişi, gençliğin bile ne olduğunu yaşlandıkça öğrenirken, gençken yaşlılığın ne olduğunu nasıl bilsin? Belki de bu düşünce içinde yaşlananlar saçlarını boyattıkları için yaşlanmadığını düşünmekte!!..

Ama size bir sır vermek isterim.. Her insan, yeni şeyler öğrenmeye ve öğrendikleri karşısında hayrete düşüp heyecan duymaya devam ettiği sürece yaşlanmasını geciktireceğini bilmeli.. Böylece, bu güzel ve kaliteli heyecanlar, zaten hiç yaşlanmayan ruhun, dinç kalmasını sağlayacağınız bedenle daha uyumlu olmasını sağlar...

Fakat, unutmamalı ki, eğer 70 yaşında biri, 20 yaşındayken yaptıklarının aynısını yapabildiğini söylüyorsa, bilin ki  "o", 20 yaşındayken de pek bir şey yapamamıştır!!

Güzel olan, insanın yaşlandıkça kusurlarından kurtulmasıdır.
Çünki artık,kayda değer bir amaca hizmet etmemektedir.

Denir ki, hayatın üç evresi vardır:

- Noel babaya inandığın yıllar...

- Noel babanın olmadığını anladığın yıllar..

- Noel babaya benzediğin yıllar..



 




8 Ocak 2015 Perşembe

iki yabancı..



Yağmura yakalandıklarında tam sokağın ortasındaydılar.. Farklı kaldırımlarda gidecekleri yönü hesap ediyorlardı. Her ikisi de ayrı ayrı, geri dönme mesafesi ile ulaşmak istedikleri yerin aynı uzaklıkta olduğunu ve yokuştan  aşağı daha rahat  gidileceğini düşünmüş olmalılar ki.. koyverdiler kendilerini yokuş aşağı..
Yağmur da aynı koşuşturmaya ayak uydurarak hızlanmıştı. Sular birikip sele dönüşmeye başladığında çok geç kaldıklarını anladılar.. keşke yokuş yukarı çıksaydık diye düşündüler yine aynı anda.. Önlerini bile göremiyorlardı.. yağmur itfaiye hortumundan fışkırır gibiydi.. Şaşkın ve çaresiz yanında koşmakta olan kadının kayıp düşmesinden korkan adam elini uzattı tutması için.. Kadın oralı olmayınca da, kolundan tuttu .. tam dirseğinin üstünden.. öyle sıkı tutmuştu ki, kadının canı yanmaya başladı ama itiraz etmedi. Hemen köşedeki bir bankanın atm sinin köşesine sığınmak istediler. Kendilerinden önce köşeye sinen bir kişi kararlı olarak kendini suyun içine atıp koşmaya başlayınca onlara açılan tek kişilik boşluğa sıkıştılar..  
Kadının başı adamın göğüs hizasındaydı kalbinin atışındaki ritim, kendi yüreği ile senkop yapıyordu kısa bir süre geçince başını büyük bir teslimiyetle o göğse dayadı ve bir orkestranın ritmini dinlemeye başladı...

Montunun kapüşonundan bardak bardak sular akarken koynuna, adam çenesini tutup kaldırdı eğildi ve hiç beklemeden dudaklarından öptü...  sonra bir daha.. sonra zaten tek bedenlik yerde iki beden durduklarından, daha fazla sarılmalarına imkân vermedi mekân.. Aman allahım diye düşündü kadın... sokakta öpüştük iyi mi? Allahtan tek bir allahın kulunun kendilerini görmesi mümkün değildi.. yağmur hızını alamamıştı henüz..
Yapışık gibi durdukları yerde ayaklarına eğilip bakamayacakları kadar dardı bulundukları alan.. o nedenle dizlerinden tüm bedenlerine doğru dağılmakta olan sıcaklığın nedenini pek anlayamadılar.. Sokakta öpüşüyorum diye düşünüyordu kadın hiç durmadan..

Halbuki bunu yapanı ilk gördüğünde ne kadar şaşırdığını ve ayıpladığını hiç unutmamıştı. Üstelik yurt dışındaydı.. ve herkes her zaman aynı işi yapabiliyordu.. kimsenin de ilgisini çektiği yoktu ve seyreden tek kişinin kendisi olduğunu fark edip kendi adına utanmıştı!..

Ama şimdi duyduğu hissin utanmayla yakından uzaktan bir ilgisi yoktu.. İçinden çıkan, ve o güne kadar varlığından bile  habersiz olduğu bir yılan, onu bacaklarından boynuna doğru ilmek ilmek düğümleyip boğmaktaydı..

Yine de gözlerini açmamıştı.. sımsıkı kapalı bir haldeyken göz kapakları, dudakları üzerindeki o kadife gibi yumuşak sıcaklığın bedenine hükmedişine izin veriyordu..Ve hiç ara vermeden sokağın köşesinde, sanki yıllardır tanıdığını düşündüğü ama ilk defa gördüğü bir adamla öpüşüyordu!..

Sırılsıklam olmuşlardı.. üstlerinde kuru olan, kuru kalan hiç bir yerleri yoktu.. Tıpkı yağmurun şiddetine ve coşkusuna meydan okuyan cengâverler gibi ağır ve kararlı adımlarla 
yürüyerek tam caddeye çıkmışlardı ki, onlarla dalga geçer gibi duruverdi yağmur.. Sanki sırf öpüşmelerine, bu unutulamayacak coşkuyu yaşamalarına sebep olmak istemişti.. sonra da.... durmuştu!..


Ne yapacağına tam karar veremeden kolunu hâlâ sıkı sıkı tutmakta olan adamdan kurtarmak için, kuvvetlice silkeledi o kendini coşturan kolu.. ve kolunu o kadar hızlı vurdu ki komodine!!.. can acısı ile bağırarak uyanıp yataktan fırlaması bir oldu!..

Ter içindeydi..  sırılsıklam olmuştu terden..
ve dışarıda bardaktan boşanırcasına yağmur yağıyordu..






 

1 Ocak 2015 Perşembe

İÇİMDEKİ KADINLAR ..





Birbirinden farklı.. birbirlerine taban tabana zıt.. Bazen, tüm dengemin bozulmasına sebep olan kadınlar yaşar içimde.Hiç engel olmadan,  dinler seyrederim onları..

Yıllardır sükûn içinde yaşadığımızı da söyleyemem.. Kavgalarına, kırgınlıklarına, hatta zaman zaman bazısının ortadan yok oluşuna tanık oldum. Her biri, başlı başına birer birey olsalardı ne mükemmel olurlardı diye düşündüğüm bu kadınlara hiç kızamadım..
 
"Akıl" yüklü olanla, çelik gibi "irade" si olan ve alabildiğine "duygu" yüklü olan bu üç kadın hep çelişki içindeler.

Bugünlerde ilk defa taraf tutmak üzere olduğumu görüp, tutacağımdan korktuğum tarafı susturma çabasına girdim.. Beni dinlediler mi? Hayır!.. bildiklerini okumaktalar yine. İçlerinde en dominant olan irade, baskı yapıp ısrarla ikaz ediyor deli dolu duygusalı..

- Böyle yazıp çizip aleme duygularını afişe etmenin ne anlamı var,
  ne düşünürler sonra.. deli misin topla kendini!..


- alemden bana ne?.. alem benim ne düşündüğümü, ne hissettiğimi
  ne bilebilir? .. beni hiç tanımayan insanların hakkımda ne düşüneceği
  benim için neden önemli olsun?


İçimdeki kadınların en neşelisi, en sevdiğim, en olmak istediğim!! İrade susturdu onu yine.. Kırılgan, korkak biraz.. hele o dominant olanla hiç baş edemiyor... Halbuki nasıl coşku içindeydi günlerdir..

Sessizce gitti yazılarının başına oturdu,  yazmaya başladı..

Anaç olan akıl, görevini sürdürmeye kararlı olan iradeyi engelledi.


- sana ne ?

- ne bana ne?

- neden çok gördün bu kırıntı coşkuyu ona?

- ya bırak allahaşkına seni anlamakta güçlük çekiyorum bazen..

- niye?? Yapmak isteyip yapamadıklarını o yapabiliyor diye mi?

- Bırak vazgeç bu akıl dağıtmaktan çatlatma beni..
neyi yapabiliyor diye? Neyi yapabildi bugüne kadar?
Sen ya da ben olmasaydık, aramızda bile olabilir miydi?

- o aramızda olmasaydı biz nerede olurduk ey iradem?

- evet haklısın aklım.. ama zoruma gidiyor onun bu yaşta bu çoşkulu
  hali.. bana doğru gelmiyor. Üzülecek yine diye korkuyorum.


- ama bazı hataları yapmasına da engel olmuyorsun.

- o senin vazifen..

- Niye?

- Çünki sen "akıl"sın..

- Sen?

- bana, dominant ol sen "irade"sin dedin ya!..

- çelişkiye düştün gördün mü? Görevi ben söylerim ama
  tatbik etmek senin vazifen.

- peki.

Tam engel olmaya karar vermişlerdi ki, yavaşça yerinden kalkan duyguyu gördüler. Duymuştu konuştuklarını. Coşkusu sönmüştü.. Her ikisinin de gözlerinin içine bakarak konuştu..

- vazgeçin artık benim için üzülmekten..

- haksızlık bu ama.. biz senin üzülmeni istemediğimiz için..


- vazgeçin dedim.. çünki esas ben sizler için üzülüyorum.

- a-aa akıl ve irade için üzülene bak! deli misin sen?

- ben, bana ve olaylara baktığınız o dar çerçeve için üzülüyorum..
 
dedi ve gitti..

Her ikisi de onun çok uzun süre, belki bir daha hiç ortalara çıkmayacağını biliyorlardı..  Bilgisayarı açık bırakmıştı.. Yazdığı şiirinde de söylemişti zaten..



Bana
kapılarını aç
farklı galaksilerin
dünyayı özletmesin..
Gitmeme yardım et,
sen
nasıl olsa yüreğimdesin!

 
 
 
 

27 Aralık 2014 Cumartesi

Arzu Baydur SARIYER.. diyor ki..

 
Cehennem Deresi Sevgili Gülsen Varol Öğretmenimin ikinci romanı (İlk roman Albümdekiler). 2014 Eylül ayında kitap basıldı müjdesini de aldık, kavuşmamız ne yazık ki hemen olamadı.
Özellikle, Albümdekilerde yaşadığım ilkleri, güzel kavuşmaları Cehennem Deresi 'inde de yaşamak istedim.Yine İstanbul 'da kitabı alıp okuya okuya Avrupa yakasından Kadıköy 'e geçmek ve Sevgili Gülsen Öğretmenime kavuşmak, okuduğum son pragrafların heyacanını sıcağı sıcağına konuşmak isterdim. Hayalini çok kurduğum gibi ilkbaharda değil bu kez sonbaharda demiştik ama olmadı,koşullar bu kez izin vermedi...

İnsan yaşadığı sürece ilkler biter mi?.. bitmez!.. Kitap marketlerinde bekledim Cehennem Deresi gelsin alayım biran önce okuyayım.. gelmedi listelerinde görülmesine rağmen. Raflarda göremediğime üzüldüm. İnternet üzerinden isteyip beklemekten başka umar yoktu. Hayatımda ilk kez internet üzerinden satışla Cehennem Deresine kavuştum.Merakla beklediğimi gören yakınlarım acı ile gülümsediler Cehennem Deresi'nin nesini merak ettiğimi.. Bilmiyorlardı ki Gülsen Öğretmenim o derede sevgiden cennet yaratır...

Merakla, heyecanla iki günde okudum . Roman bilinen konu ile başlamıştı başlamasına ama çok farklı konularla çok hızlı gelişti. Tam kahramalar herşeye alıştı, sakinleşti derken yeni olaylar gelişti heyecan üstüne heyecan yarattı. İki gencin sevgisinden gelişen acı olayların üzerinden hiç beklenmedik sevgiler doğdu ve gelişti .Keşke her insan böyle bir sevgiyi yaşabilse dedirten..
Ve kadınlar... bu romanda da girişken, çalışkan, üretken, tükenmişlikten yeniden doğan güzel kadınlar... Aysel çok etkiledi beni .Zaman ve mekanlar çok canlı ve renkli.. Kitap hem okundu hem de seyredildi film gibi.
Gülsen Öğretmenim kişi ve mekanları olayların içinde öyle güzel tasvir eder ki roman kahramanları en yakınızdadır. Onlarla ağlar onlarla gülersiniz.
Meslekleri ile ilgili ayrıntıları ne güzel anlatır. Filmi yada dizi filimi çekilse şu oyuncular ne güzel oynar diye hayal bile kurabilirsiniz. Mekânlara hiç gitmemişsinizdir ama roman içinde gidersiniz, yaşarsınız; şehrini, deresini, köyünü, sıcağını, rüzgârını, karını, boranını... Yurt dışı mekânlar ise harika anlatılıyor; roman kahramanı Erhan 'ın kayboluşları güldürdü beni. Anadolu insanının saf temizliği kahramanımızda müthiş verilmiş.
Bu romanda acı tatlı tesadüfler var hayatın kendisinden alınan. Mucizeler de var bazılarına göre bu kadar da olur mu dedirten. Neden olmasın? mucizeler olmasa sözlüklere neden girsin mucize adı...
Hızla, olayların peşinden soluk soluğa okuyup giderken birden kitap bitiyor. Daha daha devam edecekti derken, hiç beklenmeyen son yine allak bullak ediyor okuyanı...

Altı yıl önce blog dünyasında tanış olduğum sonra ailemden biri saydığım; dostum, meslektaşım Sevgili Öğretmenim Gülsen Varol emeğini tekrar tekrar kutluyorum ve çok teşekkür ediyorum. İyi ki varsın ,iyi ki yazıyorsun, iyi ki okuyoruz isteyerek(doymadan) ..

Sonraki kitaplarında buluşmak dileklerimle...

Arzu Baydur Sarıyer.
http://gkedeniz.blogspot.com.tr/

***
Uzun bir süre hâtıraları misafir ettim yeniden Arzu.. Her hatırlayışımda daha kalıcı olduklarını fark ettim..  Çaresiz özlemlerimle  kavgaya tutuştum.. Özlediklerimi suçlamaktan vaz geçeli, tüm kırgınlığım ve kızgınlığım zaten sadece kendime..

Tekrar tekrar okudum yorumunu.. Hani uzun süre kulaç ata ata uzaklara yüzüp geri dönen ve kumlara serilip bulutlarla sohbete dalıp dinlenen yüzücüler gibiydim ne zamandır.. Yorumun beni uzanıp dinlendiğim kumsalımdan kaldırıp yeniden dalgaların içine fırlattı..
Gördüm ki aranmayı ve bana kendimi anlatan satırları özlemişim..  

Kitabımın temin edilmesinde yaşanan sıkıntılardan bana aktarılanlar kadarı ile bilgi sahibiyim. Yaşadığım talihsiz kargo olayından sonra da o defteri kapattım. Ancak bana gelen ulaşan her bir dostum için (bitene kadar)  imzalayıp verebileceğim kitabımın olduğunu bir kere daha belirtmek isterim.

Ve ... benim güzel meslekdaşım.. dostum ARZU' m.. Bir gün mutlaka diyerek  sana sonsuz teşekkürlerimi sunuyorum.

gülsenvarol